ANNEMİN ZUHAL YILDIZLARI

e-Posta Yazdır PDF

Annem…

Camlarından dünya sarkardı; yani öyle ki pencereleri küçücük evimize bir gün ayın arka yüzünün gölgesi düştü. Henüz yedi yaşındaydım ki ölüm kapımızdan içeri girdi. Bir yolcunun sessiz uzun bekleyişleriyle birlikte bir ören yerinden keşişlere has hüznünü de yanına alarak uzaklaşması gibi. Anlamlı vedalarla terkedişler düşüyordu evimizin göğünden; çiseliyordu her şey işte. Bunları gördüm… 


Annem…

Çocukluğum tüm teferruatı ile aklımda değil. Perde bir açılıp bir kapanıyor ilk hayaller dimağımda. Lakin –annem…- bütünüyle ruhumda iz bırakmış olmalı ki onunla geçen hemen hemen her günüm, eski bir siyah-beyaz filmin silik ve ara ara kaybolan görüntüleriyle her an benimle. Yanımda, ellerimi tutuyor geceleri gene. Ve hiç sönmeyen sıcaklığıyla gözleri işliyor içime: zaman nasıl da çökelmiyor böylesine zihnimde…


Annem…

Masum bir çocuğun ürkek bakışları arasında çığlık çığlığa ağlayan bir kadın portresi çoğu zaman. Hüzünlü sözler yazmak istemiyorum gerçekte ben. Bunlardan ne kadar gocunduysam o kadar ardımdan koşarak geliyor işte o çocuk. O ben...


Annem…

Bir bağbozumu mevsimi… Kırların güzlerde daha verimsiz olduğunu zannederdim çocukken. Büyüdükçe kırlar ve mevsimler hakkında düşündüklerimde ne kadar da yanılgılarla doluymuş zihnim meğer. Meğer ağlamakla gülünecek sözler arasında bir kıyamet zamanı kadar inanmak varmış bir kıyamet dolusu inanmamak ya da… Bağbozumu zamanları dedem ve öteki bütün dünya severdi beni. Severdiler evet. Şimdisiz severdiler. Yarınsız. Hesapsız… 


Annem…

Ölümün ne anlama geldiğini bilemeyecek kadar küçüktüm. Nasıl bir şey olduğunu da… Hoş, şimdi şu divaneliklerimle nasıl bir şey oldğunu biliyor olabilir miyim sizce? Meczup olmalısınız! Ben eşya. Memnun oldum tanıştığımıza. Ben de. Çok tabii. Tabiat bizi bir yerimizden ayrıştıracaktı zaten. Bunun farkındasınızdır umarım. Hah, gerçekten de umuyor muyum bunu.  


Çocuktum diyorum ya, değildim oysa. Anne yoktu artık. Onsuz uyanıyordum. Uyumalıydım. Ayrılığı hangi yaşta tadarsanız tadın. Farkındaysanız gerçekten çocuk olamıyorsunuz o günden sonra. Çocukluk hakkınız olmuyor o zaman.


Ayrılık gecenin ayazında gözyaşlarının yıldızlara kadar uzanmasıydı. Bunu anlayabiliyordum işte.


Ayrılık sol yanımın boşlukta kaybolmasıydı. Bunu da… 


Annem…

…Güne vaktinde başlayamamış hep bir şeylere geç kalmış bir revnak-ı bahardı annem... Bunu nasıl görmezdi dünya. Denizlerini severdim en çok annemin. Apansız okyanuslara dönüşmek hevesi olan denizlerini… Dedim ya, çocukluğum tüm teferruatı ile aklımda değil. Olmasın da. Olmamalıymış şimdi şimdi anlıyorum bunu. Annemin ruhumdaki izleri, yol çığırları yaşatıyor belki de beni. İki dilimli zamanlarım vardı annemle. Geceler ve gündüzler. Hayatlar ve ölümler. Gündüzlerin karmaşık düşleri, çapaklı aydınlığı kalmış sadece bende. Kalmasa iyiydi ya. Ellerim soğuyor. Ruhumu salıncağında servilere verdim ikindilerde. Evsiz barksızlara verdim ruhumu. Geceleri nemli ölüyordu gözlerim. Fersiz adayışlarım neye yetecek anne. Yetmez. Gücüm bitiyor. Çocukluğum sayfiyelerinde göçecek köhneliğin yarınlarında. 


Annem…

Bazı sabahlar seninle kısa yürüyüşlerimiz, ılgıt ılgıt gezmelerimiz olurdu. Hatırlıyor musun anne. Başka bir ışık, bir aydınlık olurdu gözlerinde…


Annem…

Saçlarımı Zuhal yıldızından bir tarakla taradığın zamanları seviyorum gizli gizli. Kimseler bilmesin bunu. Sakın söyleme anne.

En çok camlarından güneşin bolca sızdığı renkli cıvıl cıvıl bir pide dükkânına gitmeyi severdim seninle. 


- Masallar ülkesinin bu tatlı prensesine bir kıymalı pide, diye seslenirdin pideci amcaya… 


Sahi ben o sevgilerle büyümeyi nasıl da sevmişim. 


Sevmesem olmazdı ama. 

Evimiz. Varoşumuz. Gettomuz… Sevmesem olmazdı. Büyük semtleri dolanır gelirdik gene bu hücremize. Evimiz kapkaranlıktı. Pencereleri öteki evlere benzemezdi biliyorum. Kocamandım ben. Bilmiyormuşum gibi sorardım sana hatırlıyor musun? Senin gözlerindeki hüzünleri daha da büyütmek istemiyordum çünkü. Sırf üzülme diye büyüyordum o hücremizde. Güne bakan çiçekleri yoktu içimde büyüyebilecek kadar bile. Hıçkırıklarla uyumayı seviyordum geceleri. Sen duyma diye büyüyordum. Duyma anne. Hıçkırıklarımı… 


Annem…

“Beni bırakma”

Ellerimi tut. Sen tut sadece. Bırakma. Kocaman bir yakarışlarımı bırakma; tinsel yakarışlarımı. Kimseler farkında değil. Yanımda yöremde kahkahalarla kalabalıklaşıyor dünya. Bu dünya benim mi? Değil. Dünyayı sevmiyorum. Kalabalıklaşırken hele hiç sevemiyorum. Masallarını çocuklarıma anlatamıyorum şimdi. Dünyanın bütün çocuklarını anlamak isterdim oysa. Onlar, o güzelim masallar yalnızca bana anlatılırmış gibi geliyor bana. Kıskanıyorum belki masallarımı. O masalları saklamakla, senin olan dünyamda bırakmakla hata mı ediyorum sence sahi? 


Annem…

Son gecemizdi. Nöbetlerin sıklaştı. Hücremizin köşeciğinde seni izliyordum. Battaniyenin altında korkuları eze eze izliyordum. İçimdeki çocuk nasıl da kıvranıyordu, hıçkırıyordu. Dünyayı ayağa kaldırmak istiyordu o çocuk. Sesimizi duyan olur muydu bağırabilseydim? Sahi olur muydu? Öyle cılızdım ki çıldırışlara dayanamadı küçücük bedenim. Ölümle uyku arası sızmışım. Gördüklerim vardı. Görmediklerim daha çoktu belki de. Gözlerimi açtığımda sen kapamıştın gözlerini.