Altmış Yaşında Bir Delikanlı

e-Posta Yazdır PDF

Her zaman ki rutin kontrolleri için
doktoruna gitmişti Can Bey. Lakin bu
kez durum farklıydı: doktorunun ağzından
hiçbir zaman duymak istemeyeceği
sözler dökülüyordu. Ömür
menzilinin son aylarını yaşamak üzere
olduğunu anlatıyordu sevgili doktoru.
Sinsi bir hastalığın kurbanı olmuştu
Can Bey.
Yarım asırlık hayatı koskoca 60
yılı geçti gözlerinin önünden…14 yaşında
idi annesinden ilk ayrıldığın da.
Belki de çıkmazlara doğru ilk yol aldığın
da…20 sinde okulunu bitirmiş
mesleğine yeni girmiş,30 unda oldukça
kararlı, başarılı, savunduğu düşüncelerini
ileriye götürmeyi
amaçlayan. 40 ında amaçlarını fazlasıyla
yapan her yerde aranan. Lakin
dinine düşman tamamen batıya hayran.
50 sinde ödüllere doymayan,
60ında herkesin takdir ettiği oldukça
aydın bir kişi…
Hayatı hep koşuşturmaca içinde
geçmişti. Yakın dostlarıyla gerçek dost
haktan uzak koskoca bir altmış yıl yaşamıştı.
Kendince mutlu kendince huzurlu…
Hep özenilen hep yerin de
olunmak istenen kişi olmuştu. Şimdi
de o başkalarının yerinde olmayı ne
çok isterdi.
Günler geçtikçe ağrıları da yavaş
yavaş artıyordu. Doktoru artık hastanede
yatması gerektiğini ve kemoterapiye
başlaması gerektiğini
söylüyordu. Can Bey çaresiz hastanede
yatma fikrini kabul etti. Ağrıları o
kadar fazlaydı ki çoğu kez dayanılmaz
hal alıyor kriz geçiyordu. Kimsenin onu
bu halde görmesini istemiyordu. Hiçbir
dostuna haber vermeden sessizce
gidip yattı hastaneye...
Ağrılı, acılı bir kemoterapi dönemi
başlamıştı. Can bey bazen ağrılara
dayanamıyor bayılıyordu. Yine
böyle ağrılı ve acılı anında bir ses
duydu, bir ezgiydi bu. Lakin bildiği 6 lisandan hiçbirine benzemiyordu. Ezgiyi dinledikçe
ağrılarının hafiflediğini, acılarının geçtiğini hissetmeye
başladı. Hemşireyi çağırıp yardım alarak
sesin geldiği yöne doğru ağır adımlarla ilerlemeye
başladı. Yan odanın kapısına gelince durdu. Can
bey istem dışı ağlamaya başladı. Bir türlü susamıyordu
bu dinlediği ezgi karşısında !!! Bir süre sonra
duyduğu ezgi bitti. Odanın kapısını çalarak içeri girmek
için müsaade istedi. Odaya girdiğinde yatakta
80–90 yaşlarında bir ihtiyar başucunda ise elinde
bir kitapla 25–30 yaşlarında genç bir adam duruyordu.
Genç adam can beyi görünce hemen ayağa
kalktı ve elini öpmek istedi. Lakin can bey uzun
süre büyük şehirde yaşadığı için bu tür ananelerden
uzak kalmıştı. O na göre bu tarz şeyler gerilikti.
Genç adamın elini tutup tokalaştı.
- Merhaba ben Can Akça.
- Memnun oldum efendim. Bende Mehmet
Güzel. Yatan beyde babam Mustafa Güzel.
- Mehmet Bey biraz önce okuduğunuz ezginin
dilini 6 lisan bilmeme rağmen anlayamadım. Hangi
dilde söylediniz bu ezgiyi?
Mehmet Bey tebessüm ederek;
- Efendim söylediğim ezgi değildi. Hak dili
Arapça dan Kur’an-ı Kerim okuyordum.
- Nasıl anlayamadım? Sizin gibi genç birinin ne
işi olur ki asırlar önce inen bir kitapla?
Mehmet Bey bu kısa konuşmadan sonra Can
beyin haktan uzakta batılı yaşadığını anlar. Hakka
haktan habersiz gideceği için çok üzülür. . .
Türkçe bir Kur’an-ı Kerim meali alarak can
beye hediye eder. Can bey kimselere görünmeden,
kuytularda meali okumaya başlar. Okudukça başarılar
içinde geçen Ebu Leheb’leşmiş ömrüne
başlar acımaya. Okudukça okumak ister. Hak‘dan
yoksun cahillik için de geçen yarım asırlık ömründe
bir kere bile tatmadığı bu huzuru şimdi ömrünün
son deminde yaşamak ya çok büyük bir talihsizlik
ya da tam tersine büyük bir lütufdu.
Can bey fırsat buldukça Mehmet beyle konuşuyor,
ona dini hakkında bilmediği merak ettiği kendisine
garip gelen her şeyi soruyordu.
- Mehmet Bey, madem Allah bu kadar bu
büyük ve tüm kullarına kendisine inanmayı emrediyor
O halde neden benim O’nu bulmama yardımcı
olmadı? Neden bunca yılımın O’ndan
habersiz bir şekilde geçmesine izin verdi?

- Can bey, şu koskoca kâinat yıldızlar güneş
ve biz insanoğlunun bir sudan yaradılışı, Rabbimizi
bulma yolunda, ona ulaşmada size yeterli bir kanıt
değil mi? Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Secde Suresi
4. Ayetinde diyor ki “Allah O'dur ki, gökleri, yeri
ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra
Arş üzerine hükümranlığını kurmuştur. Sizin için
O'ndan başka ne bir sahibiniz, ne de bir şefaatçiniz
vardır. Artık düşünmez misiniz?”
- Başarılar için de tam altmış yıl geçirdim ben.
Ancak bomboş yaşanmış boşu boşuna geçen bir
altmış yıl imiş. Şimdi kendi kendime diyorum ki
keşke daha erken yaşlarda bu hastalık bende olsaydı
da onca boş yılım dolu dolu geçseydi Rabbim
bana daha erken dinimi öğrenmeyi nasip
etseydi.
- Can Bey her şey Rabbimizin bilgisi dâhilinde.
O’ndan habersiz ne bir yaprak düşer ne bir yağmur
damlası.
Mehmet Bey gözleri dolarak sesi titreyerek
sözlerine devam eder:
- Rabbimiz o kadar büyük ki bakın size son zamanlarınızda
dininizi öğrenmeyi nasip etti.
Can bey yaşlı gözleriyle sadece “Evet” dercesine
kafasını sallar.

Mehmet Bey ölümün bir son olmadığını aksine
sonun başlangıç olduğunu her fırsatta Can
beye söylüyordu. Hatta ölüm meleği olan Azrail’in
(a.s.) bile muttaki kullar için can alan bir melek
değil, gerçek sevgiliye ulaşmada bir vasıta olduğunu
söylüyordu. Sevgili yaşlı dostunun ruhunu
şahlandırıyor O’nu hem ölüme hazırlıyordu hem de
ölüm sonrası hayata…
Can bey ağrılarının çok arttığı dönemlerde
Mehmet Beyi çağırtır ondan o eşsiz sesiyle kuran
okumasını isterdi. Dinlerken ne gözyaşlarına hâkim
olabilirdi ne de hıçkırıklarına.
Artık Can Beyin ağrıları dayanılmaz hal almıştı.
Çoğu kez ilaçları iğneleri yanıt vermiyordu.
Bilinci kâh kapanıyor, kâh açılıyordu. Lakin bilincini
iyice kaybettiği zamanlarda bile dilinden Allah lafzını
düşürmüyor sürekli Allah’ı tesbih ediyordu…
Bir sabah Can Bey hemşiresinden yardım isteyerek
abdest aldı. Sanki bu sabah diğer geçen
sabahlardan daha farklıydı. Bu sabah Can Bey de
anlam veremediği bir heyecan vardı. Dostu Mehmet
Beyin yanında olmasına rağmen gözleri hep
kapıdaydı. Birini bekliyordu sanki… O sabah Can
Bey bir başka güzeldi. Petrol mavisi gözlerinin içi
gülüyordu. Hastalıktan yorgun düşmüş bedeni dimdik
ayakta durmak için çabalıyor. Sanki bir yolculuğa
çıkmak için hazırlanıyordu.
Mehmet Bey Can Beyin başucunda sürekli
kuran okuyor kurumuş dudaklarını su ile ıslatıyordu.
Nefes alıp vermesi hızlanmış vücudu yavaş
yavaş soğumaya başlamıştı Can Beyin. Mehmet
Bey yaşlı dostunun petrol mavisi gözlerine bakıyor
kelimeyi tevhit getirmesini istiyordu sürekli. Can
bey tebessüm ederek La ilahe illallah diyordu. Bir
ara can beyin gözleri uzun uzun daldı. “Ey beni hakiki
sevgiliye götürecek olan sevgili neredesin”diyordu.
İşte beklediği an işte sevgiliye götürecek
sevgili. Artık sevgiliye sonsuz sevgisiyle kavuşma
vakti gelmişti. Mehmet beyin biraz eğilmesini isteyerek
kulağına yavaşça “ o bana anlattığından
daha genç daha güzel” diyerek gözlerini sonsuzluğun
başlangıcına kapar.
Artık o Hakkın huzurunda altmış yaşında bir
delikanlı idi…