Filistin'in Müslümanların Hakimiyetine Geçişi

e-Posta Yazdır PDF

Akdeniz’in güneydoğu ucunda, Asya ile Afrika arasında köprü konumunda bulunan tarihî bölgeye verilen addır. Filistin adıyla anılan bu toprakların,istilâlar ve çeşitli kavimlerin buraya hâkim olmak için verdikleri mücadeleler dolayısıyla siyasî sınırlarını açıklıkla çizmek kolay değildir. Bununla birlikte bölgenin coğrafî sınırları konusunda görüş birliği olduğunu söylemek ve bu sınırları şu şekilde belirginleştirmek mümkündür: Filistin toprakları esas itibariyle, Suriye ileMısır ve Akdeniz ile Şeria Nehri arasında kalan topraklardır. Şeria Nehrinin döküldüğü Ölüdeniz de (Lut Gölü) Filistin’in doğu sınırına dahildir. Bu sınırlar içinde de Filistin toprakları coğrafî bakımdan Akdeniz kıyı şeridi,
kuzeyden güneye doğru uzanan dağ
silsilesinin bulunduğu ortadaki yayla
bölümü ve en doğuda da Şeria Vadisi
olmak üzere üç parçaya ayrılır. Bu üç
parçalı coğrafî ayırım hemen bütün
kaynaklarca benimsenmiştir. Ortadaki
dağlık kesim veya yüksek yaylalar
kısmı, genellikle kuzeyden güneye
olmak üzere, Safed ve Nasıra (Nezâre)
şehirleri ile Tabor Dağının bulunduğu
Celîle (Galilee) bölgesi; ortada,
Nablus şehrinin bulunduğu ve batıda
Cermel dağına kadar uzanan Sâmiriye
(Samaria) bölgesi; daha güneyde,
Şeria Nehrinin Ölüdeniz’e döküldüğü
yerden başlayıp Kudüs, Beytüllahm
(Beytlehem) ve Halîlürrahman (Hebron)
şehirlerinin içinde bulunduğu Yahudiye
(Judea) bölgesi ve daha
güneyde de Bi’rüssebi’ (Beersheba)
şehrinin bulunduğu Necef çölü olmak
üzere dört kısma ayrılır.
Adını, milâttan önce XII. yüzyılda
Kavimler Göçü sırasında deniz yoluyla
buraya gelen Filistler’den alır. Filistin,
tarih öncesi devirlerden itibaren çeşitli
kavimlerin göçlerle gelip yerleşmesine
ve bunlara karşı harekete geçen
başka üstün güçlerin pek çok istilâ ve
fetihlerine maruz kalmıştır. Bu durumun
başta gelen sebepleri arasında,
bölgenin Arap coğrafyası içinde sahip bulunduğu zengin ve stratejik tabiatla, üç büyük
ilâhî din için kutsal yerler barındırması sayılabilir.
Bölgenin İslam’ın doğuşuna yakın zamanlarda
(611) uğradığı Sâsânî istilâsında, Kudüs çok
büyük bir katliama maruz kaldı (614). 629’da ise
Bizans imparatoru Herakleios tarafından Kudüs
dâhil bütün Filistin tekrar Bizans hâkimiyeti altına
alındı.
İslâmiyet’in Filistin’de yayılması için işte bu
dönemde başlatılan faaliyetler Asr-ı Saadete uzanır.
Hz. Peygamber, çeşitli hükümdarlara İslâm’a
davet mektupları gönderirken bir mektup da Bizans’a
bağlı olan Busrâ Emîri Şürahbîl b. Amr el-
Gassânî’ye yollamış, ancak Resulullah’ın elçisi
Haris b. Umeyr el-Ezdî öldürülmüş ve bu durum
Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanan Mûte Savaşına
(8/629) yol açmıştı. Ertesi yıl bizzat Hz.
Peygamber sonuçsuz kalan Tebük Seferine çıktı
ve Üsâme b. Zeyd kumandasında hazırlattığı ordu,
daha sonra Hz. Ebû Bekir tarafından gönderildi
(Rebîülâhir 11/26 Haziran 632). Mi’rac dolayısıyla
İslâm tarihinde önemli bir yeri bulunan Filistin’in fethiyle
görevlendirilen (12/Şubat 634) Amr b. As komutasındaki
ordu, önce Gazze üzerine yürüdü;
yakınındaki Dâsın veya Tâdûn denilen yerde bizzat
Gazze valisinin kumanda ettiği düşman ordusunu
yenilgiye uğratarak şehri ele geçirdi.
Tarih boyunca devamlı el değiştiren Gazze,
Bizanslılar zamanında önemli bir ticaret merkezi ve
bu arada Mekke’den gelen tüccarların da uğrak
noktası idi. Kureyş sûresinde bahsedilen yaz ve kış
seferlerinde kışın gidilen yerin Gazze olduğu da
söylenmektedir. Mekkeli tüccar kafilelerinden birinde
Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim b. Abdimenâf
da bulunmuş ve bu şehirde vefat etmiştir;
kabrinin burada yer alması sebebiyle şehre bazı
kaynaklarda ‘Gazzetü Hâşim’ denildiği görülür. Hz.
Peygamber’in babası Abdullah da Gazze’ye gelen
tüccarlar arasındadır. Hz. Ömer’in esas servetini
İslâm’a girmeden önce Gazze’ye yaptığı ticarî yolculuklardan
kazandığı rivayet edilmektedir.
Müslümanların kısa sürede Güney Filistin’i
fethedip Gamrülarabât’a kadar ilerlemeleri üzerine
Bizans İmparatoru Herakleios, kardeşi Theodoros
kumandasındaki büyük bir orduyu Filistin’e sevk
etti. Bizans kuvvetleri bölgeye yaklaştığı sırada
Kaysâriye’yi kuşatmış bulunan Amr b. Âs bu orduya
mukavemet edemeyeceğini anlayarak kuşatmayı
kaldırdı ve halifeden yardım istedi. Hz. Ebû
Bekir Hâlid b. Velîd’e haber gönderip yardıma gitmesini
emretti. Neticede iki ordu Remle ile Beytülcibrîn
arasındaki Ecnâdeyn mevkiinde karşı
karşıya geldi ve savaş İslâm ordusunun kesin zaferiyle
sonuçlandı (28 Cemâziyelevvel 13/30 Temmuz
634). Bu zaferle Filistin ve Suriye’nin kapıları
Müslümanlara açıldı ve hemen arkasından Sebastiye,
Nablus, Lüd, Yübnâ, Amvâs gibi şehirler fethedildi.
Özellikle Bizanslıların yenilgiye uğratıldığı
Yermük Savaşı’nın (15/ 636) Filistin’in tarihinde
önemli bir yeri vardır. Müslümanlar bu zaferle birlikte
bölgede daha sağlam bir şekilde tutundular ve
Kudüs’e ulaşarak şehri kuşattılar. Halkın aman dilemesi
üzerine Hz. Ömer Câbiye’ye geldi ve Patrik
Sophronius başkanlığındaki Kudüs heyetini kabul
ederek onlara cizye ve haraç ödemeleri şartıyla bir
ahidnâme verdi; böylece Kudüs barış yoluyla fethedilmiş
oldu (Rebîülâhir 16/Mayıs 637).
Kudüs’ün fethi Müslümanlarla Bizanslılar arasındaki
mücadelede bir dönüm noktası teşkil eder.
Amr b. Âs, İslâm ordularına karşı direnen Kaysâriye’yi
tekrar kuşattığı sırada Mısır’ın fethiyle görevlendirilince
yerini Yezîd b. Ebû Süfyân’a bıraktı;
onun ölümü üzerine de kardeşi Muâviye kumandayı
alarak şehri fethetti (19-20/640-641). Muâviye’nin
Askalân’ı (Aşkelon) ele geçirmesiyle
Filistin’in fethi tamamlandı ve burası ‘Cündü Filistin’
adıyla askerî bir bölge haline getirildi; merkez olarak
da Kaysâriye’nin yerine Lüd şehri seçildi. Hz.
Ömer Muâz b. Cebel ile Ubâde b. Sâmit ve Abdurrahman
b. Ganm’ı halka İslâmiyet’i öğretmek üzere
görevlendirdi; ayrıca Arap kabilelerinin buraya yerleşmesini
teşvik etti. Hz. Ali-Hz. Muâviye mücadelesinde
Filistinliler Muâviye’yi desteklemişlerdir.
Çeşitli sebeplerle Filistin’e giden ve orada
vefat eden sahâbîlerden bazıları şunlardır: Kâ’b b.
Umeyr el-Gıfârî, Zeyd b. Harise, Ca’fer b. Ebî Tâlib,
Abdullah b. Revaha. Haris b. Nu’mân, Abdullah b.
Sehl, Üsâme b. Zeyd, Dihye b. Halîfe el-Kelbî, İkrime
b. Ebî Cehil, Ayyaş b. Ebî Rebîa, Amr b. Saîd
b. Âs, Ebân b. Saîd b. Âs, Amr b. Tufeyl, Nuaym b.
Abdillah, Fazl b. Abbas, Abdullah b. Tufeyl, Ebû
Ubeyde b. Cerrah, Muâz b. Cebel, Süheyl b. Amr,
Şürahbîl b. Hasene. Ubâde b. Sâmit. Burada vefat
eden tabiîlerden bazıları da şunlardır: Ravh b.
Zinbâ’, İbn Âmir el-Yahsubî, Recâ b. Hayve el-
Kindî, Hânî b. Mektûm, Cünâde b. Kebîr ed-Devsî.
Emevîler devrinde bölgeye verilen önem, daha
sonraki tüm İslam devletleri ve hükümdarları nezdinde
de kendini korumuştur.