Burhan Çocuk Mart 2015

e-Posta Yazdır PDF

ÇANAKKALE DESTANI

18 Martta Çanakkale Zaferinin yüzüncü yılını kutlayacağız. Tam bir asır önce dedelerimiz insanlık tarihinin en şanlı destanlarından birini yazmıştır.


Çanakkale Destanı: 1915-1916 yılları arasında, Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u ele geçirmek isteyen İtilaf Devletleri ile Osmanlı ordusu arasında yapılmış bir bağımsızlık savaşıdır. 


Birinci Dünya Savaşının başlamasının akabinde Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ittifak anlaşması imzalanmış, Alman donanmasına ait iki gemiye Osmanlı bayrağı çekilerek Rus limanları bombalanmıştır. Bunun üzerine Rusya,  İtilaf Devletleri ile birlikte hareket ederek Osmanlı’ya karşı savaş ilan etmiştir.


Çanakkale Zaferi tek bir devlete karşı değil; onlarca milletten oluşmuş, teknolojik olarak çok üstün güce sahip milletlere karşı kazanılmış bir zaferdir. Bu milletlerin başında İngilizler, Fransızlar, Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, Hintliler,  Gurkhalar, Bahicilar, Madrassiler, Rawalpindiler, Napaller, Yahudiler, İskoçlar, İrlandalılar, Gallerliler, İspanyollar, İsviçreliler, İsveçliler, Finliler, Danlar, Lehler, Rumlar, Ermeniler, Senegalliler gelmektedir. İstiklal şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un ifadesiyle: 


“Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk: / Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. 

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ.../ Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!”


İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının kontrolünü ele geçirmek için 1915 yılının ilk günlerinde Çanakkale’ye girmişler, ama hiç beklemedikleri bir savunmayla karşılaşmışlardır. Osmanlı bir anda devleşmiş, tek yürek olmuş, toplara göğsünü siper etmiş ama düşmanın geçmesine izin vermemiştir. Osmanlı ordusu düşman donanmasının büyük bir bölümüyle Çanakkale açıklarında mücadele etmiş, kara harekâtında da İtilaf Devletlerini, büyük kayıplar vererek Çanakkale’den çekilmek zorunda bırakmıştır. Bu savaş düşmanlara bir ders olmuş en zayıf durumda bile Osmanlı Devleti’nin savaşta yenilemeyeceğini göstermiştir.


Çanakkale modern silahlarla donatılmış düşman ordusunun karşısında, tüfeklerle, toplarla, yalın ayak, aç bir şekilde, daha on beş yaşında bugünkü lise çağındaki öğrencilerimizle yaşıt, çocuk yaştaki kahramanlarla kazanılmış bir zaferdir. Çanakkale; metrekareye altı bin mermi düşmüş, her santiminde bir şehit yatan, her zerresi şehit kanıyla sulanmış, şanlı bir destandır. 


Gelin, bu destanı daha iyi öğrenebilmek için bu ay “Çanakkale Zaferi” ni anlatan bir kitap okuyalım.  Mümkünse Çanakkale şehitliğini ziyaret edelim. Canlarıyla kazanıp bize emanet bıraktıkları bu cennet vatan için dedelerimizin mezar başlarında dualar edelim. Minnet duygularımızı onlara sunarken, aynı ruhla bu vatanın kalkınması için çalışacağımıza manevi huzurlarında söz verelim. Ruhlarınız şâd olsun aziz büyüklerimiz.






Çanakkale Kahramanları / Kınalı Hasan



Çanakkale, bir ölüm kalım savaşıydı. Çanakkale, uğranılan saldırıya karşı, etten ve kemikten bir savunmaydı. 


Ülkenin her köşesinden, kopup gelen çocuk yaştakilerin, ana kuzularının aslana dönüştüğü yerin adıydı Çanakkale. Ana kuzuları, Kınalı Kuzular. 


Anneler, kuzularını kınalayarak gönderiyorlardı Çanakkale’ye. Her kınalı kuzu; bir kahramandı, bir destandı. Tıpkı yozgatlı Hasan gibi… 


Annesi, saçlarını kınalayıp göndermişti cepheye. “Haydi yavrum; köyüne, nişanlına veda et. Sabanını, tarlanı, her şeyini feda et; O silâha sarıl. Böyle günde bir erkek, elindeki dualı demirden başka bir şey kullanmaz. Bunu tutan bir bilek, köleliğin uğursuz zincirine uzanmaz. Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım; şu yaralı bağrıma kara taşlar basayım. Haydi, oğlum, haydi git! Ya gazi ol, ya şehit!” 

 

Kumandanı Hasan’ın saçlarını kınalı görünce yanına çağırır ve sorar: “Oğlum bir erkek saçlarını kınalar mı?” Hasan bir cevap veremez, çünkü sebebini kendisi de bilmez. Hemen bir arkadaşına annesine göndermek üzere bir mektup yazdırır. “Anacığım, kardeşlerimi askere gönderirken başına kına koyma... Zabit (rütbeli asker) Efendi bana saçımın kınasını sordu cevap veremedim. Kardeşlerim de cevap veremeyip mahcup olmasınlar.” 


Mektubu alan annesi, yüreğinin sıcaklığını yansıtan bir mektup yollar oğluna. 

“Ey oğlum, gözümün nuru Hasan’ım! Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın. Beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni yaşattı. Bu vatanın ekmeğini yedin, suyunu içtin, topraklarında hayat sürdün. 


Zabit Efendi’ye söyle biz kurbanlık koçları kınalar, öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail’sin. Sen orada şehit olacaksın inşaallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de senin saçını öyle kınaladım.” Allah seni Peygamber’in yolundan ayırmasın. Seni melekler şimdiden rahmetle anıyor. Gözlerinden öperim. Anan Hatice...” 


Hasan şehadet şerbetini içer. Arkadaşları cebinde mektubu bulurlar. Hasan komutanına kınanın sebebini söyleyememiştir ama yine arkadaşına not düşürmüştür mektubun sonuna. 


“Anam yakmış kınayı aday diye

Ben de vatan için kurban doğmuşum. 

Anamdan Allah’a son bir hediye, 

Kumandanım! Ben İsmail doğmuşum.”                           Alıntı