Burhan Çocuk Mayıs

e-Posta Yazdır PDF

İnancın Zaferi

Bu ay takvim yapraklarına bakınca 29 Mayıs 1453’te dünyayı etkileyen muhteşem bir zaferin yıl dönümünü göreceğiz. Hatırladığınız gibi İstanbul’un Fethi. Şanlı tarihimizdeki bu olay birçok açıdan incelenmesi gerekir. Bu zaferle Osmanlı İmparatorluğu’nda kurulma dönemi tamamlanmış, Yükselme Dönemi başlamıştır. Bin yıllık Hristiyanlığın merkezi olan Bizans İmparatorluğu tarihe karışmış, böylece Osmanlı, Avrupa’ya karşı büyük bir siyasi üstünlük kazanmıştır. Dünya tarihi de bu zaferden etkilenmiş Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ başlamıştır. Bu zaferin sonuçlarından sadece birkaç tanesini paylaşmış olduk. Benim üzerinde durmak istediğim asıl konu bu zaferdeki komutanı tanımaktır. II. Mehmet bu zaferden sonra “Fatih” unvanını almış, Fatih Sultan Mehmet olmuştur.

Fatih tahta ilk oturduğunda 12 yaşında idi. II. Murad’ın doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesini duyan Macar Kralı, Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı Seferine çıkacağını ilan etmesiyle Fatih, babası II. Murat’ı tekrar tahtına davet etmiş. II. Murat ise bu davete olumsuz cevap vermiştir. Bunun üzerine II. Mehmet babası II. Murat’a ikinci mektubunda ise şunları yazar: “Padişah iseniz geliniz, ordularınıza kumanda ediniz; yok, padişah biz isek, emrimize itaat edip ordularımızın başına geçiniz!”

 Bu mektup üzerine II. Murat, yeniden Osmanlı tahtına oturur. II. Murat 1451’de ölür ve yerine tekrar II. Mehmet çıkar. İkinci kez tahta oturduğunda 19 yaşındadır. Fatih, iki yıl sonra İstanbul’u fethettiğinde 21 yaşında gencecik bir delikanlıdır.

Bu zaferde görülen en önemli farklardan biri ise dünyada ilk kez karşılaşılan gemilerin karadan yürütülmesidir. Sultan II. Mehmet İstanbul kuşatması ile ilgili hazırlıklarını 23 Mart 1453 tarihinde tamamlayarak kuşatmayı başlatmak üzere Edirne’den İstanbul’a hareket etmiştir. Bunun üzerine Doğu Roma İmparatoru, Haliç Körfezi’ne yabancı gemilerin girişinin engellenmesi için emir vermiş, Yalı Köşkü civarındaki Kentenarion Kulesi ile Galata Surları arasına zincir çekilmiştir. Bu zincir çok iri ve yuvarlak baklalardan yapılmış ve birbirine büyük demir kancalarla bağlanmış bir zincirdir. Sağlam olması için de iki taraftan surlara tutturulmuştur.

 Haliç surlarının zayıf olduğunu ve buradan kente girişin daha kolay olacağını düşünen Sultan II. Mehmet, donanmasına Doğu Roma’nın zincirle kapattığı Haliç’e girme emrini vermiştir. Ancak başlatılan deniz taarruzu istenilen şekilde sonuçlanmamış ve Zeytinburnu açıklarında Osmanlı donanması büyük kayıplar vermiştir. Bunun üzerine Sultan II. Mehmet donanmayı karadan yürüterek Haliç’e indirme kararı almıştır. Önceden hazırlanmış olan kızaklarla 72 parça gemi Tophane Limanı’ndan başlayarak, Humbaracı yokuşu, Asmalı Mescit, Tepebaşı, Kasımpaşa güzergâhından Haliç’e indirilmiştir. 29 Mayıs gecesi başlatılan saldırı sonucunda da İstanbul fethedilmiştir. Burada Fatih’in başarıya nasıl inandığını görüyoruz. Hiçbir olumsuzluk başarıyı engelleyememiş. Gerekirse karadan bile gemilerin yürütülebileceğini göstermiştir. Bu zaferle Fatih, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in: “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” hadisinde belirtilen övgüye ulaşarak ne güzel bir komutan olmuştur. Mekânın cennet olsun güzel komutan.

Fatih ve İki Papaz

 Fatih Sultan Mehmet Han, üzerinde derin etkisi bulunan hocası Akşemseddin’in sık sık tekrar ettiği bir Hadis-i Şerif, genç sultanın her zaman baş düsturu ve rehberi olmuştu: “Ümmetimden iki sınıf ilmi ile amel ederse, insanlar kurtulurlar: Âlimler ve Hâkimler. Eğer bu iki sınıf bozulursa, bütün halk bozulur ve ortalığı fesat kaplar.” Bundan dolayıdır ki Fatih, ülkesinde ilme ve adalete son derece ehemmiyet vermiştir.

 İstanbul’un fethinden sonra mahkûmları serbest bırakan Fatih’in huzuruna, zindandan çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bunlar, Konstantin’e âdil ve hakperest olmaktan bahsettikleri için zindana atılmış, sonra böyle adaletsiz bir dünyanın içerisi, dışarısından daha rahat diye hapisten çıkmamaya yemin eden keşişlermiş. Fatih, dünyaya kahreden bu iki papaza: “O halde sizlere şöyle bir teklifim var. Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketlerimizi geziniz. Müslüman hâkimlerin ve Müslüman halkın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz hemen gelip bana bildiriniz ve siz de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hayata küsmekte haklı olduğunuzu ispat ediniz.”

  Kendileri için gayet cazip gelen bu teklifi hemen kabul eden iki papaz, Padişahtan aldıkları hususi bir tezkere ile Osmanlı idaresinde olan her kasabayı gezmeye başlarlar. Bu arada eski başşehir Bursa’ya da uğrayarak şöyle bir davaya şahit olurlar: “Bir Müslüman bir Yahudi’den bir at satın almış. Ancak hiçbir kusuru yok diye satılan at meğer şiddetli hastaymış. Müslüman, hemen ertesi sabah erkenden Bursa kadısına gitmiş. Fakat kadı efendi dairesinde yokmuş. Bir müddet bekleyen davacı, kadı efendinin geleceğinden ümidini kestiği için bırakıp gitmiş. O akşam at, ahırda ölmüş. Bu durum kadıya iletilince şöyle bir karar vermiş: İlk geldiğinizde makamımda bulunsaydım, sağlam diye satılan atı sahibine iade ettirir, paranızı alırdım. Mademki atın elinizde ölmesine, benim makamımda bulunmayışım sebep oldu, o halde ziyana girmenize ben sebep olduğum için iade edemediğiniz ata verdiğiniz parayı ben tazmin ediyor, ziyanınızı ben ödüyorum.” Papazlar, Osmanlı kadılarının bu derece adil kararı karşısında birbirlerine bakarak parmaklarını ısıra ısıra mahkemeden çıkarlar ve geze dolaşa İznik’e gelirler.

Burada da şöyle bir davaya şahit olurlar: “Bir Müslüman, diğer bir Müslüman’dan tarla satın almış. Ekin zamanı gelince tarlayı sürmeye başlamış. Bir ara sabanın ucuna bir şey takılmış. Orasını kazınca, bir küp altın çıkmış. Hemen bunları alıp, tarlayı satın aldığı Müslüman’a gitmiş: Kardeşim! Tarlayı sürerken bu çıktı. Ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer içinde bu altınların mevcut olduğunu bilseydin, tarlayı bana satmazdın. Al şu altınlarını!’’ der. 

Tarlanın ilk sahibi: ‘’Hayır! Ben sana tarlanın içini, dışını, altını, üstünü, hepsini birden sattım. Senin nasibine çıkan bu altınlara ben nasıl sahip çıkarım, haramdır, alamam. Mesele bu şekilde uzayıp gidince hâkime intikal etmiş. İznik kadısı bu iki Müslümandaki birbirlerinin hakkını koruyucu tavrını görünce evlenme çağında çocukları olup olmadığını sormuş. Birinin oğlu, öbürünün de kızı olduğunu öğrenince onları evlendirmiş ve altınları onlara vermiş.” Papazlar buradan ayrılıp başka yere gitme ihtiyacı duymadan doğruca Fatih’in huzuruna gelip gördüklerini anlatarak: Bütün bunları görünce Osmanlı adaletinden emin olduk ve hayatımızın bundan sonraki kısmını, dininizden olmayan Hristiyan papazlarının dahi zulme uğramayacağı adaletinize teslim olarak ülkenizde geçirmek istiyoruz, derler.