Her İşte Haddi Vasat (Orta Yol)

e-Posta Yazdır PDF

Efendimiz, önderimiz, ahlak ve faziletin yegâne temsilcisi Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V) ümmet şuurunu “Ümmet bir bedenin azaları gibidir. Azalardan herhangi biri rahatsızlandığında bütün beden bu rahatsızlığı hisseder.”şeklinde tarif eder. Hattı zatında Kur’anı Kerimde bu hadisi şerifin ruhuna ilişkin yüzlerce ayet vardır. Muhakkak ki mü’min bu sorumluluk içerisinde olmalı ve bu inancın ruhuna uygun yaşamalıdır.

Rabbimiz yalnızca iyi olmamızı değil, aktif iyi olmamızı emretmektedir. Yani başkalarının mutluluğunu ön plana almanın ve bu uğurda fedakâr davranmanın daha faziletli bir davranış olduğunu buyurmaktadır. Hele mü’minlerin birbirleri ile olan münasebetleri bu manada daha bir önem arz etmektedir. Tarihin her döneminde başkalarının huzur ve saadeti için yurdundan onbinlerce km ötelere mutluluk taşıyan kahramanlarımızın sayısı sayılamayacak kadar çoktur. Bu İslam ümmetinin bir iftihar tablosudur ve bu sayı kıyamete kadar inşallah çoğalarak devam edecektir. Dünyanın en ücra köşesine kadar yardım taşıyan vakıf ve derneklerimizin sayısı oldukça fazladır. Allah hayırda yarışan ve bunu yalnızca Allah rızası için yapanların sayısını artırsın.

Buraya kadar güzel. Şimdi konuya bir başka zaviyeden bakalım. Bir fazileti eda ederken daha büyük bir faziletin elden çıkması anlamsızdır. Hele bir nafilenin ifası için bir farzın elden çıkması daha anlamsız bir davranıştır. İbadetler sembollere bürünmüştür ve bu semboller o dine mensup olanların kimliğini ele vermektedir. Bunlar birer işarettir. Müslüman’ın işareti namazı, orucu, zekâtı, kurbanı, hayrı ve hasenatıdır. Biz mübarek ramazan ayımızı ve kutsal saydığımız geceleri işaret olsun diye kandillerle süsleriz. Hele kurban bayramımızı tarifi imkânsız enerji yayan kurbanlıklardan tanırız. Başka ülkelerde kesilmek üzere bağış yapan kurban sahipleri son yıllarda giderek arttı. Bu çok memnun edici bir davranış. Ancak aynı nispette kendi memleketimizde gözle görünür bir azalma var. Artık kurban bayramlarının coşku ve heyecanını neredeyse yaşayamaz olduk. Bu iş belki taşrada henüz kendini hissettirmedi ama büyük şehirlerde maalesef durum bundan ibaret. Malumdur ki bir neslin gücü köklerindedir. Bu manada gelecek nesillere miras bırakacağımız güçlü bir kültürümüz olmalıdır. Dinimiz, dilimiz, adetlerimiz bizi geleceğe taşıyan en önemli araçlardır. Mutlaka yardımsever olmalıyız. Mutlaka hayırhah olmalıyız. Ama bu iş tabiatına uygun ve merkezden çevreye doğru yapılmalıdır. Ben olmadan başkası olmaz.

Eli öpülesi insanlara koşarken, elini hatta ayağını öpecek analarımızı, babalarımızı ihmal etmemeliyiz. Hatırlayalım yaşlı annesini bırakıpta cihad için izin istemeye gelen sahabeyi Allah’ın Resulü geri çevirmişti. Kurban bayramlarında bu vakfetme işi öylesine kanıksandı ki sormayın. Nedenini anlamaya çalıştığınızda “böylesi daha kolay oluyor” şeklindeki cevabı rahatlıkla hissedebilirsiniz. Yani zımnen bu iş daha zahmetiz manasını taşıyor. Hâlbuki bu işin fazileti ve lezzeti zahmetinde gizlidir. Allah’ın Resul’ü “yarım bardak su için bile olsa sahura kalkınız” derken hayır ve bereketinin zahmetinde olduğuna işaret ediyordu.

 

 

Ben âlim değilim, fakih hiç değilim. Yalnızca Müslüman hassasiyetini yoğun bir şekilde yaşayan avamdan biriyim. Dışarıdan olayı seyreden biri olarak temennim ve tavsiyem odur ki: hali vakti çok iyi olan Müslüman kardeşlerimiz hem başka ülkelerde ki Müslüman kardeşlerine kurban hediye etmelidir, hem de bu vecibenin ifasına yönelik olarak kendi mahallesinde kesmelidir. Hali vakti yerinde olan Müslümanlar ise zahmetine katlanıp kendi yaşadığı yerde kesmelidir. Bir zahmet.

 

 

La ilahe illallah Muhammed’ün Resulullah. İmanın en temel iki şartı. Birincisi göklerde ve yerde Allah’tan başka İlah olmadığına, otoritenin ve hükümranlığın yalnızca Allah’a ait olduğuna inanmaktır. Yani yaratmanın, yaşatmanın ve yönetmenin yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait olduğunu kabul edip, kayıtsız ve şartsız boyun eğmektir. Aynen iradesiz varlıklarda olduğu gibi. “O duman halindeki gökü şekillendirdi; sonra ona ve arza “ her ikinizde isteyerek ya da istemeyerek gelin” dedi. İkisi de “ bizler boyun eğerek geldik” dediler. (Fussilet 11)

 

 

Şimdi akidenin ikinci yarısını ele alalım. Muhammed’ün Resulullah. Bu akide yalnızca Peygamberin Allah’tan haber getirdiğine inanmak anlamına gelmez. O’nun tüm davranış ve öğretilerinin Allah adına olduğunu ve bu münasebet ile iradeli tüm varlıkları bağladığı anlamına gelir. Çünkü O mümtaz ve muazzez insan güzel ahlakın yeryüzündeki biricik timsali idi. O Âlemlere rahmet olarak seçilmiş ve gönderilmiş numune-i imtisaldi. Yani örnek şahsiyet. O, güzel ahlakın yani fıtrata en uygun olan davranışın mükemmel mümessili idi. O “Ben güzel ahlakı tamamlamak için seçildim ve gönderildim” derken, bunu kendi nefsine pay çıkarmak maksadı ile değil, bu misyonun kendisine tevdi edildiğine işaret ediyordu. Bu görev tüm iradeli varlıkların yaratılış gayesine mebni idi. Öyle ki Mülk Suresinin ikinci ayeti buna işaret ediyordu. “O, Hanginizin daha güzel davranış içerisinde olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk 2) Kuran’ı Kerimin birçok yerinde Rabbimiz muttakilerin vasıflarını “İman edip salih amel işleyenler” şeklinde tarif eder. Salih lügatte iyi, hayırlı, dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden ve takva ehli anlamına gelir. Bu haslet Hazreti Muhammed Mustafa’nın (S.A.V) şahsında temayüz etmişti. Ahzap suresinin 21. ayetinde Rabbimiz “Doğrusu Allah’ın Resulü, Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan, umut eden ve Allah’ı devamlı hatırda tutanlar için güzel bir örnek teşkil eder”  buyurarak bizde bir şuur inşa etmeyi amaçlar. Bu şuur sağlam bir tevhid akidesinin imar ve inşasına matuftur. Sağlam bir imana sahip olmanın yolu, Allah Resulü’nün yolunda olmaktan geçer. Yalnızca O’nun hayatını anmak ve kutsamak tek başına yeterli değildir. Hem O’nun övülmeye çokta ihtiyacı da yoktur, zira O’nun ahlakı bizzat fıtratı yaratan Allah tarafından övülmüştür. “Şüphesiz Sen yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem/4) O’nun hayat kronolojisini bilmekte bizde güzel bir ahlak oluşturmaz. Güzel bir ahlak ancak O’nu anlamak ve yaşamaktan geçer. O hayatı nasıl tasavvur ediyor ve nasıl şekillendiriyordu. İnsana, hayvana, nebata, kısaca varlığa nasıl bakıyor ve davranıyordu. Erkek, kadın, yaşlı, genç O’nun gözünde ne anlam ifade ediyordu. O’nun gözünde zenginin ve fakirin, güçlünün ve zayıfın yeri ne idi.  Kayıp ve kazanç tasavvuru nasıldı. Hayat ve ölüm O’nun zihninde nasıl algılanmıştı. Akıllı ve ahmak kimdi. İman, ihsan, irfan ne idi? Zahid kimdi, abid kim? Pehlivan kim, zayıf kim? Galip ve mağlup kimdi... Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Müminin kurtuluşu O muhteşem ahlak sahibini anlamak yaşamak ve ona gönülden ram olmaktan geçer.

 

 

İşte güzel amelin karşılığı şüphesiz ki Allah’ın Resulüdür. Bu da Allah’ın Kuran’da zikrettiği salih amelin karşılığıdır. Yani Kur’an ahlakı. Zira Hazreti Aişe’den Resulullah’ın ahlakı sorulduğunda “siz hiç kur’an okumadınız mı?” şeklide cevap alınmıştı.

 

 

Namazının sünnetlerinden taviz vermediği halde komşusuna ve çevresine eziyet eden, rahatsızlık veren kimse Allah’ın muradını anlamamış demektir. Peygamberin adını yere düşürmediği halde yalan söyleyen, ihanet eden, hile yapan ve sözünden dönen aldanmıştır. Bu manada saygıdan, sevgiden, şefkat ve merhametten uzaksa sünnet tasavvuru alt üst olmuş demektir. Mümin verasız, vefasız, hayâsız ve davasız olamaz. Hele cimri ve korkak hiç olamaz. Mümin ancak salih amel ile yani peygamber ahlakı ile tezyin olunduğu oranda kemale erer. Peygamberimizden sadır olduğu üzere başkalarına faydalı olduğu, ürettiği ve verdiği oranda şahsiyet kazanır. İşte o zaman eşyayı emrine musahhar kılarak zamanı ve bilgiyi en güzel bir şekilde yönetir. İşte o zaman dünyaya ve içindekilere efendi olur. O zaman kök salar kuvvet bulur ve dolayısıyla fırtınalar karşısında savrulmaz. İşte o zaman Allahın gör dediği yerden bakarak feraset sahibi olur. Ve işte o zaman salih-saliha ve kâmil olur.