Kelime-İ Tevhid Ve Fatiha Suresi

e-Posta Yazdır PDF

Etrafımıza dikkatlice bakarsak, kâinatın biz insanlar için yaratıldığını görüyoruz. Dağlar, taşlar, ovalar, bağlar, galaksi, samanyolu hemen hepsi bizim için yaratılmış. Bizim emrimize verilmiş, bize musahhar kılınmış. Kâinat bizim için yaratılmış da pekiyi biz kim için yaratılmışız. Bizi yaratan bunun cevabını bizzat kendisi vermiş, biz de Allah için yaratılmışız. Zariyat suresi 56. ayeti bunu açık seçik bir şekilde beyan etmektedir. Hz.Adem (A.S.)’dan beri bütün peygamberler, bu kulluk görevini O’nu bilip tanıma O’na ibadet etme görevini hem kendileri yerine getirmiş hem de bütün insanlığa örnek olmuşlardır. Allah için yaratılma görevini; kulluk etme, tanıma, ibadet etme, boyun eğme şeklinde ifade edebiliriz.


Bütün insanlar “La İlahe İllallah” davasıyla yani tevhidle yükümlüdürler. “Allah’tan başka ilah yoktur” düsturu aynı zamanda imanımızın bir gereğidir. Biz, Müslümanlığımızı bu düsturla belirlemiş oluruz. Bütün peygamberler tevhidi gerçekleştirmek üzere gönderilmişlerdir. Mesela, Adem (A.S.)’ın ümmeti “La ilahe illallah, Adem Safiyullah”, derken İbrahim (A.S.)’ın ümmeti “La ilahe illallah, İbrahim Halılullah” demekle emrolunmuştur. Musa (A.S.)In ümmeti “La ilahe illallah, Musa Kelimulllah”derken, İsa (A.S.) ümmeti “La ilahe illallah, İsa Ruhullah” denmesi istenmiştir. Dikkat edilirse bütün peygamberler ve ümmetleri tevhidle yani LA İLAHE İLLALLAH’la mümin olmuşlardır. Nihayet Muhammed (S.A.S.) gelince “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” söyleyerek ve inanarak Müslüman ve mümin olunmuştur. Bütün hepsinde değişmeyen ölçü “La ilahe illallah” yani tevhid, değişen ölçü ise şeriatlardır. Yani, değişen dünyevi ölçülerdir. Dünya nizamına ait değerledir. Şunu söylemeliyim ki sadece “La ilahe illallah” söylemek insanı müslüman yapmaz mutlaka Muhammedun Rasulullah denmelidir ki tevhidimiz tamamlansın. “Rasulullah” ifadesi, Peygamberimizin dünya nizamı getirdiğini, şeriatının var olduğunu ifade eden “kitap getiren peygamber” anlamına gelmektedir.


Faraza, şöyle bir şey söylenebilir. “La ilahe illallah diyen cennete girer” hadisini nasıl anlamamız gerekir? sorusunun cevabı ise bize “La ilahe illallah”ı öğreten Muhammed (S.A.S.)dır. Biz zaten La ilahe illallah derken aynı zamanda “Muhammedun Rasulullah”ı onun zımnında zaten söylüyoruz. Buradan dinlerarası diyalog fitnesine asla bir kapı aralanamaz. Çünkü Hz.Muhammed (S.A.S.) geldikten sonra dünyaya gelen herkes O’nun ümmetidir. O’nun zamanındaki ve günümüzdeki Yahudiler ve Hırıstiyanlar O’na inanmaya ve O’nu tasdik etmeye mecburdur. Yoksa cennete giremeyeceklerdir. Birçok ayet ve Beyyine suresi, bunu apaçık beyan etmektedir.

Biraz da “la ilahe” kelimelerini incelersek, şunları söyleyebiliriz. “Hiçbir ilah yoktur” diye Türkçeye çevireceğiz bu ifade “ilah” kelimesinin anlamlarını bilmemizi gerektirir. “İlah” lügatte “o şey, o kimse” anlamına geldiği halde ıstılahta (terminoloji) birçok anlama gelmektedir. Bunların dört tanesi çok önemlidir. Birinci manası ibadet edilecek kimse, ikinci manası yardım talep edilecek kimse, üçüncü manası rızası gözetilecek kimse, dördüncü manası ise hüküm koyucu kimse anlamına gelmektedir. Böyle olunca ilah kelimesinin bu manalarını “la ilahe illallah”a yerleştirirsek şöyle olur. Allahtan başka ibadet edilecek, yardım talep edilecek, rızası gözetilecek, hüküm koyacak hiç kimse yoktur. İbadet etmek; emrini yerine getirmek yasağından kaçmak anlamına geldiğini hepimiz bilmekteyiz. Böyle olunca biz ancak Allah’ın emrini yerine getirir, ancak O’nun yasağından kaçarız. Sadece O’ndan yardım isteriz. Sadece O’nun rızasını gözetiriz. Hüküm koyucu olarak sadece O’nu biliriz. 


Rabbimiz “Allah’tan başkasının hükmetme yetkisi mi var!” (Yusuf,40) ifadesiyle hükmetmenin, hakimiyetin yalnızca kendisine ait olduğunu ferman buyurmaktadır. Namazlarımızda sıklıkla okuduğumuz Nas suresinde Rabbimizin Yaratan, Yaşatan ve Yöneten olduğunu ikrar etmekteyiz. 


Bir papağan kuşu alsak, ona kelime tevhidi (La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah) öğretsek, Papağan Müslüman olur mu? Olmaz. Neden olmaz? Çünkü söylediği sözün manasını bilmiyor da ondan. Çevremize ve kendimize bir bakarsak kelime-i tevhidi, ilah ve rasul kelimelerinin anlamlarıyla inanarak ve içine sindirmiş olarak kaç mümin görürüz?

Dinimiz bütünlük arz eden bir dindir. Yani külliyet ifade eder. Cüz’iyyeti kabul etmez, reddeder. “Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara,85) tehdidiyle Rabbimiz bizi uyarmaktadır. Bilindiği üzere Kur’an’da ortalama 480 ahkâm ayeti mevcuttur. Bunların 250 tanesi ibadetlerimizle ilgili, 200 tanesi muamelat dediğimiz siyasi, sosyal, iktisadi, uluslararası vb. hukukla ilgili, 30 tanesi ceza ile ilgili. Dinimizi sadece iman ve ahlakla ilgili göstermek 480 ahkâm ayetini inkâr etmek gibidir. Allah Teala inanç esaslarımızdan tutun da ibadetimize, hukukumuza, ahlakımıza kısaca her şeyimize karışmıştır. Zaten karışmasa “ilah” olamazdı. O’nun şanına yakışmazdı. 


Namazlarımızda okuduğumuz hem de mecburen okuduğumuz  Fatiha sûresinde, sünnetleriyle beraber kılıyorsak günde 40 kere okuduğumuz bu sûrede, “ancak sana kulluk ederiz ve ancak senden yardım dileriz” ayetlerini okumaktayız. Görüldüğü üzere ilah kelimesinin iki anlamını; ibadet edilecek ve yardım talep edilecek kimse anlamını günde kırk kere söylemekteyiz. Yani tevhidimizle ibadetimizi bir arada idrak etmekteyiz. Yine Fatiha sûresine bakacak olursak Rabbimiz Bize, “Biz” dedirtiyor. Biz, ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz, diyerek bizim “cemaat” olduğumuzu ilan ediyoruz. Tek başımıza kılsak ta (münferit), cemaatle kılsak ta “BİZ” diyoruz. Bu ne anlama gelir biliyor musunuz? Ya Rabbi BİZ “İslam Cemaati” olarak senin huzurundayız. Biz, bir ve beraberiz. Ve seninle karşı karşıyayız. Adeta yüz yüzeyiz. Lebbeyk Ya Rabbi, diyoruz.


Daha sonra Rabbimizden ilk duamız ve ilk niyazımız bize öğretiliyor. O da “sırat-ı müstakım” “dosdoğru yol” ve o yola ulaşmamız talep ettiriliyor. Bizi sırat-ı müstakıme hidayet et. Biz oraya ulaştır Ya Rabbi. O yol ki nimet verdiklerinin yolu. Nimet verdikleri Fatiha’da sayılmıyor Nisa, 69’da nimet verilenler sayılıyor. Onlarda Nebiler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihler. Yani biz günde 40 kere Ya Rabbi, bizi nimet verdiklerinin yoluna, Nebilerin, Sıddıkların, Şehitlerin ve Salihlerin yoluna ulaştır niyazında bulunuyoruz. Bakın yine BİZ dedirtiliyoruz. Allah bize “ben” değil “biz” dedirtiyor. Dolayısıyla sürekli cemaat vurgusuyla karşı karşıyayız. Fatiha’nın sonuna geldiğimizde ise Bizi Gazaba uğrayanların ve Sapıtanların yoluna değil, nimet verdiklerinin yoluna ulaştır duasıyla tamamlattırıyor. Bilindiği üzere birçok ayetin ve hadisin nokta tespitiyle Gazaba uğrayanlar, Yahudiler, Sapıtanlar ise Hıristiyanlardır.


Yani “istikamet duası” yaptırılıyor, bir nevi “yol duası” diyebileceğimiz, biz kulların Rabbimizden istediğimiz belki ilk duamız istikamet duasıdır, yol duasıdır. Nimet verilenlerle beraber olma duasıdır. Yahudi ve Hıristiyanların yoluna değil nimet verilenlerin yoluna Nebi, Sıddık, Şehit ve Salihlerin yoluna ulaşma duasıyla Rabbimiz ilk duamızı yaptırtıyor. Burada sadece Yahudiler ve Hıritiyanların yolu değil, vahiy dışı heva ve heves sistemleri, ….izmler ve rejimlerin kastedildiği de izahtan vareste olsa gerektir. Çünkü şu anda dünyada sadece Yahudilik ve Hıristıyanlık yok. Bütün Kur’an dışı, vahiy dışı ne kadar sistem varsa hepsi kastedilmiştir. Ama bu ikisinin kökü ve kökeni olduğu için zikredilmiş, İlahi irade diğerlerini “tağut, şeytan ve heva” olarak değerlendirmiştir. Yani bizler Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sakındırılırken, hepsinden sakınmamız istenmiştir.


Sırası gelmişken şunu da belirtelim. Avrupa Birliği, Hıristiyan Birliğidir. Hıristiyanların yoluna girme, onlarla bir ve beraber olma istek ve arzusudur. Günde 40 kere Rabbimize, bizi Hıristiyanların yoluna ulaştırma diyeceksin, namazı müteakipte ben Avrupa birliğine gireceğim diyenlerle beraber olacaksın. Avrupa Birliği’nin sırat-ı müstakim olduğunu acaba kim söyleyebilir?  Sahi, biz kimi kandırıyoruz?!!!