Sultan Hacı Şaban Efendi Hazretlerinin Dergahında

e-Posta Yazdır PDF

          Çok sevip saydığım bir abimiz ilahiyat fakültesindeyken bana “Bir mürşid-i Kâmili gördüğünde onun Allah dostu olup olmadığını nasıl anlarsın, biliyor musun?”  dedi. “Hayır” dedim. Kendisi cevapladı: “ Görür görmez ona karşı büyük bir hürmet duyarsın, eline kapanıp öpmen gelir, onu

gördüğünde Allah’ı hatırlatır, yanında bulunduğun müddetçe gönlün dünyadan sıyrılır ahirete yaklaşır, dünya endişeleri kalbinden uzaklaşır, onun yanında kendini çok rahat hissedersin, ondan hem çok çekinirsin hem de çok seversin.” Hemen sözünü kestim: “İyide öylesini nerde bulacağız, bu zamanda dediğin gibi bir zat var mıdır?” dedim. Tebessüm ederek “bizim memlekette var, ben ne kadar sana, O’nu anlatsam da tam anlatmam mümkün değil, ziyaretine gittiğimde isterseniz beraber gidelim” dedi. Devamla Zat-ı Muhteremin hakkında anlattıkça anlattı. O anlattıkça benim ilgi ve merakım katlanarak artıyordu.

            Terceme eserlerle birlikte tasavvufa ve tarikatlara amansızca saldırıların olduğu bir dönemdi. Herkesin kendisini allame-i cihan sandığı, müctehid imamları bile beğenmediği, mezhepleri ve meşrepleri tenkit oklarıyla vurduğu bir zaman… Tabiî ki bu fırtınadan bizde nasibimizi almış, “rabıta şirk, tasavvuf kendi içinde bir din” gibi ipe sapa gelmez saçmalıklara düşmüştük. Fırtınalı bir ruh hali yaşıyorduk. Hiçbir şey bizi kesmiyordu. Gençliğin verdiği acelecilik ve heyecanla gece yarılarına kadar devlet yıkıp devlet kuruyor ve ilginçtir “sabah namazlarını uykuda” geçiriyorduk Gündüzün tekrar kaldığımız yerden başlayıp “veli, alim” beğenmiyorduk.
            “Memlekete gidiyorum, gönlüm seninde gelmeni arzu eder” deyince heyecanlandım garip bir şekilde… Görmediğim ve tartışmalarda acımasızca eleştirilen şeyh efendilerden birini ziyarete gidiyorduk. “Perşembe akşamı ve pazartesi akşamları Efendi’nin dergâhında iftar olur her zaman. Biz, Perşembe akşamına yetişelim hem iftara kavuşuruz hem de sohbetten faydalanırız.” dedi. Bayburt’tayız. Şirin bir şehir… Çoruh’un üzerindeki köprüden geçiyoruz ve “dergah” denilen mütevazi bir yere giriyoruz. İftara biraz vakit var. Başlarında siyah sarıklar olan nur yüzlü, yaşlı, genç dervişlerin hoş karşılamalarıyla bir rahatlık hissediyorum. Gözlerim Efendi Hazretlerini arıyor ve soruyorum: “Birazdan burada olur”  diyorlar.

            İlk gördüğümde “birisi sanki beni tutup ayağa kaldırmış gibi” ayağa kalkıyorum. Kalbim küt küt atıyor. “Bana ne oluyor böyle” der gibi kendimi kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Elinden öpmek için eğiliyorum, nefsim eğiliyor. Doksan yaşındaki bu “ihtiyar ümmi”nin önünde ilahiyatçı kimliğim yok oluyor. Hocalık rafa kalkıyor. Gözlerine bakamıyorum. Yüzünü sanki nur bürümüş. Babasının yanında şefkate muhtaç bir çocuk gibi garip bir duyguyla O’ndan ilgi bekleyip duruyorum. Gelmeden önce bana söylenen her şeyi burada yaşıyorum. “Çözemediğim bir şeyler var burada” diye içimden geçiriyorum. Bir derunilik, incelik, hasbilik, bir sır…

            Uzun boyu, bembeyaz sakalları, tatlı ve hasbî sohbetiyle, müthiş mütevazılığiyle beni derinden etkiliyor Zat-ı Muhterem Hazretleri…  “İlmihal, ilmihal, ilmihal”, “ilmin önüne geçemeyiz” diyerek ilme vurgu yapması, yanında bulunan İmam Hatip Lisesinde okuyan öğrencilere “taltif” ederek “siz hocasınız buyurun sohbet edin” demesiyle…  “Kadın-erkek ilmihalini bilmek her mükellefe farz-ı ayındır. Cehalet en büyük düşmandır. At fışkısı bile gübre  olur, yakacak olur. Cehalet ise hiçbir işe yaramaz.” demesiyle… O zamana kadar düşündüğüm “şeyh-ilim” anlayışımı altüst ediyordu. Bizim vehmimize göre şeyhler ilme değer vermezdi!

 

            “Mürid mürşidini kontrol etmeli. İki kez uyarısından sonra onu terk etmeli. Bunun için ilim farz… İstikametten büyük keramet yoktur. Nefis keramet ister, Mevla ise istikamet.  Bir kişinin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü görseniz, hal ve hareketine bakınız. Sünnete uygun değilse, havada kuşlar uçar, denizde balıklar yüzer. İtibar etmeyiniz” demesiyle de “mürid- mürşid- keramet”e bakışımızı alt üst ediyordu. Hâlbuki biz “kör bir bağ var” sanıyorduk. Sohbetinde bulundukça Rufai yolunun inceliklerini anlamaya çalışıyordum. Efendi Hazretleri asla nassların dışına çıkmıyor, bir takım hikâyelere değer vermiyor, sünnete sıkı sıkıya bağlı kalarak çevresindekileri de bu konuda uyarıyordu. Şöyle anlatmıştı: “Rüyamda efendimizi (s.a.v) gördüm. Sakalsızdı. Acaba neden böyle gördüm diye düşünürken camide hocaefendi, abdestin sünnetlerini anlatırken “sakalı sıvazlamak sünnettir” dedi. Meğerse biz bu sünneti terk ediyormuşuz. Sakalımızı sıvazladıktan daha sonraki günler rüyamızda efendimizi(s.a.v) sakallı olarak gördük” Buradaki incelik hem kendi noksanını nefse düşmeden anlatıyor, hem de cemaati sünnete teşvik ederken onlara iyi bir örnek oluyor.

            “Sizin üzerinize şeyh olduğum, sizin üzerinize üstünlüğüm aklımdan geçerse Allah beni Firavun’la haşretsin. Sen kim? Ben kim? Hepimiz birer miskiniz. İptidamız bir damla su, nihayetimiz de lâşeden ibaret değil midir? İkisinin arasında din aklı, akıl da dini kabul ederse ne ala. Dini kabul etmeyen akıl ne işe yarar. Müslümanın her tarafı Müslüman olur. Din, duvar değildir ki, yıkıldığında gürültüsü olsun.” demesiyle de kendime baktım. Meğer nerelerde geziyormuşum farkında olmadan…

            “Eller aşk-ı muhabbetinden ağlar, ben ise günahlarıma ağlarım. Benim gibi olanlar hep ağlarlar. Ne var ki, ribalı lokma nedeniyle gözümüzden yaş da gelmiyor.” demesiyle… iyice eriyordum.

            “Sultan Abdulhamid Efendimiz evliyadandı. Siyasetteki sapıklık, itikattaki sapıklıktandır. Gözün körlüğü karanlığı getirir, gönül körlüğü imanı götürür.” demesiyle… dünyada olup bitenlere ve kendi halime ne kadar da kör olduğumu anladım.

            Yanında bulunduğumuz sürece adeta bizi kendisine mıknatıslayan merhum Sultan Hacı Şaban Efendi hazretlerinin susmasına da konuşmasına da sevdalanmıştı yüreğimiz. Belli bir müddet susup tefekkür ettikten sonra “acaba ne oluyor” merakımdan sonra “yeeer, adamı yer… Göz karşısındakinin ayıp ve noksanlarını görür. Kendi nefsini kontrol etmek lazım… Gafletten büyük günah yoktur” buyurması içimde anlatılamayan devrimlere sebep oluyordu.

            Sanki bir rüyanın içerisindeydim. Asrı saadet ikliminin kokularını alıyordum bu meclis-i rufaide… Tat üstüne tat yağdırıyorlardı adeta üzerimize… Ne kadarda muhtaçmışım böyle bir şeye. Allah’tan ve O’na ait olan şeylerden başka bir şey yoktu bu mecliste. Her şey O’na akıyordu. Zikirler, sohbetler, muhabbet, insanın iç âlemini yıkayıp ona “insan” olduğunu haykırıyordu. “Yedullah sırrı” bu mecliste okunuyordu. Çünkü başka hiçbir yerde göremediğim bir derunîlik burayı sarmalamıştı. Aradığımız burasıymış, adresimiz burasıymış meğer. Mevla’ya şükürler olsun ki O’nu tanıma, sohbetinde bulunma lütfune bizleri eriştirdi. Tesellimiz, yetiştirdiği halifesi olan “Hocaefendinin” onun sohbet halkasını devam ettiriyor olmasıdır.



            “Rüyamda bana dendi ki; 90 yaşından sonra vefat edeceksin.” buyurduğu gibi 1992 yılının “eylül ayının onbeşinde” rahmeti rahmana kavuşmuştu. Bu vesileyle Allah’tan kendisine rahmet dileyerek Fatihalarımızı gönderelim ruhuna. Rabbimiz cümlemizi şefaatine nail eylesin.

            Bu yazımız vesilesiyle de Hacı Şaban Efendi hazretlerinin sevenlerine âcizane çağrıda bulunmak istiyorum. Bir şeyin aslı ortada olmazsa “sahtesine” meydan açılır. Elbette ki Efendi Hazretleri “şöhret afettir” buyururlardı. Âcizane kanaatimize göre vefatından sonra O’nun öğretisi en iyi şekilde tanıtılmalıdır.  Bu konuda yapılabilecekler şöyle sıralanabilir:

            1- Vefat yıl dönümlerinde anma programları düzenlenmelidir. Hakkında sempozyumlar düzenlenerek yetişen genç nesile tanıtılmasına ve hayırla yâd edilmesine imkân tanınmalıdır.

            2- Tanıyanları tarafından hatıralarının anlatıldığı geniş katılımlı bir kitap hazırlanmalı. Bu konuda da mutlaka burhan dergimiz öncülük etmelidir.

            3- Elektronik ortamın günümüzde ne kadar etkili olduğunu düşünerek Efendi Hazretlerinin hayatı ve sohbetleri internet ortamına aktarılmalı ve yabancı dillere de çevrilmelidir.

            4- Efendi Hazretleriyle ilgili bilgi, doküman, kaset, sohbet, zikir, virdler derlenmeli ve bunlar insanların istifadesine sunulmalıdır.