Allah'tan Aldığım Vazifeyle 'YETER' Diyorum

e-Posta Yazdır PDF

Bu söz bendenize ait değil. Böyle diyor bilmem kaç tarikatın vazifelisi olduğunu iddia edip Yahudi ve Hıristiyanları da “mümin-müslüman” sayan müteşeyh. Niye böyle diyor biliyor musunuz? Yahudi ve hiristiyanlara “kâfir” diyormuş Müslümanlar. Müteşeyhin zoruna gidiyormuş. “Yeter diyorum” diyor, böyle demeyin. İyi ama neden kafire “kafir” demeyelim ki? Bu sizi neden rahatsız ediyor? Ehl-i sünnet inancına göre Yahudi ve hristiyanlar kâfirdir. Onlar Allah’a iftira attıkları gibi Allah’ın son peygamberi olan Hz. Muhammed (a.s) efendimize de inanmazlar. Tarih boyunca da inanmadılar şimdi de inanmıyorlar. İnanırlarsa o zaman elbette ki Müslüman ve mümin olacaklar. Tarihte bizim ecdadımız olan müminlere de çok acılar yaşattılar ve hala yalan ve dolanlarla işgal ettikleri İslam topraklarında kan akıtıp mümine bacılarımızın namusunu kirletiyorlar. Bizi düşman olarak görüyorlar. Haçlı seferlerini ve o haçlı seferlerinin günümüzdeki uzantısı olan Bosna, Irak, Afganistan, Gazze katliamlarını inanan bir yürek olarak unutmamız mümkün değil. Müteşeyh efendi sana ve o yalanlarınla aldattığın çevrendeki o zavallılara sesleniyorum: Siz nasıl insansınız ki kendisine inanıp secde ettiğiniz Allah’a iftira atanlara bu denli bir yakınlık duyarak Allah adına onları “mümin” ilan edip cennete sokuyorsunuz. Bir insan sevdiği birine iftira atanlara karşı nasıl dost olabilir. Peygamberlerinin diliyle “lanetlenmiş” bir topluluğa bu denli bir yaltaklanmanın adı nedir? Siz nasıl bir topluluksunuz ki sizin peygamberinizle savaşmış, tarihten günümüze kadar müminlerle sırf Müslüman oldukları için savaşan o kâfirleri nasıl mümin olarak kabul ediyorsunuz. 

Tabii burası Türkiye... Sana gelip sorgulama yapacak kimse yok. Denetim yok. Hele saha “din” olunca alabildiğince konuşup ortalığı bulandırabilirsin. Öyle ya soran irdeleyen yok. Sen nereden şeyh oldun, eğitimin nedir, bir şeyhin terbiyesinden geçtin mi, icazetin var mı, bu yetkiyi nereden aldın? Kimsin ve yıllardır kimin adına iş yapıyorsun? 28 Şubat sürecinde Müslümanlar sahtekârlardan iyi darbe yediler. Bu sistem ha bire Ali Kalkancısını üretiyor. Ama gel gör ki Müslümanlar gözü kapalı olarak gidiyor. Tasavvuf gibi “nefis eğitim, ruhi terbiye” okulu olan müessese nefis ve egoların tatmin yeri oluyor. Bazı Müslümanlarda gördükleri çirkinlikleri göz yumarak yok sayıyor. Sonrasında olan yine Müslümanlara oluyor. Bir sahtekâr, şeyh olduğunu iddia edip Yahudi ve Hıristiyanları cennete yollarken, bir diğeri kendisine vahiy geldiğini iddia ediyor. Hazır kıta bekleyen bu müteşeyhler eğer üzerlerine gidilip ümmete duyurulmazsa çok müslümanın canını yaktıkları gibi bütün Müslümanlarında başına bela olacaklar korkarım. En çok istismar edilen saha tasavvuf sahası… Şeyh efendi vefat ediyor ve yerine kimseyi bırakmıyor. Bunu bütün cemaati biliyor. Birde bakıyorsunuz iki üç ay veya sene sonra altı yedi tane şeyh türemiş. Hepsi ilginç bir şekilde şeyh efendinin kendisine görev verdiğini diğerlerinin “yalan söylediğini” iddia ediyor. Böylece hepsi birbirini yalancılıkla suçlamış oluyor. Ne yazık ki şeyh efendinin yerine kimseyi bırakmadığını bilen müridler bunlardan birinin peşine gitmek zorunda kalıyor. Hani tasavvuf nefsi yok saymaktı, hani riyaset peşinde koşulmayacaktı? Nefsinin kulu olana yazıklar olsun. Eyvahlar olsun size be sahtekârlar! Eyvahlar olsun size be sahtekârlar! Eyvahlar olsun size be sahtekârlar!

Çekin o ellerinizi bu ümmetin üzerinden. Bir gün o yalanlarınızla Allah’ın huzuruna vardığınızda ne cevap vereceksiniz! Nasıl bu sahtekârlığınızı örteceksiniz, mümkün mü? 

Değerli okurlar, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki sapla samanın bir birine karıştığı bir zaman. Zihinler bulandırılıyor, her taraftan Müslümanlar adeta bombardımana tutuluyor. Onun için çok acil olarak sanki bir seferberlik gibi ilme sarılmalı dinimizi çok iyi öğrenmeliyiz. Öncelikle ehlisünnet inancını detaylı bir şekilde öğrendikten sonra “ilmihal” olarak bildiğimiz günlük yaşantımızla ilgili bilgileri güzelce öğrenmeliyiz. 

Eğer tasavvufa meylimiz varsa mutlaka çok iyi araştırıp ondan sonra bağlanmalıyız. İcazeti olmayan, ben rüyada aldım, şeyhim öleceği an hemen bana verdi ve öldü, benim şeyhim uzak memleketlerde ve gizli gibi saçma sapan şeyler söyleyenlere asla kulak asmayalım. Görevine dair şahid getiremeyen sahtekârların söylediği sözlere kulak asmayalım. “Ben doktorum” diyen bir adama nasıl ki “hani diploma” diyorsak şeyh olduğunu söyleyenlere de aynı soruyu sormalıyız: Hani icazet, hani şahit? 

Bir mürşid-i Kamil arayan kardeşlerimiz özellikle şu şartların o kimsede olup olmadığına çok dikkat etmeliler:
1- Sağlam bir ehl-i sünnet inancına sahip olmalıdır.
2- İlim sahibi olmalıdır.
3- İlmiyle amil olmalıdır.
4- İhlâs ve samimiyet sahibi olmalıdır.
5- Silsile yönünden Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ulaşan kâmil bir mürşidden izin alarak irşada başlamış olmalıdır.
6- Allah’u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin, tasavvuf ve hakikat ilimlerinde derin bir bilgiye sahip olmalıdır.
7- İnsandaki manevi hastalıkların nasıl meydana geldiğini ve bununla nasıl mücadele edileceğini bilmelidir.
8- Siyasî, ictimaî, iktisadî her konuda müride yol gösterebilen bir zat olmalıdır.