Dünü ve Bugünü ile Filistin

e-Posta Yazdır PDF

Müminlerin ilk kıblesi Mescid-i Aksa’dır. İsra ve Miraç yolculuğunun gerçekleştiği yerdir Filistin toprakları. Bu toprakların en önemli cazibesi tarihteki rolü ve statüsünden ileri gelmektedir. Filistin'in vahye dayanan bütün dinlerde özel bir önemi ve yeri vardır. Bu da birçok peygamberin orada yaşamış veya hayatının bir bölümünü orada geçirmiş ve Yüce Allah'ın bu toprakları kutsal kıldığını bildirmiş olmasından ileri gelmektedir. İslâm Devletinin Filistin'i Fethi Kudüs'ün ve Filistin topraklarının İslâm açısından taşıdığı değer ve kutsiyet dolayısıyla Medine'de kurulan İslâm devletinin kuzeye doğru sınırlarının genişlemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarına yöneldiler.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M.
633'te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler
önemli başarılar gösterdiler.
Daha sonra 634'te Halid ibnu Velid komutasındaki
İslâm ordusunun Remle
yakınlarında Bizans ordusuna karşı
kazandığı zaferle Kudüs dışındaki Filistin
topraklarının önemli bir kısmı fethedildi.
Kudüs'ün fethi ise 638'de ikinci
halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleşti.
Hz. Ömer (r.a.) Kudüs'ün
anahtarlarını teslim aldığında oranın
halkına, tam bir din hürriyeti ve güven
içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir
eman vermiştir.
Haçlı İşgali ve İkinci Fetih
Bu fetihten sonra Kudüs ve çevresi
1099'a kadar sürekli Müslümanların
hâkimiyetinde kaldı. O tarihte haçlı
ordularının kırk gün süren şiddetli kuşatmaları
sonunda bu kutsal belde hıristiyanların
eline geçti. Haçlılar
Kudüs'ü işgal ettikten sonra bir hafta
süreyle şehirde katliam gerçekleştirdiler.
Bu katliamda Müslümanlardan yetmiş
bin kişi öldürüldü. Katliam sonucu meydana gelen kan gölünde haçlıların atlarının dizlerine
kadar gömüldüğü bu katliama şahit olmuş hıristiyan
kumandanların hatıralarında geçmektedir.
Haçlı işgali seksen sekiz yıl sürdü. Bu işgale 1187
yılında Salahuddini Eyyubi son verdi. Yavuz Sultan
Selim'in 1516'da gerçekleştirdiği Mısır seferi sonrasında
Kudüs ve Filistin Osmanlı devletine bağlandı.
1918 İngiliz işgaline kadar da Osmanlı
yönetiminde kaldı.
Siyonizm Hareketi ve Osmanlı'dan
Filistin'i Alma Çabaları
Avrupa'da Yahudilerin belli bir toprak parçası
üzerinde bir araya getirilmeleri ve bir devlete kavuşturulmaları
amacıyla 1897'de örgütlü Siyonizm
hareketi ortaya çıktı. Bu hareket Yahudi halkının bir
araya getirileceği toprak olarak da Filistin'i seçti.
Siyonistler Filistin'den bir miktar toprak elde edebilmek
için ilk önce Osmanlı Devleti nezdinde birtakım
girişimlerde bulundular. Bu amaçla
Osmanlıların bütün dış borçlarını ödemeyi taahhüt
ettiler. Ancak zamanın Osmanlı padişahı II. Abdülhamid'den
hiçbir yakınlık ve ilgi göremediler. Teodor
Hertzl'in hatıratında ifade edildiğine göre,
Hertzl'in Sultan II. Abdülhamid'e konuyla ilgili ilk
teklifi götürmesinden sonra II. Abdülhamid aracılık
yapan kişiye şu cevabı vermiştir: "Eğer Bay Hertzl
senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise
ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın.
Ben bir karış dahi olsa toprak satamam. Zira bu
vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu
kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla
mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp
uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim
Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de
şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek
üzere muharebe meydanında kalmışlardır.
Türk imparatorluğu bana ait değildir. Türk milletinindir.
Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım
yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim
imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin'i
hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim
cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden
üzerinde otopsi yapılmasına müsaade edemem."
Siyonistlerin İngilizlerle İşbirlikleri
Osmanlı Devleti'nden bir şey koparamayan
siyonistler bu kez, İngilizlerle ve diğer Batı ülkeleriyle
işbirliğine gitmeyi kararlaştırdılar. Osmanlı
Devleti'ni yıkmak veya zayıflatmak için her fırsatı
değerlendiren Batı ülkeleri siyonistlerin kendilerine
yanaşmalarını da iyi bir fırsat olarak görüp değerlendirdiler.
Bunun sonucunda 1916 yılında Fransa,
İngiltere ve Rusya arasında Sykes - Picot Anlaşması
adı verilen bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma
İslâm topraklarının Fransa, İngiltere ve
Rusya arasında paylaştırılmasını öngörüyordu. Anlaşmanın
Filistin'le ilgili maddesinde de şöyle deniyordu:
"Diğer ortakların ve Mekke şerifinin
muvafakati alındıktan sonra Rusya ile de istişare
yapılarak bu bölgede uluslararası bir yönetim kurulsun."
Zamanın İngiliz dışişleri bakanı Arthur Belfur'dan
adını alan ünlü Belfur deklarasyonunda da
şöyle deniyordu: "Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti,
Filistin'de yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını
memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye
ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini
harcayacaktır. Şurası açıkça bilinmelidir ki, haşmetli
kral, Filistin'de bulunan yahudiler dışındaki
milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek
veya yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri
haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek
hiçbir şey yapmayacaktır."
Haçlı - Siyonist İttifakıyla
Gerçekleştirilen İkinci İşgal: İngiliz
İşgali
Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa bir
süre sonra 1918 yılında İngilizler Filistin topraklarını
işgal ettiler. İngilizlerin bu işgali gerçekleştirmeleri
zamanın Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün
krallığının kurucusu Şerif Hüseyin'in yardımıyla
oldu. İngilizlerin Şerif Hüseyin'le gizli ilişkiler içine
girmelerinin ve kendisine birtakım vaatlerde bulunmalarının
en önemli sebebi dünyada dağınık bir
halde yaşayan yahudilerin devlet kurabilmeleri için
gerekli şartların oluşturulması gayesiydi.
1922'de Milletler Cemiyeti'nin kararıyla Filistin,
İngiltere'nin himayesine verildi. O zamanki Milletler
Cemiyeti bugünkü BM gibi sömürgeci ve
işgalci güçlerin önünü açmak ve gerçekleştirilen
gayri meşru işgalleri uluslar arası alanda meşrulaştırmak
amacıyla kullanılıyordu.
Yahudi Göçü ve Müslümanların
Mücadelesi
Filistinli Müslümanlar İngiliz işgal yönetimine
ve yahudi göçüne karşı değişik zamanlarda çeşitli
mücadeleler verdiler. Bu doğrultuda zaman zaman
ayaklanmalar gerçekleştirildi. 27 Şubat 1920 tarihinde
Filistin halkından 40 bin kişilik bir topluluk
Mescidi Aksa'da gösteri düzenledi. 8 Mart 1920 tarihinde ilk silahlı çatışma meydana geldi. Bu çatışmada
yedi yahudi öldürüldü. Kudüs'te de Filistinlilerle yahudiler
arasında çatışmalar oldu. Bu mücadeleler sonraki tarihlerde
de devam etti. Filistinliler İngiliz işgaline ve yahudi
göçüne karşı sistemli bir mücadele yürütebilmek için çeşitli
örgütler de kurdular.
Yahudiler Nasıl Toprak Sahibi Oldular
İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin amacı dünyanın
değişik yörelerine dağılmış durumdaki Yahudileri buraya
toplamak olduğundan onların göçlerini
kolaylaştırdılar. Onların buralara bağlı olmalarını sağlayabilmek
için de kendilerini buralardan mülk sahibi yapmaya
çalıştılar. Ancak bu konuda, tarihin
çarpıtılmasından ve tarihi gerçeklerin saptırılmasından
kaynaklanan yaygın bir kanaat bulunmaktadır. O da Filistinlilerin
kendi yurtlarını kendi elleriyle Yahudilere sattıkları
iddiasıdır. Oysa bu iddia tarihi gerçeklere tamamen
aykırıdır. Öncelikle aşağıda izah edeceğimiz üzere İngilizlerin
Filistin'i işgal etmelerinin başlangıç döneminde
Yahudiler buralara göç etmeleri için yapılan teşviklere
çok fazla rağbet etmemişlerdir. İkinci olarak bu dönemde
Yahudi göçmenlerin sahip oldukları toprak miktarı iddia
edildiği kadar fazla değildir. Üçüncü olarak da Yahudiler
elde ettikleri toprakların çok az bir kısmını ilk sahiplerinden
satın almışlardır.
Yahudilerin toprak sahibi olmalarına birinci derecede
İngiliz işgalciler sebep olmuşlardır ki onların da bu
konuda başvurdukları en yaygın metot ağır vergi uygulamasıydı.
İngiliz işgalciler Filistinlilerin mülklerine oldukça
ağır vergiler koyuyor, bu vergileri ödeyemeyenlerin
de mülklerine el koyuyor, sonra buraları ya Yahudilere
bağışlıyor ya da sembolik fiyatlarla satıyorlardı. Fakat ne
yazık ki Siyonistler buraları bizzat Filistinlilerden satın aldıklarını
ileri sürerek dünya kamuoyunu özellikle de Müslüman
kamuoyunu yanıltmış, Müslüman kamuoyu da bu
tarihi yalana inanarak Filistin halkını suçlu çıkarma kolaycılığına
sapmıştır.
Yahudilerin toprak sahibi olmalarına ikinci derecede
yardımcı olanlar da ihanet içindeki emlakçilerdir. Siyonistler
kendilerine aracılık etmeleri için ihanet içindeki
bazı emlakçilerle işbirliği yapıyor, onlar da satılık arazilere
hemen talip oluyor, arazi sahipleri çoğu zaman herhangi
bir yahudiye satılmaması şartıyla verdikleri halde
bazen bu anlaşmayı bozarak bazen ikinci bir aracı devreye
sokup önce ona naylon satış yapmak sonra da asıl
talip olan yahudiye satmak suretiyle işi yürütüyorlardı. Bu
şekilde Yahudilerin mülk sahibi olmalarına sebep olan
emlakçilerden bazıları Filistinliler tarafından cezalandırılmış,
bazıları da Filistin topraklarından kaçmak zorunda
kalmışlardır.
Gerek İngiliz işgalcilerin ve gerekse işbirlikçi hainlerin
bütün çabalarına rağmen, 1948'de Siyonist işgal evleti kurulduğunda Yahudi göçmenlerin sahip oldukları
arazi iki milyon dönümdü. Yani tüm Filistin'in
% 7'sine tekabül ediyordu. Bunun 650 bin
dönümünü yani üçte birini Osmanlı devleti döneminde
mülk edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri
ise ta Kanuni zamanında başlamıştır.
Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan
Yusuf Nassi'nin Kanuni'yle iyi ilişkilerinden dolayı
Kanuni ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri
bağışlamıştı. İşte bu olayla başlayan mülk edinme
çabalarıyla 1918'de Filistin'in işgaline kadar geçen
süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir.
Bu arazinin önemli bir kısmının Yahudiler tarafından
mülk edinilmesinde de İttihat ve Terakki
yönetiminin sağladığı kolaylıkların ve bazı arazilerin
o dönemde Yahudilere devlet eliyle bağışlanmasının
önemli rolü vardır.
300 bin dönümünü İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır.
200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler,
yahudilere göstermelik bir şekilde parayla
satmışlardır. Gerek bağışlanan ve gerekse satılan
arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu
ve satım işlemi de sembolik paralarla gerçekleşti.
600 bin dönümünü de kendileri Filistin dışından
olan, Lübnan ve Suriye'de ikamet edip Filistin'de
mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın
almışlardır.
Buraya kadarki kısımda Filistinlilerin herhangi
bir dahlinin olmadığını görüyoruz. Yani yahudilerin
1948'e kadar edindikleri arazilerin 8'de 7'sinde Filistinlilerin
müdahalesi söz konusu değildir.
250 bin dönüm araziyi de Filistinlilerden satın
almışlardır. Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam
arazi miktarı Yahudilerin 1948'e kadar tedarik
ettikleri tüm arazi miktarının sekizde birine, tüm Filistin
topraklarının ise % 0,9'una (binde 9'una) tekabül
ediyordu. Bu satış işleminde de yukarıda
sözünü ettiğimiz emlakçilerin önemli rolü olmuştur.
Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle
karşı karşıya kaldıklarından Filistin'i terk etmek zorunda
kalmışlardı.
Şimdi satılan arazilerin tüm topraklara oranıyla
onları satanların genel nüfusa oranlarını denk
kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm
verirken % 0,9'un tavrına göre mi yoksa % 99,1'in
tavrına göre mi hüküm verilir? Filistin halkının en
az % 99'u göçmen yahudilere arazi satmama konusundaki
kararlılıklarını korumuşlardır. Bu kararlılığa
bağlı kalmayanları da içlerinde
barındırmamışlardır. Her halkın içinde mutlaka o
halkın genel tavrına muhalefet edenler, kararlılığa
uymayanlar çıkar. Eğer yahudi göçmenlerin, yahudi
göçünü teşvik eden örgütlerin bütün teşviklerine,
cazibeli fiyat tekliflerine rağmen 30 yıl içinde
satılan toplam arazi miktarı binde dokuzda kalmışsa
bu, Filistin halkının bu konudaki dayanışmasını,
kararlılığını ve üstün mücadele azmini
gösterir. Ama ne yazık ki Filistin halkı bütün bu kararlılığına
rağmen iftiraya uğramıştır. Bu tıpkı iffetini
koruma konusunda oldukça dikkatli bir insana
fuhuş iftirasında bulunulması gibidir.
Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayrimenkul
edinmeleri ise tamamen işgal, gasp ve
göçe zorlama yoluyla olmuştur.
Yahudi Göçünün Seyri ve Nazi
Katliamı
İngiliz işgalciler Siyonist örgütlerle tam bir işbirliği
ve koordinasyon içinde hareket ediyor ve Yahudilerin
Filistin topraklarına göç etmelerini
sağlamak amacıyla yoğun bir teşvik faaliyeti yürütüyorlardı.
Ancak yürütülen bütün çabalara rağmen
Yahudiler, özellikle de Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan
ve maddi durumları iyi olanlar çağrılara rağbet
etmiyorlardı. Göç edenlerin çoğunluğunu
yoksul Doğu Avrupa ve Asya ülkeleri Yahudileri
oluşturuyordu. Bu yüzden İngiliz işgalinden önce
yerleşmiş olanlar ve doğal nüfus artışı da dâhil
olmak üzere 1933 öncesinde Filistin topraklarındaki
Yahudi sayısı 200 bini bulmamıştı. Ama
1933'de Avrupa'da bir Nazi fırtınası esmeye başladı.
Her tarafta Hitler'in Yahudileri kitleler halinde
öldürdüğü, fırınladığı söylentileri yayıldı. Bu arada
Hitler'in adamları da Yahudilerden bazılarını öldürüp
kamyonetlerin arkasına atarak onların yaşadığı
mahallelerin sokaklarında dolaştırmaya, oraları
terk etmemeleri durumunda kendilerinin sonunun
da aynı olacağı tehditleri savurmaya başladılar.
İşte bu olaydan sonra Yahudiler adeta çekirge sürüleri
gibi Filistin topraklarına akın etmeye başladılar.
Böylece 1933-45 arasında geçen 12 yıllık süre
içinde bu topraklardaki Yahudi nüfus 800 bine çıktı.
Bu yüzden bazı tarihçiler Hitler'in Siyonist örgütlerle
işbirliği yaptığını ileri sürmüşlerdir. Hitler'in en
yakın çevresindeki adamlarından bazılarının Yahudi
olduğu göz önünde bulundurulursa bu iddianın
çok da basite alınmaması gerektiği anlaşılır.
Ayrıca Hitler'in Yahudileri fırınladığı, kalabalık kitleler
halinde öldürdüğü iddiaları da tarihi gerçeklere
uymamaktadır. Çünkü Siyonist örgütlerin
sürekli kullandıkları söz konusu katliamlarla ilgili
olarak verdikleri rakamlar o tarihte Hitler'in tahakkümüne
giren bölgelerde yaşayan Yahudilerin sayısından fazladır. Oralardaki Yahudilerin birçoğunun Filistin'e
göç ettiği bazılarının da kendilerini gizleyerek yaşamaya
devam ettikleri hesaba katılırsa söz konusu
rakamların gerçekçi olmadığı anlaşılır. Öldürülenler de
diğerlerinin Filistin topraklarına göç etmelerinin sağlanması
için öldürülmüşlerdir. Siyonistlerin o topraklarda bir
devlet kurmalarına imkân verecek insan potansiyeli de
işte bu yolla oluşmuştur.
Siyonist Terör
Siyonistler bir yandan Filistin topraklarına Yahudi
göçünü teşvik ederken bir yandan da oranın asıl sahipleri
durumundaki Filistinlileri buralardan ayrılmaya zorlamak
için muhtelif terör örgütleri kurdular. Haganah,
Irgun gibi terör örgütleri bunların başında geliyordu. Bu
ikisi en çok terör eylemi gerçekleştirdiğinden isimleri en
çok öne çıkan Siyonist terör örgütleri olmuşlardır. Ancak
bunların dışında daha birçok Siyonist terör örgütü kuruldu.
Bu örgütler cinayet ve katliam konusunda hiçbir
sınır tanımıyorlardı. Bu yüzden birçok büyük terör eylemine
imza atmışlardır. Siyonist terörden kendilerine her
türlü kolaylık ve imkânı sağlayan İngiliz işgalciler de nasiplerini
almışlardır. Kral Davud Oteli'nin havaya uçurulması
İngiliz işgalcilere karşı gerçekleştirilen terör
eylemlerinin başta gelen örneklerinden biridir. Bu örgütler
Deir Yasin katliamı başta olmak üzere Filistinlileri
hedef alan birçok katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamların
bazılarında bazı Filistin köyleri tümüyle yok edilmiştir.
Katliamlarda öldürülenler arasında savunmasız
kadın ve çocuklar en büyük oranı oluşturuyorlardı. Siyonist
teröristler bazı cinayetlerinde önce Filistinli kadınların
kollarını keserek bileklerindeki bileziklerini
alıyor, sonra kendilerini öldürüyorlardı.
Terör Örgütlerinin Devlete Dönüşmesi
Zikrettiğimiz terör örgütleri 1947'den itibaren devletleşme
sürecine girdiler. İlginçtir ki önceden ayrı ayrı
örgütler ve gruplar halinde çalışan Siyonistler devletleşme
sürecinde tek bir çatı altında toplandılar. Derken
1947'nin sonuna doğru "İsrail" adında bir devletin kuruluşu
resmen ilan edildi. Bu devletin ilk kurucuları ve yöneticilerinin
tamamı zikrettiğimiz terör örgütlerinin
elebaşlarıydı.
"İsrail" adı verilen işgalci Siyonist devletin kuruluşu
BM tarafından 1948'de resmen onaylandı. Böylece
meşru olmayan bir işgale, emperyalizmin "meşrulaştırma"
mekanizması olarak çalışan BM tarafından meşruiyet
kazandırılmış oldu. Ne yazık ki gayri meşru bir
işgal devleti olarak ortaya çıkan İsrail'i ilk tanıyan ülkelerden
biri de Türkiye'dir.Arap Ülkelerinin İhaneti
İşgalci Siyonist devletin oturmasında ve güç
kazanmasında bölgedeki Arap ülkelerinin ihanetinin
önemli rolü olmuştur. İngilizlerin Filistin'i işgal
etmelerine yardımcı olan Şerif Hüseyin'in çocuklarının
kurduğu Ürdün İsrail'in hâkimiyetini oturtmasında
da önemli rol oynamıştır. İsrail'in kuruluşunun
ilan edilmesinin hemen ardından Filistinlilerle işgalci
Siyonistler arasında savaş çıktı. Bu savaşta
Filistinli direnişçiler birçok bölgeyi işgalcilerden kurtardılar.
Ancak Ürdün yönetimi Glop Paşa adı verilen
bir İngiliz paşasının komutasında askeri birlikler
göndererek Filistinli direnişçilere: "Biz düzenli orduyla
olaya müdahale ettik. Kurtardığınız bölgeleri
bize verin" dediler. Bazılarından ikna yoluyla, bazılarından
da zor kullanarak aldıkları bölgeleri daha
sonra Siyonistlerle göstermelik çatışmalara girerek
ve yenilme numaraları yaparak onlara teslim ettiler.
Bu ihanet sonraki dönemlerde de aynen sürmüştür.
İşgalin Genişletilmesi Operasyonu
Siyonist işgalciler Arap ülkelerinin ihanetlerinden
yararlanarak 1967'de işgal altında tuttukları
alanı genişletme amaçlı bir savaş başlattılar. Bu
savaşta bölgedeki tüm ülkeler Filistin halkına ihanet
etmişlerdir. Bu ihanet sonucunda o zamana
kadar Mısır'ın kontrolünde olan Gazze, Ürdün'ün
kontrolünde olan Doğu Kudüs ve Batı Yaka işgalcilere
teslim edildi. Ayrıca Suriye'nin Golan tepeleri
ve Mısır'ın Sina yarımadası da işgalci Siyonistlerin
eline geçti.
Filistin'de Örgütsel Direniş
Filistin'de gerek İngiliz işgaline, gerekse Siyonist
işgale karşı sürekli mücadele verilmiştir.
Ama ne yazık ki bu mücadele sürekli bölgedeki
Arap ülkelerinin ihanetine uğramıştır. Arap ülkelerinin
ihanetlerini belgeleyen pek çok olaydan söz
etmek mümkündür. Ama biz bu olaylarla sözü uzatmak
istemiyoruz.
Filistin'de örgütlü direnişin tek çatı altında toplanması
için 1965'te Filistin Kurtuluş Teşkilatı adı
altında bir teşkilat oluşturuldu. Daha önce bu örgüte
girmekte tereddüt eden ve kendisinin kurduğu
el-Feth'in başkanlığını yapan Yasir Arafat da kuruluşundan
iki yıl sonra bu örgütün liderliğine getirildi.
1987 intifadasında Filistin İslâmi Direniş Hareketi
(HAMAS)'ın öne çıkmasına kadar Filistin halkını ve
direnişini temsil konumunda görülen örgüt de bu
örgüt oldu.
İntifada ve İslâmi Hareketin Yükselişi
Filistin halkı 1987'de Siyonist işgale karşı intifada
adı verilen bir direniş başlattı. Bu direnişin
öncülüğünü ise Filistin İslâmi Direniş Hareketi
(HAMAS) yaptı. HAMAS, Müslüman Kardeşler cemaatinin
Filistin kanadının oluşturduğu bir harekettir.
Ancak 1987 intifadasında bu isimle ortaya
çıktı. Bu çıkış Müslüman Kardeşler'den kopuş anlamına
gelmiyordu elbette. Ancak aktif bir direnişin
organize edilmesi ve yönlendirilmesi için böyle bir
örgütsel yapılanmaya gidilmişti.
Barış Oyunları
İntifadanın kısa süre içinde bütün Filistin'e yayılması
işgalci Siyonist devletin bayağı zorlanmasına
sebep oldu. Ayrıca bu harekette HAMAS'ın
sesinin ve bayrağının yükselmesi FKÖ'nün biraz
arka plana itilmesine sebep oldu. Bu durum karşısında
işgalci devlet kendisini zorlayan şartlardan
kurtulmak, FKÖ de yeniden öne çıkıp diplomatik
alanda Filistin halkını temsil konumunda görünmek
için masaya oturmayı kendi açılarından faydalı buldular.
Bunun neticesinden 1991'de Madrid süreci
veya "Ortadoğu barışı" adı verilen bir süreç başlatıldı.
Yapılan görüşmeler neticesinde 1993'te FKÖ
tarafından desteklenen bir grupla işgal devleti arasında
Oslo İlkeler Anlaşması adı verilen bir temel
anlaşma imzalandı. 1994'te Kahire Anlaşması veya
Gazze-Eriha Anlaşması adı verilen ilk uygulama
anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya bağlı olarak
Gazze ile Batı Yaka'nın Eriha kasabasında bir
özerk yönetim oluşturuldu. Sonradan imzalanan
anlaşmalarla Batı Yaka'da özerk yönetimin kontrolüne
verilen şehir merkezlerinin sayısı sekize çıkarıldı.
Ancak bu anlaşmalar gerçek anlamda bir
özgürlük ve bağımsızlık getirmediğinden Filistin
halkına bir şey kazandırmamıştır.
Aksa İntifadası
HAMAS, sözünü ettiğimiz anlaşmaların tümüne
karşı çıkmış ve işgalci Siyonist devletin Filistin
topraklarındaki hâkimiyeti tümüyle sona
erinceye kadar mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Göstermelik barış sürecinde müşahhas
olarak bir şey göremeyen ve allandırılıp pullandırılan
barış anlaşmalarının içi boş balonlardan yahut
su vermeyen seraplardan ibaret olduğunu müşahede
eden Filistin halkı yeniden direnişe dönmeyi
en doğru yol olarak görmüştür. İşgalci Siyonistlerin
saldırgan görüşleriyle öne çıkan ve "Beyrut kasabı"
unvanıyla tanınan lideri Ariel Şaron'un bir keresinde
Mescidi Aksa'yı kirletme teşebbüsünde bulunması
da Filistin halkındaki tepkinin aktif bir
direnişe dönüşmesine sebep oldu ve 29 Eylül 2000
tarihinde de Aksa İntifadası başladı.