Yaşantımız Kimin Yaşantısına Benziyor? Arzuladığımız Hayat Nasıl Bir Hayat?

e-Posta Yazdır PDF

Yaşantımız, gerçek Müslümanın hayatına benzemiyor. Kalbi ve hayatı istilaya uğramış bir kimsenin hayatına benziyor. Çünkü okulunda “tabiat yaratıcıdır” diyerek Allah’ı inkâr eden, “yoktan var olmaz, var olan da yok olmaz” diyerek âhireti inkâr eden seküler bir mantık veriliyor.


Anayasalarının, adeta İslam düşmanlarının isteklerine uygun olarak yapılmış olmasından dolayı, İslam hukukuna zıt, kanunları İslam hukukuna ters, İslam’ın helalleri rejim için tehlike ise haram, haramları helal edilmiş olması; çarşı pazarda ve kurumlarda açık-saçıklığın, içkinin içilmesinin ve zinanın belli şartlarla serbest olması; faizin herkesin hayatına girip adeta normal hale gelmesi; camilerde namaz kılanların çoğunun gençleri oluşturmaması; âhiretin yegâne hedef olması değil, dünya hayatı ve zevklerinin yegâne hedef olması, evlerin daha doğrusu evdeki fertlerin televizyon ve internet vasıtasıyla istilaya uğraması, bütün bunların istilanın itikâdî, ahlâkî, hukûkî ve iktisâdî olduğunu ispat etmektedir.


Arzuladığımız Hayat, Ancak İslâm’ın Bizden İstediği Hayattır

Önce istilada olduğumuzun ve istiladan kurtulmanın idrakini kazandırmak gerekir. İstila edenlerin kimler olduğunu tanımak ve tanıtmak, hedeflerinin ve fikirlerinin ne olduğunu bilmek ve bildirmek gerekir. Eğer bilir bildirirsek, idrak eder idrak ettirirsek arkasından istiladan kurtulmaya yönelir ve zamanla da istiladan tamamen kurtulur. Demek ki önce düştüğümüz vahametin idrakine ermek ve erdirmektir. Zira düştüğünü idrak eden ayağa kalkmanın gerekliliğini hisseder. 


İlk mektep olan evde ve okullarda öğretim ve eğitimin İslâmî olması gerekir. Çünkü davranışın İslâmî olması için anlayışın İslâmî olması gerekir. Anlayışın İslâmî olması ise ancak öğretimin İslâmî olması ile gerçekleşir. Uygulamaların da İslâmî olması için eğitimin yani terbiyenin İslâmî olması gerekir.

Bugünün çocukları istikbalin büyükleridir. İstikbali kazanmak bugündeki çocukları kazanmakla mümkün olur. Bugünkü çocukları kazanmak için ancak çocukların anne-babalarını kazanmak gerekir. Anne-babayı kazanmak için öğretim ve eğitimi yapacak olan öğretmenleri kazanmak gerekir. Eğer bu memlekette öğretmenlere yüksek idealler ve erdemlilik kazandırılırsa, öğretmenlerin yetiştirdiği öğrenciler de idealist ve erdemli olurlar.


Öğretim İslâmî olunca, akıl İslam’ı kabule yönelir, Allah (c.c.) da kendisinden bir lütuf ve nimet olarak irade ile hidayete yönelmeyi nasip eder ve imanı sevdirir ve güzel gösterir; küfrü, fıskı ve isyanı kötü gösterir, böylece iman hâsıl olur. Bu konuda Rabbimiz şu iki âyet-i kerîmede ne güzel buyurmuştur:


“De ki sapmayı isteyenin sapmasını yaratır, Kendisine yönelene de hidayet eder.” (Ra’d sûresi (13), 27.)


“Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinize süsledi (güzel gösterdi); küfrü/inkârı, fâsıklığı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Allah, (bunu) kendi katından bir lütuf ve nimet olarak (yaptı). Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Hucurât sûresi (49), 7-8.)


İslâmî öğretim ve eğitimden geçen kişi, aklını çalıştırır, hakkı-batılı, hayrı-şerri, faydalıyı-zararlıyı ayırt eder; hakkı alır batılı reddeder, böylece mümin olur; isyanı bırakır, itaati alır, şerri reddeder hayrı alır, zararlıyı bırakır faydalıyı alır, böylece de kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve bedenin ameliyle kâmil mümin olur.


İslâmî öğretimin birinci hedefi, ölçüyü kazandırmak, ölçüye göre hayatı düzenlemek olmalıdır. Eğer öğretim ölçüyü kazandırmazsa en son kimi dinlese onun konuştuğunu ölçü zanneder. Daima değişir durur. Daima değişende ne zihnî ne de fiilî gelişme olur. İşte bundan dolayı ölçüyü kavrayan daima gelişir, ölçüyü kavramayan ve ölçüye uymayan daima değişir. Hâlbuki ölçüyü kavrar da ölçüye göre yaşarsa, kabul edilmesi gerekeni kabul eder, istifade eder; reddedilmesi gerekeni reddeder. Daima ilerler, gelişir ve çevresine de faydalı olur. 


Yanılanın ölçüsü yanılır, yanılmayanın ölçüsü yanılmaz. Yanılmayan ancak Allah Teâlâ’dır, yanılgıdan korunan ve isabet edemeyince o halde bırakılmayıp düzeltilen Allah’ın yetiştirdiği ve öğretip eğittiği Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Yegâne ölçümüz; Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfler, Sahâbe-i Kirâm’ın âyet ve hadîslerden çıkardığı icmadır.


Yanılgıdan korunmak için doğru bilgiye sahip olmak gerekir. Doğru bilgi, bütün düğümleri çözen ve doğru hükme varmanın yoludur. Ancak bilginin, kaynağı doğru, bilenin ehil, usûlü neticeye ulaştırıcı olmalıdır. Zira doğru hükme, kaynağı ilâhî olan, bileni müçtehit veya müçtehitlerin içtihadını kavrayan kimse ve içtihat usûlü ile ulaşılır. Bu konuda şu âyet-i kerîme çok manidardır:


“Sıdkı/doğruyu (vahyi) getiren (Peygamber) ve onu tasdik eden (mü’min)ler işte onlar muttakî (hatadan korunan) kimselerdir.” (Zümer sûresi (39), 33.)

Ölçüler:

1. Ölçü bilgi

Ölçü bilgi, vahiydir: Kitap ve Sünnet. Bu iki kaynaktan çıkarılan itikâdî konularda ölçü, Usûliddîn; amelî konularda ölçü, Usûl-i fıkıhtır. Usûliddîni ve Usûl-i fıkhı bilmeyenin ilmine itibar edilmez.


2. Ölçü insan

Ölçü insan, Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber (s.a.s.), davasında ve şahsiyetinde açığı olmayan, kendisini de çok dikkatle korumaya çalışan ayrıca Allah (c.c.) tarafından da  ma’sûm/korunmuş olan zattır. İnsan yetiştirmek isteyenler, Hz. Peygamber’i ve Hz. Peygamber’in yetiştirdiği Sahabenin müctehidlerini örnek almalıdırlar.


3. Ölçü hareket

Ölçü hareket, İslâmî tevhîd hareketidir. Kitap ve Sünnet’te geçen peygamberlerin tevhîd hareketidir. Allah (c.c.) Kur’ân’ında, Hz. Peygamber (s.a.s.) hadîs-i şerîflerinde anlatmışsa, bizden öncekilerin şeriatı bizim şeriatımız gibidir.  Bizim bulunduğumuz mekânda ve devirdeki şartlarla Kitap ve Sünnetteki şartlar örtüşüyorsa ölçü olarak alınır. Nasıl hareket edileceğini, o dönemin müçtehidleri yoksa âlimler Usûliddin ve Usûl- fıkıh ile belirlerler.


4. Ölçü toplum

Ölçü toplum, Ashab-ı Kiram’ın icmasında birleşen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâattir. Toplum yetiştirmek isteyen, bu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâti ölçü almalıdır.


Bugünkü okullarda yetişenler materyalist ve seküler mantıkla yetişmektedirler. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri ile bu tehlikeden korunmaya ve kurtulmaya yetmemektedir. Camilerde işlenen va’zlar ve hutbeler yetersiz; cami görevlileri İslam’ı gereği gibi ne ilmen ne de amelen temsil edememekteler. Çünkü Diyanet görevlilerinin kaynağı İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleridir. Bu iki önemli camia da yeterli değil. Hâlbuki bu iki okulların konumları çok önemlidir. Çare, hem İmam-Hatip liselerinin hem İlahiyat fakültelerinin dışarıdan takviye dersleri almalarını sağlamaktır. Takviye derslerini medreselerden sağlamak gerekir. Medreselerin noksan yönlerini de İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri ile gidermemiz gerekir. 


Milletin ihyası, dinin ve dünyanın ihyasına; dinin ve dünyanın ihyası da ilmiye sınıfının ihyasına bağlıdır. İlmiye sınıfını, hem fen ilimleriyle hem dinî ilimlerle uğraşanlar oluşturmalıdır.


Bu konuda Said Nursi (rh.a.) Münâzarât isimli kitabında şöyle demiştir:


“Aklın nuru, fünûn-ı medeniyedir; vicdanın ziyası ülûm-i dîniyedir. İkisi imtizac eder (uyuşup kaynaşır) ise hakikat tecelli eder, talebenin himmeti pervaz eder (iki kanatlı kuş gibi uçar). Eğer iftirak (bu iki yön birbirinden ayrılma) vaki olsa, birinde taassup, diğerinde hile ve şüphe tevellüd eder (doğar).” 


İslam’ı temsil edecek olan ilmiye sınıfının, ilimleri, eserleri, başarıları ve ahlakları ile toplumun önünde ve topluma yön veren olmaları gerekir. Çünkü toplumun gerisinde olan, toplumu iyi okuyamayan ve çare olamayanın arkasından kimse gitmez. Herkes ancak kendisinden önde olanların arkasında yürürler.


Okul dışı İslâmî öğretimde ne verilmeli, İslâmî eğitim nasıl gerçekleşebilir. 

A. Öğretimin ve Eğitimin Hedefi Ne Olmalıdır?

a) Öğretimin hedefi; insanın nihâî hedefini, insanın yaratılış maksadını, uhrevî ve dünyevî ara hedeflerini, görevlerini, yetkisini ve sorumluluklarını, haddini ve hakkını öğretmektir.

b) Eğitimin hedefi; kişinin bildiğini ve inandığını hayata geçirebilmesini sağlamak için amel edecek kabiliyeti kazandırmaktır. Bu da iki şekilde olur:

1) Yaratılışında var olan kabiliyetleri tadil etmek, 

2) Sonradan kazanabileceği güzellikleri ve özellikleri kazanmaya ve kazandırmaya çalışmak ve çalıştırmaktır.


B. Öğretimde Neleri Vermeliyiz? 

1. Hedef gösterilmelidir. 

En üstün hedef Allah Teâlâ’nın rızasıdır. Zira insan, hedefini ne kadar üstün tutarsa o derece yücelir. Allah Teâlâ’nın rızası, nihâî hedeftir. Bu nihâî hedefe dünyevî ve uhrevî ara hedeflerle ulaşılır. Dünyevî ara hedefler; Müslümanlara ve insanlara faydalı olmak, faydalı eserler ortaya koymak ve yeryüzünü imar etmek ve adaleti hâkim kılmaktır. Uhrevî hedefler; şahsın, ailenin, kurumların, toplumun, İslâm dünyasının ve bütün insanlığın İslamlaşmasıdır. Allah Teâlâ’yı yani rızasını kazanmak her şeyi kazanmak, Allah Teâlâ’nın rızasını kaybetmek ise her şeyi kaybetmek demektir. 


Allah Teâlâ’nın rızası; razı olduğu yol, razı olduğu tarz ve razı olduğu zat ile kazanılır. Allah Teâlâ’nın razı olduğu yol, sırat-ı müstakîm olan İslâm’ın yani itikatta Ehl-i Sünnet akidesinin, amelde İslâm Fıkhının belirlediği yoldur. Razı olduğu zat ise Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Razı olduğu tarz, Hz. Peygamber’in  (s.a.s.) izlenmesi ve örnek alınması demek olan Sünnet’tir. 


Dünyevî ve uhrevî hedefler, nihâî hedef olan Allah Teâlâ’nın rıza hedefine götürürse Allah Teâlâ’nın rızasından sayılır, götürmezse engelden sayılır. Bunun ölçüsü, dünyevî ve uhrevî hedefler ele geçirilirken Allah Teâlâ’nın çizdiği helal ve haramların gözetilip gözetilmemesidir. 


Hedefe ulaşmak için önce temel prensiplerin öğretilmesi gerekir. Önce Dinin temeli Usûliddîn dediğimiz Ehl-i Sünnet akîdesi öğretilmelidir. Sonra diğer ilimlerin usûlleri öğretilmelidir. Amelî konuların usulü, Usûl-i Fıkıhdır. Zira Usûliddîn ve Usûl-i Fıkhı bilmeyenin ilmine itibar edilmez. Çünkü vusul, usûl iledir. Dinî ve dünyevî ilimlerin usûlleri öğretilmeden o ilimlerde hedefe ulaşmak mümkün değildir. Bir müslümana lazım olan; iman, ibadet, ahlâk ve ahkâm/ hükümlerle ilgili bilgiler mutlaka öğretilmelidir. Önce farz-ı ayn sonra farz-ı kifâye olan ilimler öğretilmelidir. Önce tabi olmak için Hakkı, sonra da korunmak için bâtılı ve şerri bilmek gerekir. Zira şerri bilmeyen şerre düşebilir.

2. “Örnek İnsan” öğretilmelidir.

Mutlak örnek Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Diğer örnekler mutlak örneğe uyduğu müddetçe örneklikleri devam eder. Diğer örnekler; Peygamberlerden sonra sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir. Her sahanın örneklerini ve o örnekleri izlemenin gerektiği bildirilmelidir. Zira her gün, her namazda ve her rekâtta Fatihada, “kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna (hidâyet eyle)” diye okuyoruz. Örnek insanların; hayatları, özellikleri, fikirleri, eserleri, farklılıkları, tesirleri, talebeleri, menkıbeleri ve alınacak dersler öğretilmelidir. Zira iyiler öğrenilirse iyilere özenti duyulur. Çünkü bilgi ilgiyi, ilgi sevgiyi, sevgi ameli doğurur.


3. İslâm kardeşliği öğretilmelidir.   

Selam, davete icabet, nasihatleşmek, hapşırana yerhamükallah demek, hastayı ziyaret, cenazeyi teşyi gibi birbirlerine karşı vazifeleri; sövmek, gıybet, tenkit, su-i zan, nemime, iftira, yalan gibi kardeşliği bozan şeyleri; hediyeleşmek, hatırını sormak, derdiyle ilgilenmek, faydalı olmak, affetmek gibi kardeşliği tam pekiştiren şeyler öğretilmelidir. Bu konuda yazılmış seçme eserler ders olarak okunmalıdır. Özellikle Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’inde övdüğü Medineli Ensar’ın Muhacirlere yaptıkları fedakârlıkları öğretmek gerekir.


4. Lehde ve aleyhde olan; fikir, hareket ve guruplar tanıtılmalıdır.  

İslâm’ı, diğerlerinden ayıran net farklılıkları, Ehl-i Sünnet’i, belli-başlı konularını anlatmak, böylece ölçüyü vermek, küfür ve şirk konusunu, tevhid konusunu doğru, delilli ve kolay bir şekilde, İslâm’ın en bariz özellikleri, diğer sapık fırkalardan ayıran farklılıkları, çağdaş fikir akımlarının tahlili ve İslâm Düşüncesinin bunlara verdiği cevab öğretilmelidir. Önce ölçüyü kavratmak gerekir. Çünkü ölçüyü kavrayan daima gelişir ölçüyü kavramayan daima değişir. Ölçüyü kavramaktan maksat ölçüye uymaktır. Ölçüye uyarsak manen gelişiriz, ölçüye uymazsak şeytan bizi nefsimiz vasıtasıyla her gün bir şekle girmemizi sağlar. Bu da düşmanın işine yarar, dünya ve âhiret zarar ederiz.


5. İslâm’a davet dersleri okutulmalıdır.

Davetle ilgili yazılmış eserler tahlil edilerek okutulmalıdır. Bu konuda önce İslâm’ın temel özelliği; genel hatlarıyla özellikle icma olan konular, sonra batıl sistemlerin temel özellikleri, yanlış sistemler genel hatlarıyla öğretilmelidir. Zamanın hali ve zamandaki insanlara tesir eden fikirler, huylar ve güçler tanıtılmalıdır. İnsanlara nasıl tebliğ edileceği, Müslümanlara nasıl nasihatte bulunacağı en büyük örnek Hz. Peygamber (s.a.s.) ve diğer İslam önderleri örnek alınarak öğretilmelidir.


6. Ne idik, ne olduk ve ne olmalıyız sorusuna cevap olabilecek bilgi genel hatlarıyla öğretilmelidir. 

Kendi tarihimiz; İslâm’a giriş ve yükselme dönemleri, çöküş sebepleri ve nasıl ayağa kalkılacağı öğretilmelidir. Çünkü düştüğünü idrak eden ayağa kalkmanın gerekliliğini hissedebilir.


7. Kabiliyetine uygun olan meslekte uzmanlaşmanın yolları öğretilmelidir. 

Bu konuda Müslümana gerekli olan, önce mesleği ile ilgili İslâm Fıkhındaki hükümleri, sonra mesleğinde ehil olmanın şartlarını bilmektir. 


C. Öğretilenlerin Eğitimi Nasıl Olmalıdır?  

Kurtuluş, İslâm’ı bilip iman etmek, İslâm’ı şahsımızda ve toplumda uygulamak, İslâm’ın hak olduğunu, tatbik edilince kurtuluşun gerçekleşeceğini tavsiye etmek; iman, sâlih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye etmektir. Bu reçetedir. Reçete uygulanınca şifa olur. Herkes için ilk uygulanılacak yani amel edilecek şey imandır. İman da kalbin amelidir. Şüphesiz sadece bilmek iman değildir. İlim iman için, iman da Allah’ın rızasını kazandıran sâlih amel etmek içindir. İlmin amele dönüşmesi; önce aklın ikna olmasına sonra da ruhun ikna olmasına bağlıdır. Aklın iknası kolay olabilir, ama ruhun iknası zaman alır. Bu da ancak eğitimle olur. Eğitim bir süreç işidir. Eğitim bütün bir ömür boyu sürecek bir işlemdir. Bu eğitim; aile ortamı, ders ortamı, arkadaş ortamı, cemaat ortamı, bir davetçi veya nasihatçinin tesiri ile oluşur. Önce şunun öğretilmesi gerekir: Kurtuluş nefsi akla, aklı da imana yani Kitap ve Sünnet’teki gerçekleri tasdik etmeye tabi kılmaktır. Gerçek tasdik de tatbiki gerektirir. Sâlih amel demek, uygun amel demektir. İmana yani Kitap ve Sünnet’teki gerçeklere uygun amel demektir. Bütün hayattaki uygulamalara iman yön vermelidir. Her yerde ve her zaman hayat, imanın belirlediği helaller ve haramlara göre şekillenmesi gerekir. 


Yukarıda belirttiğimiz öğretimin eğitimi nasıl olacaktır? Şüphesiz öğretim olmadan eğitim olmaz, eğitim olmadan da öğretim kalmaz; iman olmadan amelin kabul edilmeyeceği, amel olmadan de imanın kalmayacağı gibi. Eğitimciler, eğitecekleri insanların akıllarını ve ruhlarını iknaya çalışmalı, zorlama yapmamalıdırlar. Zorlama ancak iknadan sonra nefse uygulanabilir. 

Öğretilenlerin eğitimi şöyle olabilir:


1) Her ferde bütün gün daimi olarak uygulamalarının Allah’ın rızasına uygun olup olmadığına dikkat etmesi salık verilir 


Amellerin kabul edilmesinin temel şartı niyetin ve hedefin Allah rızası olmasıdır. Bu hedefin bütün hayata yansımasının devamı, seküler/tabiatı yaratıcı sayan yoktan var olmaz, var da yok olmaz diyerek ahireti inkâr eden eğitimin hâkim olduğu şu ortamda her gün öğrendiklerimizi ve dinlediklerimizi Ehl-i Sünnet akîdesi ölçüsüne vurmak; uygun olursa kabul etmek, uygun olmazsa reddetmek ve her gün yatarken de nefsi muhasebe etmekledir. Muhasebe neticesi ceza gerekiyorsa ferdin kendi kendine ceza vermesini, nefsini affetmemesini hatırlatmak gerekir. 


2) Mutlak örnek olan Hz. Peygamber’in ahlâkına ve uygulamalarına uyup uymadığı eğitimciler tarafından takip edilmelidir

Her sahada en üstün örneklik Hz. Peygamber’de olduğu ve Allah’a itaat ancak Hz. Peygamber’e itaat etmeye bağlı olduğundan Hz. Peygamber’i örnek alıp izlemek gerekir. Önemli olan, eğitimcinin, Hz. Peygamber’in  (s.a.s.) uyguladığı tedriciliği izlemesi ve izletmesidir. Ne sondakini başa almak ne de baştakini sona bırakmak... 


3) Önce kâmil insan sonra kâmil Müslüman olmaya çalışmak

 Barış döneminde kâfire de insanca davranmaya dikkat etmek gerekir. Zira kâfirler de insan kardeşlerimizdir. Müslümana ise, İslâm kardeşliğinin gereği olan karşılıklı hakları gözetmek, hatta kardeşi kendimize tercih etmek düşüncesiyle fedakârlık ederek bedenen ve çeşitli iyiliklerde bulunarak yardım etmek gerekir. Sahabenin örneklerini kendimize örnek alarak... Örnek alırken büyükleri örnek almak gerekir. İmam Taberî’nin ilim alanında İbn-i Abbas hazretlerini örnek alıp İmam Taberî olduğu gibi. Her gün büyük insanların hayatlarını konu edinen kitapları okuyup uygulamaya çalışmak. 


4) Davet konusunda zirve örnek olan Hz. Peygamber’i  (s.a.s.) ve diğer İslâm davetçilerini örnek almak

“Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek”, kırandan kırılmamak, kırmaya layık olanları kırmamak suretiyle sıkıntılara katlanmak. Kâmil insanlarla kendimizi kıyas ederek noksanımızı görmek, sonra da noksanımızı, birbirimizi ikaz ederek gidermeye çalışmak, kâmil insanların güzellikleriyle donanmaya gün gün yine tedriciliğe dikkat ederek çalışmak gerekir.


5) Kendimizi, şahıs olarak ne idim, ne oldum ve ne olmam gerekir sorularıyla kontrol etmek. 

Ekside isek telafi etmek, artıya geçmek, artıda isek ilerlemeye çalışmak ve elhamdülillah demek. Çünkü ilerlememek gerilemek demektir.


6) Niçin çalışıyoruz şuuru, nasıl çalışmalıyız plân ve programlılığı, başarının sebepleri olan zamanı değerlendirme, sıhhati koruma, aldığı her işi yanlıştan korunarak tam yapma, sabır ve sebat etme özelliği kazandırılmalıdır. 

Uygulamada ideali unutmamak realiteyi de inkâr etmemek gerekir. Her gün sıhhati koruyarak zamanı plânlayıp değerlendirmek, ideale doğru her gün azar azar yaklaşmak. Zira azla başlayan çoğa ulaşır, çokla başlayan yoka ulaşır. Her gün ilimde ilerlemek gerekir. Her konuda ilerlemek, önce o konuyu bilmekle başlar ve ilerlemenin devamı da yine ilimde ilerlemekle sağlanır. Her gün öncelikle Hakk’a, kendimize ve sorumlu olduklarımıza, halka karşı, bir mü’min olarak 24 saat günlük sorumluluğumuzu yerine getirmeye gayret etmemiz gerekir. Her mü’min, İslâm’ı temsil eden bir mü’min olmaya; önce kâmil insan sonra kâmil mü’min olmaya çalışmalıdır. 


Mademki çare İslam’ı kâmilce yaşamaktır, öyle ise İslam’ı kâmilce yaşamak nasıl mümkün olur? 


İslam’ı Kâmilce Yaşamak İçin Bize Gereken Şeyler

I. Lehimizde ve aleyhimizde olanı bilmek: İLİM

İlim her Müslümana farzdır. İlim farzdan önce farzdır. Delil şu âyet-i kerîmedir:


“Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur.” (Muhammed sûresi (47), 19.)


Dikkat edilirse âyette önce bil ifadesi geçmekte sonra tevhid yani iman ifadesi geçmektedir. Demek ki ilim, imandan öncedir. Çünkü Allah’ı bilmeyenin imanı da ameli de olmaz. Lazım olan ilim, her Müslümana farzdır. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“(İnanılması ve reddedilmesi, uygulanması ve terk edilmesi farz olanın) ilmi(ni) talep etmek (bilmek, öğrenmek ve araştırmak) her Müslümana farzdır.” (İbn  Mâce, Mukaddime, 17.) 


Maddî ve manevî sahada ilerlemek, bize lazım olan itikad, ibadet, ahlak, ahkam ve meslek konularında ilimde ilerlemekle elde edilir.


II. Ölçüye vakıf olmak ve dengeli olmak

Ölçü ilmi, ölçü insanı, ölçü hareketi ve ölçü toplumu bilip kavramak gerekir. Ölçü ilme sahip olmak, Usûliddîn ve Usûl-i Fıkhı kavramakla mümkün olur. Ölçü insan Hz. Peygamber’dir. Ölçü hareket, peygamberlerin Kitap ve Sünnette geçen tevhîd hareketleridir. Ölçü toplum da Sahabenin icmasını oluşturan Ashâb-ı Kiram’dır.  


Ölçüye sahip olan dengeli olur, bulunduğu her yerde denge unsuru olur. İlim-Amel, Madde-Mana, Cesed-Ruh, Dünya-Âhiret dengesi kurmak gerekir. Birinciler vasıta diğerleri gayedirler.


III. Üstat edinmek

İlim üstadı, her kese farz; terbiye üstadı, kendisini terbiye edemeyene farzdır. Terbiye üstadları, asrın insaf sahibi âlimlerin ehildir dedikleri zatlardır. Büyükleri olmayan ve büyükleri izlemeyen toplumlar büyük insan yetiştiremezler ve büyük eserler ortaya koyamazlar. 


IV. Plânlı ve programlı çalışmak

Hakka kulluk ve halka insanlık yapabilmek için ömrü, zamanı plânlamak gerekir. Mü’minin ahlakı, Allah’ın ahlakıdır. Mü’min daima Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya dikkat etmelidir. Allah’ın ilk yarattığı, kaderi tesbit için yani plânı yapmak için kalemi yaratmasıdır. İşte bize gereken, sonsuzu kazanacak olan hayatımızı isabetli bir şekilde planlamak ve bu planı hayata geçirmektir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: 

“Şüphesiz Allah’ın yarattığı şeyin ilki kalemdir. (Allah Teâlâ kaleme) Yaz! buyurdu. (Kalem) Ne yazayım? dedi. Allah Teâlâ: Kaderi yaz; olanı ve ebede dek olacak her şeyi yaz! buyurdu.” (Tirmizî, Kader, 17.)


Plan yapılırken ideal unutulmamalı, realite inkâr edilmemelidir. Plânda ilme, bedene, aileye, işe, dostlara ve tebliğe vakit ayrılmalıdır,


V. Sorumlu olduğumuz konularda kitap edinmek

Bilgiler değerlerdir. Ancak bu değerlerden gerçek manada faydalanabilmek için bu bilgiler belli bir metotla elde edilmelidir. 


Bilhassa dînî bilgileri doğrudan konu ile ilgili bir kitaba başvurmadan önce o ilim dalı ile ilgili kaynak bir eser üstadla birlikte okunmalıdır.


İlim elde etmede hedefe ulaştırıcı en kestirme ve en sâlim yol, onu tam ve eksiksiz bir şekilde elde eden gerçek ehlinden almaktır. İlmin gerçek ehli olan; bildiği ile amel eden, sözü işine uygun, üstad elinde yetişmiş, ilmi aldığı kimseye iktida edip uyum gösteren ve edebiyle edeplenen kimsedir. Sahâbe’nin (r.anhüm) Hz. Peygamber’e (s.a.s.), Tâbiînin de Sahabe’ye  olan iktidası ve edebi ile edeplenmeleri gibi.  Şöyle demişlerdir: “İlim, adamların göğüslerinde idi. Sonra kitaplara intikal etti; fakat onların anahtarları hep erbabının ellerinde kaldı.” (Şâtıbî, el-Muvâfakât, (trc. Mehmed Erdoğan) İstanbul 1990, (İz Yay.), I, 81-85.)


Üsûliddîni ve Fıkıh Usûlünü iyi kavrandıktan sonra âlim denetiminde artık her kitap okunabilir.


VI. İslâmî bir cemaat içinde olmak ve bir görev almak 

İslâmî cemaatin tarifi: Akîdesi Usûliddîn denilen Ehl-i Sünnet Akâidi olan, ameli İslâm Fıkhına uygun, gayesi içe dönük, İslâm’ın Müslümanların bütününde uygulanması, dış‏a dönük İslâm’ın bütün insanlara tebliğ edilmesi, şurasında insaflı, muttakî, İslâm dava ‏şuuruna sahip lehde ve aleyhde olanı bilen âlimleri ve her sahada derinlikli, seviyeli ilim adamları bulunan, insan haklarına riayeti şiar edinen; diğer İslâmî cemaatlerle sürtüşmeyen ve onlara düşman olmayan, en alt seviyede de olsa îtikâdî ve amelî helalleri ve haramları bilen, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmaya dikkat eden, lideri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) özellikle liderliğini örnek alan, cemaat fertleri de Ashâb-ı Kirâm’ı‎n Hz. Peygamber’i izlediği gibi izlemeye çal‎‏ışan fertlerden oluş‏an Müslümanlar topluluğuna denir.


Müslümanı şeytan ve adamlarına karşı koruyacak kaleye ihtiyacı vardır. İmanını küfür ve şirkten; kalbini günahlardan koruyacak, belki imanını kemale erdirecek kale gibi bir yapıya ihtiyacı vardır. İşte bu kale İslâmî bir cemaattir. 


Mutlak örneğimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), önce cemaatini kurdu, temelini Erkam’ın (r.a.) evinde attı. Ashabını talim ve terbiyeden geçirdi. On üç sene sonra hicret neticesinde Medine’de devletini kurdu. Hz. Peygamber bir bakıma cemaatten devlete hicret etmiş oldu.


VII. Günlük ibadet ve zikirlere, özellikle tövbe ve istiğfara devam etmek

1. Önce günahlardan ve tembellikten tövbe etmek,

2. Temizliğe son derece hassasiyet göstermek,

3. Mümkünse küfür ve şirkten, günahlardan, şüphelilerden ve gafletten bile sakınan muttakî imamın arkasında cemaatle namaza devam etmek,

4. Her gün zikirden nasiplenmek; bir sayfa da olsa Kur’ân-ı Kerîm okumak, Riyâzüssâlihîn’nin zikir bölümünde belirtilen zikirlerden vird edinmek,

5. Gündüzleri kuşluk namazına ve geceleri de teheccüd namazına dikkat etmek,

6. Haftalık Pazartesi ve Perşembe günleri imkân nispetinde oruçlu olmaya çalışmak,

7. Zaman zaman umre yapmak ve hacca gitmek,

8. Günün sonunda muhasebe düşüncesiyle ne idim, ne oldum ve ne olmam lazımdı diye tefekkür etmek.


Tövbe ve istiğfar, Rabbimizin bize bir emridir. Kim bağışlanmayı istiyorsa tövbe etmelidir. Allah Teâlâ aşağıdaki âyetlerde istiğfâr ve tövbe hakkında şöyle buyuruyor:


 “Ve Rabbinizden mağfiret dileyiniz, sonra da ona (ihlâsla) tövbe ediniz ki Allah sizi tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve her fazilet sahibine kendi fazl (u kerem)ini versin.” (Hûd sûresi (11), 3.)


“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulacaktır.” (Nisâ sûresi (4), 110.)


“Şu da muhakkak ki ben, tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen, sonra  (ölünceye kadar) doğru yolda (tövbede, imanda ve sâlih amelde devam edip) giden kimseyi bağışlarım.”  (Tâhâ sûresi (20), 82.)


Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: 

“Kim istiğfâra yapışır (devam edip dilinden düşürmez) ise, Allah ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden kurtuluş ihsan eder ve ona ummadığı yerden rızık verir.” (Ebû Dâvûd, Salât, 361; İbn Mâce, Edeb, 57.)

Önce yanlış anlayış ve yanlış davranıştan, sonra da yanlış arkadaş ve yanlış çevreden tövbe etmek gerekir. İşlediği günaha hemen tövbe etmeli ve onu silecek bir güzel ve hayır olan amel işlemelidir. 


 VIII. Sâlih, sâdık arkadaş ve gerçek dost edinmek 

Bunun önemini anlamak için şu hadîs-i şerîfe bakmak yeterlidir:

“İnsan, dostunun dini üzere (hareket eder-dostunun yaşayışından tesirlenmekte)dir. O halde her biriniz dost edineceği kimseye baksın (dikkat etsin)!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 19; Tirmizî, Zühd, 45.)


Her yerde, evde, işte,  okulda, sâlih arkadaş edinmek. Belli şeyleri yapmada, nasihatleşmede, sevinçte ve tasada yardımlaşmak üzere sözleşmek ve ahde sadık kalmaktır.


Günah ehlinin bizi kuşatmasından kurtulmanın çaresi, sevap ehlinin bizi kuşatmasını sağlamaktır. İşte bundan dolayı sâlih arkadaş çevresi oluşturmamız, onlarla birlikte olmaya özen göstermemiz gerekir.


IX. Birbirimize nasihatte bulunmak ve diğer insanları da İslâm’a davet etmek


Önce kendimize nasihatte bulunmak, sonra İslâm’ın Müslümanlar arasında uygulanmasına dikkat etmek, daha sonra da Müslüman olmayanlara davette bulunmak gerekir. Çünkü en güzel davet Müslümanda İslâm’ın görülmesi yani fiilî davettir. Müslümanın müslümana karşı görevlerinden birisi de karşılıklı nasihatte bulunmalarıdır. Çünkü nasihat, muhatabın hayrını istemektir. Bir müslümana, kardeşleri olan diğer Müslümanların dünya ve âhiret hayırlarını yani mutluluklarını istemesi vaciptir. Hz. Ömer (r.a.): “Nasihatçileri olmayan ve nasihati sevmeyen kavimde hayır yoktur” der.  (Muhâsibî, Risâletü’l-Müsterşidîn, (tah. Abdulfettah Ebû Ğudde), s. 120.)

Hz. Peygamber (s.a.s.), Sahabeden biat alırken birbirlerine nasihat etmek şartıyla biat alırdı. Zira nasihat İslâm’ın ve Müslümanların maslahatlarını istemektir. 


İslâm’a davet de Müslümanın kendisi için istediği imanı, insan kardeşleri olan kâfirler için istemek zorunluluğunun neticesidir. Davet ederken de şefkatin ve sorumluluğun gereği düşüncesiyle davette bulunmak, bunu da cemaat olarak plânlamak gerekir. Devamlı bu görevi yapan, aylarını, ayını, haftasını ve haftanın belli bir gününü davet için ayıran kimseler diye görev bölümü yapılması uygun olur.


Davetin başarıya ulaşması için bir “Davet Enstitüsü” kurulmalıdır. Bu kurum İslâm davetini plânlamalı, uygulama programları yapmalıdır. Bu programı uygulayacak davetçiler yetiştirmelidir.


X. Kâmil mü’minin özelliklerini kazanmaya çalışmak


Bunun gerçekleşmesi için şunlara dikkat etmek gerekir:


1. Önce kâmil mü’min olmanın önemini, gerekliliğini ve bunu Allah Teâlâ’nın istediğini, bu özellikleri elde etmenin mümkün olduğunu, her gün bunları elde etme gayretinde olmanın gerekliliğini bilmek ve inanmak,

2. Sonra kendimizi tanıyıp kendimizi örneklerle kıyas etmek,

3. Kâmil ve mükemmil/kemale erdirici olanlardan istifade etmek,

4. Bu düşüncede olanlarla beraber olmak ve gayret etmek,

5. Allah Teâlâ’dan gafil olmamak, Kur’ân-ı Kerîm’den istifade etmek ve her konuda Peygamber Efendimiz’in örnekliğini bilip o’nu izlemek, hayatta olan sâlihlerden istifade etmektir.