Dine Karşı Din; Bid’at Ya Da Hayatın İçindeki Yapay Dinler

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allah, varlığını ve birliğini bilip iman etme hususunda daha ruhlar âleminde iken insandan söz almış,  herhangi bir biçimde varlık-birlik konusu unutulur veya asli çizgisinden saptırılacak olursa durumu düzeltmek için peygamberler göndermiş,  bu inanış ve amel tarzını İslam olarak adlandırıp geçerli tek hayat şekli kabul etmiş, Hz. Muhammed (s.)’i en son peygamberi olarak gönderip onunla İslam’ı kemale erdirmiş  ve Hz. Peygamber (s.)’i bu hak dinin anlama ve yaşamada biricik örneği seçmiştir. 


Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki İslam asıldır. İlk insan ve ilk peygamber Âdem (a.)’dır. Toplumuna İslam’ı anlatmış ve İslam’ın emirlerine göre onların hayatlarını anlamlandırmıştır. Bütün peygamberlerin getirmiş olduğu dinin adı da İslam’dır.  İslam’a göre her insan Müslüman olarak dünyaya gelir. Bu hakikati Hz. Peygamber (s.) şöyle dile getirmiştir: “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Ebeveyni onu ya Yahudileştirir ya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir…” Bu hadisten de anlıyoruz ki Yahudilik ve Hıristiyanlık dinde aşırı gitmenin  sonucunda oluşan arızi durumlardır. Allah’ın (c.) göndermiş olduğu dinler değildir. Hak dini parçalamanın neticesinde meydana gelen yapay dinlerdir. Bu durumu Resulullah (s.), En’am suresinin 159. Ayetinin tefsiri bağlamında şöyle açıklamıştır: “inançlarını (özünden saptırarak tanınmaz hale getiren ve bütün peygamberin ortak çağrısı olan hak dini) paramparça edenler var ya; onlar bidat ehli bir guruptur. Heva ehlidir. Onlar için tevbe yoktur. Ben onlardan, onlardan benden uzaktırlar…”  Hz. Peygamber (s.) bu izahıyla bid’at kavramına radikal bir tanım getirmiştir. Buna göre bid’at; heva ehlinin hak dini bozmak suretiyle ortaya çıkarmış oldukları yeni bir hayat tarzı veya “karşı din”dir.


Bid’at konusunu, böyle derin bir anlama taşımadan önce bilinmesi gereken bazı önemli konular vardır. Bu konuların en önemlisi de “İslam bir bütündür.” İman noktasında bir bölünmeyi asla kabul etmediği gibi bu imana aykırı bir hayat tarzına da onay vermez. İslam’ın merkezinde sadece ve sadece Allah (c.) vardır. En basit işlemlerimizden en karmaşık eylemlerimize kadar hayatımıza anlam veren Allah Teâlâ’dır. Müslümanın hayatında Allah’ın (c.) müdahale etmediği hiçbir alan yoktur. “Her an Allah’la, her yerde Allah’la” ilkesi egemendir.


Allah Teâlâ, emir ve yasaklarının yaşanabilirliğini göstermek amacıyla insan bir peygamber göndermiş, o da mü’minlere örnek olmuştur. “Onun getirmiş olduğu İslam’a iman eden, mutlak doğru yolu bulmuş olur.” Bu çerçevede şunu bilmeliyiz ki, Resulullah (s.), hayatın her alanında örnektir. Hatta onu örnek almayanın şu hadiste ifade edildiği gibi imanla bir ilgisi yoktur: “Sizden biriniz (her türlü arzu) ve isteğini getirmiş olduğum şeye (dine) tabi kılmadıkça iman etmiş olmaz.” 


İslam’ın ve Resulullah (s.)’ın öngördüğü hayat tarzının karşısındaki her hayat tarzı bid’attır. Bid’at kelimesinin kökü olan “B – D – A” (بدع) bir şeyi örneksiz ve ilk defa yapmayı içerir. Tüm kainatı örneksiz ve ilk defa yarattığı için Yüce Allah “el-Bedi” dir. Bid’at kelimesi kavramsal anlama dönüşürken sünnet karşıtlığını; vahiy ve Hz. Peygamber (s.)’in hayata bakışıyla çatışmayı ihtiva etse de yeni bir yaşam tarzını da önerir. Daha önce ifade edildiği gibi bid’at; sünnetin/ Hz. Peygamber (s.)’in vahiy eksenli dünya görüşünün karşıtıdır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.), kendi hayatından referans almayan bir hayat tarzını, şu buyruğunda olduğu gibi reddetmiştir: “Kimin davranışları bizim davranışlarımız gibi olmazsa onun amellerinin bir değeri yoktur.” Bir davranışın bid’at olup olmadığının ölçüsünü Kur’an-ı Kerim ve sünnet koyar. Resulullah (s.)’ın şu hadisi bu durumu yeterince açıklığa kavuşturmaktadır: “Sözün en doğrusu Allah’ın kitabı, yolun en faziletlisi de Hz. Muhammed (s.)’in yoludur. Davranışların en şerlisi sonradan ortaya çıkan (Kur’an-Sünnet karşıtı) davranışlardır. (Vahiy karşıtı) bu sonradan ortaya çıkan (düşünce ve) davranışların hepsi bid’attır. Her bid’at sapıklıktır. Sapıklığı tercih eden herkes de cehennemdedir.”  Hadisler böyleyken ve tanımlamayı Resulullah (s.) yapmışken bid’atları hasene ve seyyie diye ayırmak doğru değildir. İmam Şafi’nin (ö: h. 204): “Bid’at iki türlüdür: Övülen ve zemmedilen. Sünnete uygun düşeni övülen, sünnete ters düşeni de yerilen bid’attır.”  İfadesi ile İz b. Abdusselam’ın, “Bid’at üç türlüdür: Mübah olanlar, güzel olanlar, şeriata uygun olanlar” şeklindeki taksimi; Şah Veliyyullah Dehlevî’nin “bid’atı hasene ve seyyie” diye derecelendirmesini buraya kadar ki söylediklerimiz ve bundan sonra söyleyeceğimiz sebeplerden dolayı doğru bulmuyoruz. Konuyla ilgili İbni Hazm’ın yaklaşımı daha doğrudur. İbni Hazm derki: “Bid’at; Kur’an’da bulunmayan ve Resulullah (s.)’tan da hakkında bir rivayet gelmeyen tüm işlerdir.” İmam Gazzali’de her yeniliği bid’at saymamış ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: “Bir şeyin Resulullah (s.)’tan sonra icad edildiği söyleniyorsa, bunların tümü yasak türden değildir. Yasak olan uygulamalar sabit sünnete ters düşen, yahut şeriatın (yani meşru kılınış sebebi) devam eden bir hükmü ortadan kaldıran bid’atlardır. Zira şartların değişmesi bazı yeniliklerin yapılmasını zorunlu kılmaktadır.” Bunlardan ayrı olarak İbni Hacer el-Askalanî, İbni Hacer el-Heysemî, İbni Recep el-Hanbelî, Burhaneddin ez-Zerkeşi ve Abdullah Dıraz gibi âlimler de Kur’an ve sünnetten referans alan yenilikleri ictihad bağlamında değerlendirip bid’at olarak kabul etmemişlerdir.  İmam Şafi vb. alimler bid’at kelimesinin “yenilik” anlamına gelmesinden yola çıkarak böyle bir kanıya varmışlardır. Bu düşünce günümüzde de birçok kimse tarafından kabul görmüştür. Onlar mevlid vb. adetleri, minarelerin yapılmasını bid’at-ı hasene çerçevesinde ele almışlardır. Halbuki ne mevlid ne de minare bid’at olarak ele alınmasını gerektiren bir illeti taşımamaktadır.


İnsanlar bid’at diye basit değerlendirmelere saplanır veya yönlendirilecek olurlarsa gerçek anlamda bid’at görmezler. Bid’atın vahiy-din karşıtı bir hayat tarzı olduğunu kavrayamazlar. Kur’an-ı Kerim, bid’at olarak ortaya konulan yaşayışa ve karşı dine şu ayette açıklık getirmiş ve bid’atın karşı din olduğunu göstermiştir: “Ve onların ardından, peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Onlardan sonra da Meryem oğlu İsa’yı (mucizelerimizle) yolladık ve O’na İncil’i verdik. O’nu (samimi bir iman ve teslimiyetle) izleyenlerin kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. (Sonraki Hıristiyanların) icatları olan (bu dünyayı tamamen terk ederek hiç evlenmeden, cihattan ve hatta şehir hayatından uzak çilehanelerde inzivaya çekilme esasına dayanan) ruhbanlığa gelince, biz onlara böyle bir şey emretmedik. Ama onlar, güya Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla (bunu uydurdular) ne var ki (insanın fıtratına ters düşen bu hayat tarzına) gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden (gönderdiğimiz mesaja gerçek anlamda) iman eden (ve ona göre hayat programlarını çizen) kimselere mükafatlarını verdik. Fakat onların çoğu, (İsa’nın getirdiği tevhid dinini özünden saptırarak) yoldan çıkmışlardır.”  Ayetten anlaşıldığı üzere bazı insanlar yemede, içmede, giyinmede ve evlenmede yeni bir hayat tarzı ihdas ettiler. Daha sonra da İsa (a.)’ın getirdiği İslam’ı inkar ederek Yahudileştiler, Hıristiyanlaştılar ve idarecilerinin dinlerine girdiler. Böylece icad ettikleri ruhbanlığa bile uymadılar.  İslam’ın içerisinde de böyle bir hayat tarzı oluşturmak isteyen kimseleri haber alan Resulullah (s.); “Ben namaz da kılarım, uyurum da, oruç da tutarım, iftar da ederim, et de yerim. Ne oluyor bazı kişilere ki evlenmeyi yasaklıyorlar. Güzel yemek yemeyi ve koku sürmeyi, uyumayı, dünyanın güzelliklerini tatmayı (kendilerine) haram kılıyorlar. Ben size ruhbanlığı emretmiyorum…”  buyurmuştur. Hatta bu ümmetin ruhbanlığının cihad (dinin izzeti için yerine göre savaş dahil her türlü çalışma gayret) olduğunu söylemiştir.  Daha sonra da bu İslam karşıtı dine karşı son noktayı koymuştur: “Sünnet üzere yapılan az amel, bid’atlerle dolu çok amelden daha hayırlıdır. Kim ki benim sünnetimden (hayat tarzımdan) yüz çevirecek olursa o benden değildir.” 


Hz. Peygamber (s.) İslam karşıtı dinlere karşı (bid’atler) ümmetini sürekli uyarmıştır. Özellikle İsrail oğullarının hayat tarzına tabi olmamaları hususunda şu evrensel nitelikli çağrıyı yapmıştır: “Siz İsrail oğullarının hayat tarzlarını karış karış, zira‘ zira‘ (aynen) takip edeceksiniz. Hatta onlardan birisi bir kertenkele deliğine girse siz de girmeye çalışacaksınız.”  Bir başka hadislerinde ise Resulullah (s.) daha genel bir ifade kullanmıştır: “Sizden öncekilerin yolunu aynen takip edeceksiniz. Hatta onlardan birisi yollarda eşiyle cinsel birleşme yapsa siz de yapacaksınız.” Yahudi, Hıristiyan kültürünün hayatı kurgulamadaki etkinliğinin hangi boyutlara vardığını ve çıplaklığın yaptığı cinsel tahribatın Müslüman toplumları nasıl sarmaladığını anlayan bir mü’min, Resulullah (s.)’ın buyruklarının önemini de o denli kavramış olur. Hele de böyle sapık bir medeniyetin ve egemen hayat tarzının (Batı Avrupa-Amerika) merkezli bir dinin; Gulat bid’atın) İslam adına misyonerliğini yapmak olsa olsa kıyamet alametidir. Konuyla ilgili Resulullah (s.) şöyle buyuruyor: “İnsanların en alçağı baş tacı edilmedikçe kıyamet kopmaz.”  “Zaten kim böyle sapık (bid’at) bir yola insanları davet ederse, o şer işlendikçe davet eden o kimsenin amel defterine o şerri işleyenlerin amellerinden hiçbir şey eksik bırakılmaksızın yazılacaktır.” Böyle insanlar sahabeden (!) de olsa icat edip çağıracakları “bid’at sebebiyle ahrette Resulullah (s.)’ı göremeyecekler.” Cennete girmeden önce mü’minlerin içtikleri “Kevser havuzundan da su içemeyeceklerdir.” Tüm bunların nedeni bid’atleri tercih edip Resulullah (s.)’ın hayat tarzından uzaklaşmaktır.


Bid’at İslam’a karşı yeni bir dindir, İslam karşıtlığıdır. Bazen bir irtidattır. Eğer böyle olmasaydı Resulullah (s.) şöyle buyurur muydu: “Allahu Teala, bid’at sahibi bid’atleri terk etmedikçe onun amellerini kabul etmez.”  Huzeyfe (r.)’den (ö.36/656) mervi hadis daha da uyarıcıdır: “Allah (c.), bid’at sahibi kimselerin ne oruçlarını ne de namaz, sadak, hac, umre ve cihadlarını; hiçbir amellerini kabul etmez. Bu bid’at sahibi kimseler, kılın hamurdan çıktığı gibi dinden çıkarlar.” 


Yukarıda ki hadislerden de anlaşılıyor ki bid’atler itikadi ve ameli diye ikiye ayrılır. Özellikle itikadi olanlar İslam’ın karşısına bozuk bir inanç sistemiyle çıkıyor ve bu sapık anlayışı propaganda yapıyorsa, böyle bir düşüncenin mü’mini olanlar İslam nazarında kafirdirler. Bu nedenle Resulullah (s.) onların irtidat ettiklerini ve amellerinin ifsat olduğunu bildirmiştir.. hatta onlara karşı tavır almayı bile Hz. Peygamber (s.) emretmiştir: “Kim bir bid’at ortaya çıkarır veya bid’atçı birini korursa Allah’ın, meleklerinin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun. Allah (c.), böylelerinin hiçbir tasarrufunu kabul etmez…”  Nasuh tevbe ile tevbe etmez ve sünnete kamil anlamda ittiba etmezlerse, onların tevbeleri bile “hacr” altındadır. 


Bid’at sahibi sapıkların meclisinde oturmayı Yüce Allah (şu ayette belirttiği gibi) yasaklamıştır: “(Ey Müslümanlar!)Ayetlerimiz hakkında (çirkin ve alaycı ifadelerle konuşmaya) dalan kimselerle karşılaştığın zaman, onlar başka bir konuya geçinceye kadar, (şayet bir zorlama söz konusu değilse) onların yanında durma. Eğer şeytan (yapman gerekeni) sana unutturacak olursa (bu uyarıyı) hatırlar hatırlamaz, o zalim topluluk ile birlikte oturma (onların meclisini derhal terk et).”  Bu ve benzeri ayetlerden, Resulullah (s.)’ın, bid’at ehlini yeren hadislerden yola çıkan selef alimler bid’at ehliyle oturmaktan mü’minleri sakındırmışlardır. Öyle ki, masiyetleri aleni olarak işleyip de tevbe etmeyen kimselere selamı terk etmenin farz-ı kifaye olduğunu söylemişlerdir. İmam Ahmed b. Hanbel; “Eğer, bir mü’min bid’at ehli birine selam verirse onu seviyor demektir” diyerek onlara karşı tavırlı olmayı önermiştir.  İmam Kuşeyri de konuyla ilgili şu beyanda bulunmuştur: “Kim dininden sapan bir kimseye yakınlık gösterir veya akidesinde bid’atçı olan birine yağcılık yaparsa; Allah (c.) o kimsenin kalbinden tevhidin nurunu alır; yaptığının neticesini yakında görür.” 


İslam bilginleri bid’at konusuyla ilgili kendi dönemlerinin fıkhını yapmışlardır. Çeşitli tanımlar ve sınıflamalar kelam külliyatımızda mevcuttur. Bid’at denildi mi bizler hala mu’tezile, cebriye, şia, murcie, müşebbihe, mücessime ve harici fırkaları anlıyoruz. Sonraki dönem çalışmalarına baktığımızda ise görürüz ki Yezidilik, Nusayrilik, Babilik ve ibahiyyecilik gibi fırkalar da bid’at ekoller içerisindedir. Anlaşılan, her dönemin kelam uleması kendi döneminin fıkhını yaparak ümmeti sapık fırka ve ekollere karşı uyarmıştır. Şunu üzülerek belirtmekte fayda var ki geçmişi tüketmekle mahir olan sözde alimler, kelam konularında da yeni bir şey söylememektedirler. Hatta; “Allah tikel ve tekilleri bilmez” diyerek veya ahret hayatının nalsa sabit bazı hükümlerini reddederek veya ideolojilerin meddahlığını yaparak hem itikadi sapmalar yaşıyorlar hem de yeni bir şey söyleyemiyorlar.


İnsanlar sabahtan akşama Allah’la (c.) yaşadıkları çok yönlü iletişim kopukluğu nedeniyle kafir olabiliyorlarsa; onlara bu iletişimi kopartan ve kendilerini din yerine koyan sapık gulat ekolleri tanıtmak gerekmez mi? Bugünün en büyük bid’at ekolleri ideolojilerdir. Ümmetin çocukları bunlarla kuşatılmıştır. Bu ideolojileri kuran ideologlar neredeyse tanrı yerine konmuştur. Halbuki bizim kültürümüzde kafir ve “fasık övüldü mü, Allah gazaplanır ve bu gazabı nedeniyle arşı bile titrer.” Ama maalesef Katolik kilisesinin projelendirip Protestan kilisesince de sahip çıkılan; ne olduğu belirsiz ve her Müslüman’ı potansiyel Hıristiyan görme çabasının ürünü olan “diyalog” adı altında çocuklarımıza Hıristiyan/Grek kültürünün propagandası yapılmaktadır. Bunlara karşı hem bilgilendirme hem de karşı deliller üretme çerçevesinde günümüz kelamcılarına görev düşmektedir.


Bid’at konusuyla ilgilenen herkes şunu kafasına iyice nakşetmeli ki bid’at; İslam’a karşı olan tüm dinler, ideolojiler ve hayat tarzlarının ortak adıdır. Buna göre; Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Budizm, Hinduizm, Şintoizm, Taoizm, Konfiçyanizm, Yahova şahitleri, Kabbalizm, Nusayrilik, Durzilik, Bahailik, Yezidilik, Kapitalizm, Sosyalizm/Kominizm, Nasyonal Sosyalizm (ırkçılık) Sekülerizm/Laisizm, Pozitivizm, Darvinizm, Froydizm, Materyalizm, Dehrilik, Masonculuk, Loteryanlık, Lionsluk,  Maharişizm, Moonizm, Siyonizm, Jedizm ve her türlü putperestlik gulat(aşırı)  bidattır. Tüm bu fikir akımlarına karşı yapılması gereken İslam’ın bütünlüğünü kavramak ve Müslümanlığın herhangi bir düşünce akımı ile senteze girmeyeceğinin farkında olmaktır. Müslüman olduğunu söyleyen birisi böyle bir tercihte bulunur ve ideolojilerle inancını aynı anda yaşamak isterse, böyle bir kimse imanına “zulüm/şirk” karıştırmıştır.  İmanı yüzdelenmiştir. Halbuki iman yüzde kabul etmez. Bir defa daha söyleyelim; yüzde doksan dokuz mü’min yüzde yüz kafirdir.