Vahdet Ahlakının Anahtarı Tevhidi Bilinçtir

e-Posta Yazdır PDF

İslâm Dininin siyasi talepleri dinin tevhidilik prensibinin zorunlu sonucudur. Eğer din hayata müdâhil olmaz yönetim işini zalimlere veya vahiyle hareket etmeyen kurumlara bırakacak olursa, emir alanının Allah’a tahsis edilmesi gerçekleşmediği için şirk ortaya çıkmış olur. Şirkin bu türüne siyasal şirk denilir ki en büyük temsilcisi Firavun ve onun gidişatını benimseyen tüm yöneticilerdir. Bu nedenle Kur’an’da Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadele daha çok anlatılmıştır. Peygamberler şirkin itikadi, sosyal, ahlaki, iktisadi ve siyasi olanlarına karşı mücadele vermişlerdir. Birçok defa ifade ettiğimiz gibi, Hz. Musa döneminde etkin olan şirk siyasal şirktir. Belam, Karun ve Haman üçlüsü, Firavun’un siyasal-askeri hâkimiyetine destek veren dini, iktisadi ve sanatsal kurumların temsilcileridirler. Hz. Musa kıssasından hareketle Kur’an, Hz. Peygamber’e şunu söylemektedir: Hz. Musa’nın ümmeti nasıl ki siyasal şirke düşmüş ve Firavun tarafından bu şirk rejimini destekleyen kurumlar oluşturulmuş ise, senin ümmetin de siyasal şirke düşecek ve şirki destekleyen benzeri kurumlar oluşturulacaktır. Tarihte yaşanan bir kesiti Musa Peygamber üzerinden size tanıtıyorum ki siyasal şirk dâhil şirkin bütün türlerinden kaçınasınız. Asr-ı saadet döneminden sonraki yapılanmalara ve modernitenin dayatılmasıyla başlayan sonraki süreçlere baktığımızda görürüz ki İslâm ümmetinin başındaki en büyük bela siyasal şirktir. Allah Teâlâ’nın emir alanını hiçe saymak, insanı ya da insanların oluşturduğu din karşıtı kurumları tanrılaştırmak biçimlerinde tezahür eden siyasal şirk, aynı zamanda itikadi şirktir. Allah’ın yönetimle ilgili taleplerini hiçe saymaktır. Vahyin talepleri hiçe sayılırken oluşturulan boşluk rasyonalite veya diğer ideolojiler ile ikmal edilmiştir. Kur’an genelinde, çok yönlü şirke karşı verilmesi gereken mücadele yeterince ele alınmıştır. Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere diğer peygamberler de şirkin her türlüsüne tevhit mücadelesi vermişler ve Kur’an-ı Kerim bu mücadelelerden yerine göre bahsetmiştir. Müslümanlar duruma göre şirkin bütün çeşitlerine karşı teyakkuz hâlinde olmak zorundadırlar.

Tevhid dediğimiz, “أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ” “Yaratmada ve emretmede” yalnızca Allah’ı kabul etme  makamı, kulun Allah’a imanda kabullenmesi gereken ilk ve en önemli makamdır. Bütün Peygamberler, insanları Allah Teâlâ’yı tek ve eşsiz kabul etmeye, ibadetleri de sadece onun hoşnutluğunu kazanmak için yapmaya çağırmışlardır.  Ayrıca yaratmada sadece Allah’ı kabul edip emir alanında O’nu kabul etmemenin şirk olduğunu ümmetlerine ilan etmişlerdir. Bu meyanda bilmeliyiz ki insanlar daha ruhlar âlemindeyken Allah Teâlâ’nın hayatı yaratıp yönlendirmedeki eşsizliğini kabul etmişlerdir. İnsanların bu kabulleniş durumlarını ve Allah’la aralarındaki sözleşmelerinin ne şekilde olduğunu bizlere şu ayet-i kerime çok açık olarak haber vermektedir: 

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا

“Rabbin, Âdemoğullarından bellerinden zürriyetlerini almış ve: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye onları kendilerine şahit tutmuştu. Onlar, “Evet buna şahidiz.” dediler…”  Yaratılmış ve kıyamete kadar yaratılacak olan insanlardan hiçbirisi dışta kalmamak üzere bütün insanlar, Allah’ın (c.) Rububiyetini kabullendiklerini, bu ayette görüldüğü gibi ikrar etmişlerdir. Bu ayetin içerdiği manaya göre Allah’ın varlık ve birlikte tekliğini insanlara duyuran Hz. Peygamber(s.), inanç bakımından sağlam bir toplum oluşturabilmek için ailesindeki her çocuğa daha konuşmaya başlar başlamaz şu ayet-i kerimeyi öğretmiştir:  

الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا

“O Allah ki göklerin ve yerin mülkü onundur; çocuk edinmemiştir ve mülkünde hiçbir ortağı yoktur; her şeyi yaratıp belli bir ölçüye göre takdir etmiştir.”  Tevhid inancını en kapsamlı bir şekilde içeren bu ayet-i kerimeyi küçük yaştaki çocuklara bile öğretmedeki amaç; Allah Teâlâ’nın semâvat ve arzın maliki olduğunu, ebedi mâbud oluşunu, ulûhiyette tekliğini ve her şeyi belirli bir ölçüye göre yarattığını  kavratarak tevhidin hakikatini çocukların zihinlerine nakşetmektir. Bu girişim ilerde çocuğun bütün hayatına sirayet ederek olayları vahiy zaviyesinden anlamlandırmasına ve hayatının hiçbir boyutunda şirke düşmemesine vesile olacaktır. 


Yüce Allah kendisini zatında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek ve eşsiz oluşuyla tanıtmıştır. “Allah” lafza-ı celali özel bir isimdir ve “Hak” olan ilaha delalet eder. “Esmay-ı hüsna” dediğimiz, Allah Teâlâ’nın en güzel isimlerinin hepsinin anlamını içerisinde bulundurur. Lisan bakımından, Lafza-ı celalin bir takım özellikleri vardır. Bu ismin ikili ve çoğul hâli yoktur. “Allah” lafzı, bütün Kur’an-ı Kerim’de 2697 defa geçmektedir. İslâmî geleneğin sıralamasına göre ilk kırk surede “Ulûhiyet”, “Allah” isminden daha çok muzaaf durumuyla “Rabb” ismi getirilerek ifade olunmuştur. Kur’an-ı Kerim’in tümünde ifade olunan “Allah” isminin, Mekkî ve Medenî surelere dağılış nispeti, yaklaşık şöyledir: Mekkî surelerde %35-40, Medenî surelerde %60-65 oranındadır. Mekkî surelerde “Allah” isminin daha az kullanılmasındaki sebep; müşriklerin de Allah’ı (c.) var kabul etmelerine  rağmen O’nu fonksiyonel olarak kabullenmeyişlerdir. Müşrikler, Allah Teâlâ’yı, “âlemi yarattıktan sonra istirahate çekilen bir varlık, bir ilk muharrik” olarak kabul etmişlerdir. Bu düşüncelerinde daha çok Aristo felsefesi etkindir.  Bu açıdan Kur’an-ı Kerim, Mekkelilere Allah Teâlâ’yı işlevsel olarak tanıtan “Rab” ismiyle anlatmıştır.

Tevhidin emretme boyutunu muhtevi Rab ismi; Kelime olarak fail için müstear olan bir mastardır. Kur’an-ı Kerim’in geldiği sırada, bu kelime Arapçada; “İtaat olunan efendi , herhangi bir durumu düzelten kimse, bir şeyin maliki” anlamlarını ifade ediyordu. İslam’da ise “benzeri olmayan efendi, verdiği nimetleri ile mahlûkatın durumlarını düzelten, yaratma ve emretmenin sahibi ” demektir. Ayrıca malik , terbiye eden, idare eden, kemale erdiren, in’am eden, kayyum, bir şeyin üzerinde hak sahibi olan manalarına da gelir. Dil bilimciler, “terbiye” etmekten geldiği söylenen Rab kelimesini, “Bir şeyi kemaline ulaştırıncaya dek yavaş yavaş geliştirmek” şeklinde de tanımlamışlardır. Bu meyanda şunu ifade etmek gerekir ki mutlak anlamda Rab, varlıkların her türlü maslahatını üstlenen Allah Teâlâ’dır.  Terbiye etmek vasfıyla diğer işlevsel özelliklerini bir araya getirerek bir tarif ortaya korsak; Rab: İstila, inayet, tedbir, zabt, tasarruf, telkin, irşad, teklif, emir, yasaklama, rağbetlendirme, korkutma, iltifat etme, azarlama gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip, kuvvetli ve en mükemmel bir terbiyeci demektir. 


Rab kelimesi marife olarak “er-Rab” şeklinde yalnız, Allah hakkında kullanılır. Bazı İslam bilginleri, “er-Rab” isminin Allah’tan başkasına ıtlakında lügavi değil, dinî engel görürler. Kelimenin Kur’an-ı Kerim’de kullanılış biçimi ise şöyledir: Rab ismi, “Allah” lafza-ı celalinden sonra ulûhiyeti belirtmek için Kur’an-ı Kerim’de en çok kullanılan bir isimdir ki toplam Kur’an’da 970 defa geçmektedir. Fiil olarak yalnız iki defa varit olmuşken mastar olarak hiç örnek yoktur. Rab isminin çoğulu “erbab”, dört yerde Allah’tan başka tanrı gibi ibadet olunan, tanrılaştıran varlıklar için kullanılmıştır. Kullanılan ayetlerin biri Mekkî, diğerleri Medenî olup ehlikitap hakkındadır.  Kur’an-ı Kerim Rab kelimesini, ilk vahiyden itibaren, insanlara ait zamirlere muzaaf olarak kullanmıştır.

Mekkî surelerde “Rab” isminin daha çok kullanılmasında Allah’ı fonksiyonel açıdan daha iyi tanıtma gayesi yatmaktadır. Çünkü müşrikler, yakın komşularının –Bizans- etkisinde kalarak Aristocu bir ilah anlayışına sahip olmuşlardır. Bu anlayışın neticesinde Mekkeli müşrikler arasında evreni yaratıp sonra da mahlûkatı kendi hâline terk etmiş “emekli ilah” düşüncesi egemen olmuştu. Kur’an-ı Kerim, Rab isminin derinliğinde var olan anlamları zihinlere yerleştirmek suretiyle düşüncede tevhîdî bir devrim yapmıştır. Buna binaen Mekkî surelerde bu ismin çok kullanılması oldukça anlamlıdır. Fonksiyonel tanıtım zihinlerde karar bulunca, Kur’an, “Rab” ismi yerine lafza-ı celali daha çok kullanmaya başlamıştır. Burada bir ilgi kuracak olursak modern insan da Allah’ı antik/kadim cahiliyeden farklı anlamamaktadır. Yaratmada onu kabul edip hayatın genişlik alanının düzenlenmesinde vahye kısmi bir şekilde yer vermek veya hiç yer vermemek suretiyle politeist (çok tanrılı) bir hayatı tercih etmektedir. Hayatı yönlendirmede icat edilen tanrı-insan(lar) mutlak otoritenin sahibi yapılarak kişiler rububiyet makamına çıkarılmaktadır. Biraz daha patolojik bir durumu yansıtan tanrı tanımazlık ve mutlak inkâr son zamanlarda artsada, ülkemizde sayısal anlamda daha düşüktür. Fakat Allah’ın varlığını kabul edenlerin de kabul ettikleri varlığın/Allah’ın işlevselliği ile alakalı çok ciddi problemleri var. Allah Teâlâ’yı işlevsel anlamda veya emir alanında kabul etmeyip hayatın yönlendirilmesini ideolojilere bıraktıktan sonra içi boş bir imanın pek de bir anlamı yoktur. Böyle bir iman sahibine İslâm kimliğini kazandırmaz. Kur’an’ın çok yerde vurguladığı üzere iman bir bütündür. Hiç bir parçalanmayı onaylamaz. Eskilerin deyimiyle “Zarûrât-ı diniyeden birini inkâr eden dinin tamamını reddetmiş olur.” İman konusunda hiçbir parçalanmayı kabul etmeyen Allah Teâlâ, şu uyarıyı yapmıştır: 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ وَمَن يَكْفُرْ بِاللّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْييَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

“Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne ve Peygamberine indirdiği kitabına iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve ahiret gününü inkâr ederse muhakkak ki okesin bir şakilde sapıtmıştır.”  Ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki iman edilecek hususlardan birisini inkâr etmek, bütün Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmek gibidir. Abdullah b. Mes’ud (r.), konuyla ilgili görüşünü çok net olarak ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim Kur’an-ı Kerim’in bir harfini inkâr edecek olsa bütün Kur’an’ı inkâr etmiş olur.  Çünkü Kur’an Allah’ın (c.) kelamıdır ve O’ndan bir şey reddeden, Allah’ı(n emirlerini ve yasalarını) reddeder.”  Nitekim Hz. Peygamber’in (s.) irtihalinden sonra bazı Arap kabileleri: “Biz İslâm’ın tüm emirlerini yerine getiririz fakat zekât vermeyiz” dediklerinde Hz. Ebubekir (r.), bu yaklaşımın imana bir yüzdeleme getirmek olduğunu bildirmiştir İmana ve İslâm’a böyle yüzdeli bir yaklaşımın insanı küfre götüreceğini ve sahiplerini dinden çıkaracağını bildirerek; “Zekât malın hakkıdır. Allah’a yemin olsun ki Resulullah’a vermiş olduğunuz bir oğlağı bile zekât olarak vermeyecek olursanız; onu vermeyenlere savaş açarım.” demiştir. Söylediğini de yapmış ve tüm İslâmî emirleri kabul edip zekâtın meşruiyetini kabul etmeyenler mürtet sayılmış ve onlara karşı savaş ilan edilmiştir. Böyle bir davranış ne zaman ve hangi mekânda yapılırsa yapılsın dini ve bu dinin kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i parçalamaktır. Yüce Allah bu durumu şöyle açıklığa kavuşturmuştur: “Biz, (bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak veya yürürlükten kaldırmak için kitaplarını) bölük bölük yapan(Yahudi ve Hristiyan)lara uyarıcı azap indirdiğimiz gibi (onlar gibi yaparsanız size de yine azap indiririz). Onlar Kur’an’ı (kendilerine uydurmak için, kabul edilecek ve edilmeyecek olanlar diye) bölük bölük ettiler.”  Bütün bu ayetlerden ve Resulullah’ın (s.) hadislerinden yola çıkan İslâm uleması şu hükmü ortaya koymuştur: “Her kim ki şeriatın hükümlerinden herhangi bir şeyi inkâr ederse, La ilahe illallah / Allah’tan başka İlah yoktur buyruğunu iptal etmiş olur.” 

Tekrar konumuza tevhidin içeriği bağlamında dönersek, yaratmada Allah’ı kabul etmek kişinin Müslüman olması için yeterli değildir. “Yaratma ve emretmenin”  arası açılır, birincisi Allah’a verilirken emretme bir başkasına veya kurumlara verilirse bu davranış gerçek şirktir. Kur’an-ı Kerim, bize koyu müşriklerin bile Allah’ı yaratıcı ilah olarak kabul ettiklerini şu ayette haber vermektedir: 

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيّيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ

“De ki: ‘Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Onlar; ‘Allah’ diyeceklerdir. Öyleyse de ki: ‘Peki, siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?”  Müşrikler de, ilk yaratılışın Allah tarafından başlatıldığını ve ilahların bunda dahlinin olmadığına inanıyorlardı. Dolayısıyla Allah’ın varlığını kabül hususunda müşriklerin problemleri yoktu. Onlar, ölümden sonra tekrar dirilmeyi ve Allah’ın rububiyetini kabullenmiyorlardı. Bilgi kaynaklarında vahyin olmayıp olaylara rasyonel veya sansualist bakışları onları hem inkâra hem de bağnazlığa sürüklemiştir. Yukardaki ayette de geçtiği üzere Kur’an’ın ilk muhatapları olan Araplar yaratıcı ilah olarak Allah’ı kabul etmelerine rağmen emredici ve hayata hükmedici varlık olarak Allah’a inanmıyorlardı ki bu nedenle kendilerine müşrik denilmiştir.


Emretme alanında Allah Teâlâ’yı kabul etmeme, insanlığın içine düştüğü yeni bir inkâr türü değildir. Tarihte hep var olmuştur. Günümüzün bu bağlamdaki en önemli sorunu, hayatın genişlik alanında Allah’ın hâkimiyetini bilerek veya cehaleten reddedenlerin kendilerini hâlâ Müslüman saymalarıdır. Siyaset, hukuk, eğitim-öğretim, sosyal ilişkiler, iktisat ve diğer alanlarda Allah’ın hâkimiyetine sınırlama getirmenin insanı Müslümanlıktan çıkaran bir suç olduğunu insanların çoğunun bilememeleridir. Elbette bu cehalette veya kasıtlı yanlış yapmakta ilim ehlinin büyük payı vardır. Zira ülkemizde Kur’an ve Sünnetteki tevhidin hakikati halkımızın seviyesine indirilerek yalın bir dille anlatılmadı. Tevhidin rububiyet alanı yeterince vurgulanmadı. Kelâm tarihi okutmakla akaid ilmi öğrenmek birbirine karıştırıldı. Kimse okuduğu kelâm tarihinde toplumun inanç yapısını veya kendinin îmanî durumunu göremedi. Şunu da itiraf edelim ki bu konularla ilgili yeni çalışmalar yapılmadı ve ideolojilerin itikadi sonuçlarıyla ilgili nihai çıkarımlar netleştirilmedi. Veya netleştirilenler bile topluma deklare edilmedi. Bunun nedeni, ideolojik bir zemine oturan modern devlet, yapılacak itikadi bildirimle meşruiyetini kaybedecektir. Ona destek veren kitleler irtidat suçuyla karşı karşıya geleceklerdir. Bütün bunlarla ilgili metodik ve yerinde söylemi yapacak ehliyetli zevat olmadığı için toplum yanlış gidişinden rücu etmedi. Bunları konuşmakla tekfir hastalığı arasında ilgiler kurularak kimsenin düştüğü itikadi yanlışlarla alakalı âlimler(!) ağızlarını bile açmadılar. Kısacası sözde ulema, milletimizin içine düştüğü siyasal şirk başta olmak üzere toplumun günahlarının ortaklarıdırlar.  Zira boşlukta kalan kimseler böyle ilmi bir durumu değerlendirecek hâlde olmadıkları için verili durumu Müslümanlık zannettiler. Konuyla ilgili kitabi yorum yapanlar ise “radikal” söylemle suçlanıp susturuldular ve suskunluktan yararlanan sistem yanlıları ise toplumsal sapmaya meşruiyet(!) aradılar. Netice-i kelam; bugünkü yaşanan sapıklıklarda bilip de hakikati söylemeyen ilim ehlinin vebali çok büyüktür.


Tevhidilik prensibi, hayatın genişlik alanı içerisinde yer alan her türlü işte Allah Teâlâ’nın emirlerini mutlak bağlayıcı kabul edip bireysel ve toplumsal gidişatı vahye göre anlamlandırmaktır. Siyaset alanı da buna dâhildir. Yüce Allah bireyin ve toplumun ideal biçimde yönetilmesini Kur’an’da emretmiş, prensiplerini koymuş, peygamberinin uygulamalarıyla da ideal yönetimi insanlığa göstermiştir. “Camiye siyaset girmez” diyenler dinin siyasetle alakalı emirlerini hiçe sayan ve kendilerinin dinin süzgecinden geçirilmesine razı olmayan zavallılardır. Dinin konuşma alnına sınırlama getirmek isteyen emperyalizmin kuklalarıdırlar. Camide doğup kurumlar oluşturan bir dinin camiden bile bir kısmının kovulması çok acı bir durumdur. Camilerin var oluş amacı Allah’ın dinini sahih bir biçimde tebliğ etmektir. Siyasetteki tevhidilik ilkesinin camilerde halk ile buluşturulması Müslümanları sağ ve sol partilere ucuz oy deposu olmaktan kurtarmanın yegâne yoludur. Dünya sistemini ülkemize yerleştirmek ve milletimizi dinine yabancılaştırmak isteyenler camide tevhidin siyasi boyutlarının konuşulmasını yasaklamışlar ve bir zamanlar ceza hukukuna bu konuda ağır maddeler (163. Madde) koymuşlardır. Bizim düşüncemiz, konuyla ilgili hamasi fikirler beyan etmek yerine, Müslümanların daha mükemmel ve insanca nasıl yönetileceğine dair kuralları vahiy eksenli olarak projelendirmek ve ümmetle buluşturmaktır. Henüz bu konularda ciddi adımların atılmadığını şimdilik söyleyebiliriz.


Siyasette vahdet, birlikte çay ve çorba içmek gibi basit bir eylem değildir. Tevhidi noktada oluşacak bilinç hâli vahdetin; birlik ahlakının anahtarıdır. Tabanda ve siyaset yapanlarda oluşmamış bu tevhidi bilinç ülkemizdeki politik kurumların içerisinden İslâmî bir hareketin de doğamayış nedenidir. Bu bilinç hâlini yakalamadan meydana gelen birlikteliklerin tamamı yapaydır.


Dipnotlar

1. Araf 7/54.  2. İbni Kayyim, Şemseddin Ebu Abdullah, Medaricu’s-Salikin, Beyrut, 1995, I, 114.  3. Araf  7/172.  4. Taberi, Muhammed b. Cerir, Camiu’l-Beyan an Te’vili âyi’l-Kur’an, Beyrut, 1992, VI, 115.  5. Mevdudi, Ebul-Alâ, Tefhimü’l-Kur’an-ı Kerim, İnsan Yay, İstanbul, 1986, III, 513.  6.  Furkan 25/2.  7. Sâbuni, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefasir, Beyrut, 1981, II, 354.  8. Cürcâni, Şerif Ali b. Muhammed, Kitabu’t-Târifat, Beyrut, 1995, s.34  9. Müminun 23/84-89; Ankebut 29/61, 63.  10. Sabuni, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefasir, I,  25.  11. Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, I,  91-92.  12. Zemahşeri, Keşşaf,  I, 20.  13. Isfahani, Ragıp, Müfredat, s. 336.  14. Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, I, 79.  15. Bkz. Yusuf 12/39; Âl-i İmran 3/64, 80; Tevbe 9/31.  16. Nisa 4/136.  17. İbni Hemmam, Musannef, h. no: 15946, c. VIII, s. 422.   18. İbni Hanbel, Kitâbü’s-Sünne,  s. 27.  19. Buharî, 24, Zekât, 2, c. II, s. 110.  20. Hicr 15/90-91.  21. Serahsi, Usulu’s-Serahsi, c. I, s. 73.  22. Araf 7/54.  23. Yunus 10/31.  24. Mevdudi, Tefhim, II,309.