İslâm’ın Hâkimiyet Talebi Üzerine

e-Posta Yazdır PDF

Günümüzde dünya sistemini belirleyici kabul eden ve hayatın sorunlarına ait İslâmî çözümleri olmayan bazı ilahiyatçılar yazılarında ve ekranlarda “İslâm’ın siyasi bir talebinin olmadığını” söylüyorlar. Laikçi kesim ise, dinin hayata anlam vermesini “din istismarı” bağlamında değerlendirerek hayatı din dışı ve dine karşı bir anlayışla temellendiriyor. Benzeri hüküm cümlelerini ülkemizdeki bazı dindar(!) kesimler siyasete karşı sözde nefret dili kullanarak “siyasetten Allah’a sığındıklarını” söyleyerek ifade ediyorlar. Her üç kesimin de ortak buluşma noktası; siyasette aktif olmaktan Müslümanları uzaklaştırmaktır. Böyle bir yargının temelinde cehalet, birikim yoksunluğu, çözümsüzlük, başkalarına teslimiyeti kabullenmek, Müslümanlar üzerinde uzun emelleri olan kâfirlerin oyuncağı hâline gelmek, kimlik ayırımı yapmadan herkese itaat, dünya sistemine alternatif üretememek vb. durumlar olmakla beraber elbette kötü niyette vardır. Neticede bu görüşlerin hepsi de tarihin öznesi olmak yerine Müslümanlar için edilgenliği tercih etmektedirler. Bu düşüncelerine dinden deliller getirerek dinin iktidar talebini reddetmektedirler. Bilerek veya bilmeyerek Müslümanları ruhbanlık/papazlık medeniyetine monte etmeyi amaçlayan bu düşünceler İslâm dünyasının top yekûn ölümüdür. Fizikî anlamda var olmalarına rağmen keyfiyette tarih sahnesinden silinmeleridir.


Konuyu detaylara da boğmadan İslâm’ın siyasi yönü ile alakalı bir şeyler söylemenin zaruretine inanıyoruz. Şimdiye kadar hocalarımız siyasetin etimolojisi ile ilgili çok şeyler yazdıkları için biz tekrar buralara girmek istemiyoruz. Kavramsal çerçevenin iyi bilinmesini istiyoruz. Bu anlamda işe siyasetin dini açıdan tanımını yapmakla başlayalım. Siyaset; Kur’an ve sünnetten çıkarılan ilkeler dâhilinde insanların dünya ve ahiret selametlerini temin için Hz. Peygamber’e niyabeten/vekâleten ümmeti yönetme sanatıdır. Böyle bir tanımın etkin olduğu siyasada hayatın anlamlandırılması vahiyle olur. Velayet Müslümanların elindedir. Hukukun kaynağı Kur’an ve sünnettir. İdareciler adildir. Yönetim makamındaki kimseler işlerini şura ile görürler. İdari yapının tepesindekiler dağıtımda her türlü dengesizlik ve zulme karşı mücadele verirler. Bu ilkelerin hâkim olduğu siyasada din, can, mal, akıl ve nesil/namus emniyeti tamdır. Kültürel ve cinsel fesat sıfırlanmıştır. Tekrar küfre ve zulme dönmemek için iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek kurumsal hâle getirilmiştir. Kısaca vasıflarını saymaya çalıştığımız yerde Müslümanlar ve İslâm’ın ahkâmı nafiz olduğu için buraya İslâmî literatürde “dar’u-l İslâm” denilir.1 Böyle bir mekânı tesis edebilmek için bütün peygamberler cihad etmişlerdir. Allah Teâlâ bu mücadelenin sonunda kimi peygamberlere “medine” kurmayı nasip ederken kimilerine de nasip etmemiştir. Üstünlük böyle bir medine’yi kurmaktan ziyade, kurmak için verilen mücadelenin keyfiyetindedir.


İslâm Dininin siyasi talepleri dinin tevhidilik prensibinin zorunlu sonucudur. Eğer din hayata müdahil olmaz yönetim işini zalimlere veya vahiyle hareket etmeyen kurumlara bırakacak olursa, emir alanının Allah’a tahsis edilmesi gerçekleşmediği için şirk ortaya çıkmış olur. Şirkin bu türüne siyasal şirk denilir ki en büyük temsilcisi Firavun ve onun gidişatını benimseyen tüm yöneticilerdir. Bu nedenle Kur’an’da Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadele daha çok anlatılmıştır. Peygamberler şirkin itikadi, sosyal, ahlaki, iktisadi ve siyasi olanlarına karşı mücadele vermişlerdir. Az önce ifade ettiğimiz gibi, Hz. Musa döneminde etkin olan şirk siyasal şirktir. Belam, Karun ve Haman, Firavun’un siyasal-askeri hâkimiyetine destek veren dini, iktisadi ve sanatsal kurumların temsilcileridir. Hz. Musa kıssasından hareketle Kur’an Hz. Peygamber’e şunu söylemektedir: Hz. Musa’nın ümmeti nasıl ki siyasal şirke düşmüş ve firavun tarafından bu şirk rejimini destekleyen kurumlar oluşturulmuş ise, senin ümmetin de siyasal şirke düşecek ve şirki destekleyen benzeri kurumlar oluşturulacaktır. Tarihi bir tecrübeyi Musa Peygamber üzerinden size tanıtıyorum ki siyasal şirk dâhil şirkin bütün türlerinden kaçınasınız. Asr-ı saadet döneminden sonraki yapılanmalara ve modernitenin dayatılmasıyla başlayan süreçlere baktığımızda görürüz ki İslâm ümmetinin başındaki en büyük bela da siyasal şirktir. Allah Teâlâ’nın emir alanını hiçe saymak, insanı ya da insanların oluşturduğu din karşıtı kurumları tanrılaştırmak biçimlerinde tezahür eden siyasal şirk aynı zamanda itikadi şirktir. Kur’an genelinde, şirke karşı verilmesi gereken mücadele yeterince ele alınmış, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere diğer peygamberler de şirkin her türlüsüne tevhit mücadelesi vermişlerdir.


 Biz Kur’an’dan bazı peygamberlerin iktidar mücadelelerinde zafere ulaştıklarını ve bir devlet kurabildiklerini öğreniyoruz. Bu peygamberler; Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed’dir. Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun. Ayrıca şu hususu da açıklamak isteriz. Kur’an’da bazı ayetler bizim kanaatimize göre hâkimiyet mücadelesi vermenin zorunluluğunu bildirmektedir. Dileyen araştırmacılar, Bakara suresi 193, Enfal Suresi 39, Tevbe Suresi 33, İsra Suresi 80, Nur Suresi 55, Hac Suresi 41, Fetih Suresi 28 ve Saf Suresi 9. Ayetlere bakabilirler. Ayrıca bütün bu ayetleri içselleştiren Peygamber Efendimizin de Mekke döneminin başından beri hâkimiyet mücadelesi verdiği ve Medine’de bir İslâm devleti kurmayı başararak ümmetine sünnet koyduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla iktidar istemi başta Hz. Muhammed(s.) olmak üzere bütün peygamberlerin ortak sünnetidir. Konuya dolaylı yoldan işaret eden ayetleri de sayacak olursak dinin iktidar mücadelesi ile ilgili ayetlerinin sayısını daha da çoğaltmış oluruz.


Tarihte bildiğimiz bütün toplumları incelediğimizde görürüz ki hepsi de iktidar mücadelesi vermişlerdir. Mutlak cahiliye ve şirk cahiliyesi iktidar mücadelesi veren toplumların tipik örnekleridirler. Başka formlara bürünerek ve modernize olarak bugün de bu iki cahiliye iktidar mücadelesine kilitlenmiş vaziyettedirler. Kapitalist-sosyalist, sağ-sol tezahürleri şirk cahiliyesinin ülkelere göre aldığı isimlerdir. Temsilciliğini Amerika’nın yaptığı Newyork’daki Dünya Ticaret Merkezi siyasal şirki iktidar yapabilmenin yörüngesini belirlemiştir. Önemli olan paranın dümenini bunlara teslim ederek sahnede yer almaktır. Paranın dümenini Amerikan merkezli Dünya Ticaret Merkezine teslim ettikten sonra yönetimin liberal, komünist hatta şeriat(!) olmasının hiç önemi yoktur. Onlarda biliyorlar ki insanlar ve toplumlar dünya finans sisteminin bir parçası olduktan sonra Müslümanlıkları sadece şekildedir; reel değildir. Eğer bu yörüngede hareket edecekseniz ve dışarı çıkmayacaksanız iktidar yolu size her an açıktır. Şayet dışarı çıkacak ve yörünge siyasetine karşı gelecek ve kendinize ait değerleri öne çıkaracaksanız meşruiyetinizi kaybedersiniz. Her türlü komploya açıksınız ve hiçbir güvenliğiniz yoktur. İktidar yolu yörüngeye girip ehlileşene kadar size kapanmıştır. Bazı durumlarda da sözde iktidar yolunu kapattıklarıyla iktidar yolunu açmak istediklerini terbiye edebilirler. Kısacası, marjinal kesimleri üretip kullanmak da emperyalizmin taktiklerindendir.


 Halkı Müslüman toplumlardaki Müslümanlar bir oyunun içerisine sarılmış gitmektedirler. Daha açık bir ifade ile oyunun bir parçası olmuşlardır. Bu nedenle bizim toplumlarımızdaki siyaset komedidir. Tahterevalli ve yörünge siyasetidir. İslâmî ciddiyet ve duyarlılıktan uzaktır. Bizim bu ifadelerimiz, Müslümanları en şerefli ilim olan adil siyasetten soğutmaya yönelik değildir. Zira adil siyaset Allah’ın emridir. Amacı hayatı Allah’ın buyruklarıyla anlamlandırmaktır. Müslümanlar olarak biliyoruz ki insanları iktidar ve hâkimiyet mücadelesi vermekten men eden yalnızca ruhbanlık anlayışıdır. Papazlık medeniyetidir. O bile günümüzde kapitalizmin egemenliği için çalışmaktadır. Bizim gayemiz, Müslümanları alternatif siyaset yapmaya ve dünya sistemine karşılık yeniden kendi medeniyetimizi inşa etmeye teşviktir. Bu amacın gerçekleşmesi için de siyaset teorimizi ve pratiğimizi yenilemek zorundayız. “Ahkâm-ı Sultaniye” üzerinden alternatif siyaset yapmak ve yeni bir siyaset dili üretmek oldukça zordur.2 Fakat şu bilinmeli ki 200’den fazla velayetle ilgili ayetin varlığı ve konuyla ilgili Peygamberimizin hadis külliyatı içerisindeki buyrukları Müslümanlara alternatif siyaset yapma imkânını her zaman verir. Bunun anlamı şudur; dünya sisteminin tek alternatifi İslâm’dır. Sadece istenen, Müslümanların kendilerine oynanan oyunun farkında olmaları ve kendi kaynakları üzerine yoğunlaşarak alternatif siyaset taleplerini sistematik hâle getirmeleridir. Yörünge siyasetine de inanmamaları ve bel bağlamamalarıdır. Onu meşrulaştırmak için dini de istismar etmemeleridir.


Şunu esefle belirtelim ki Müslümanlar kadim dönemlerde zalim siyasetle kuşatıldıkları için yukarıda bahsettiğimiz velayetle ilgili ayetlerin yorumunu bile Kur’an’ın ruhuna uygun biçimde tefsir edememişlerdir. Velayetle ilgili ayetlerin tamamı siyasal velayetle ilgilidir. Tasavvufi velayete indirgenmeyecek kadar da ciddidir. Ayetlerin dinin ruhuna uygun yorumu, zalim siyaseti sorgulamayı emrettiği için ulemamız sindirilmiştir. Bunun en önemli kanıtı, kadim dönemlerde velayetle ilgili ayetlerin tefsirinin diğer ayetler gibi yapılamayışıdır. Sindirilemeyenler de siyaseten veya başka bir gerekçe ile katledilmişlerdir. Böyle ciddi bir konunun anahtar kavramına bugün bile meallerde “dost, sevgi” anlamlarının verilmesi ilmi ciddiyetimizle(!) alakalıdır. Ruhbanlık cahiliyesi nasıl iktidar mücadelesi vermedi ise modernitenin kiliselerinden icazetli zevatta ağzını doldurarak “İslâm’ın iktidar talebi yoktur” diyerek aynı mücadeleden kaçmış ve selameti dünya sistemine teslimiyette bulmuştur. “İslâm’ın iktidar talebi yoktur” şeklindeki hüküm cümlesi Allah adına söylenmiş bir sözdür. Allah’a iftiradır. Dini tamamen mahkûm etmeyi ve edilgen duruma düşürmeyi amaçlamaktadır. Firavunların sarayına taş taşıyarak ve sistemlerinin/batı medeniyetinin ayakta durması; tıkanma noktalarının tedavisi üzerine fikir imal ederek Müslüman olunmaz. Yeni bir medeniyet ve siyasette inşa edilmez.

İslâmî siyaseti velayetle ilgili ayetlerden yola çıkarak tanımlarsak; İslâmî siyaset velî belirleme eylemidir. Bu işi yaparken Allah’ın sevdiği nitelikteki kişileri Kur’an’dan iyi tanıyıp siyaseti onlarla yapmamız gerekir. Kur’an’a göre Allah Teâlâ; ihsan edenleri,3 tevbe edenleri,4 madden ve manen temizlenenleri,5 muttakileri,6 sabredenleri,7 tevekkül edenleri,8 adaletle hükmedenleri9 ve cihad edenleri sever.10 Allah Teâlâ’nın sevdikleri kimselerle siyaset yapmak ne kadar önemli ise sevmediklerinden uzak durup velayeti onlara teslim etmemekte o kadar önemlidir. Rabbimiz Kur’an’da sevmediği kimselerin niteliklerinden de bahsetmiş ki Müslümanlar en azından yönetim erkini onlara teslim etmesinler. Hatta Allah’ın sevmediği kişilere siyasal hâkimiyet vermekle iman arasında ilgiler kuran İslâm, kendileriyle velayet bağının zayıfladığı veya olmadığı grupları şu kavramlarla ifade etmiştir: Haddi aşanlar,11 fesatçılar,12 günahkâr nankörler,13 kâfirler,14 zalimler,15 böbürlenip övünenler,16 günahkârlar,17 çirkin ve kırıcı söz söyleyenler,18 fesat çıkaranlar,19 bozguncular,20 israf edenler,21 kibirlenenler,22 hainler  ve şımarıklar.23 Allah’ın sevmediği bu gruplara velayeti teslim edip sonrada onlara övgüler yağdırmak ve batıl üzerine bina edilmiş mülklerinin bekası için çalışmak Müslümanca bir davranış değildir. Hz. Peygamber bu tür kötü idarecilerin durumlarını şöyle açıklamıştır: “Her şeyi bozup fesada veren bir afet vardır. Dinin afeti ise kötü idareciler vasıtasıyla olur.”24 Bu tip idarecilerden endişesini; “ Sizin hakkınızda en korktuğum şey doğru yoldan (ve düşünceden) ayrılmış idarecilerdir.”25 Şeklinde dile getiren Peygamber Efendimiz, zalimlerle ve kâfirlerle ortak siyaset yapılmamasını ise şu evrensel ifadesiyle hükme bağlamıştır: “Her kim ki bir kimsenin zalim olduğunu bilerek ona yardım etmek kastıyla ortak hareket edecek olursa böyle bir kimse kesinlikle İslâm’dan çıkmıştır.”26 Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılıyor ki siyaset bir amacı gerçekleştirmek uğruna yapılır. Kur’an bu amacı makro plânda açıklamıştır: “Fitnenin olmadığı bir toplumsal yapıyı”27  inşa etmektir. Böyle bir yapının inşasında siyasetin değil varlığını, zorunluluğunu Hz. Ali şöyle açıklamıştır: “Mülk/siyaset ve din kardeştirler. Biri diğerinden müstağni değildir. Din esastır; temeldir. Siyaset ise bekçidir. Temel olmadığında bina yıkılır; bekçi olmayınca da (din) zayi olur.”28 Hz. Ali Efendimiz bu tarihi açıklamasıyla siyasetin görevini de açıklamıştır. Bütün bu gerekçelerden dolayı din dilinde fasık ve zalim yöneticiler övülmez. “Fasıklar övüldüğü zaman Allah Teâlâ gazaba gelir ve bu sebeple Allah’ın arşı titrer.”29 Buyuran Peygamberimiz zalim siyasete tavrını ortaya koymuştur. “Zalimlerin bekası için dua edenler Allah’ın mülkünde O’na isyana rıza gösterenlerdir.”30 Anlayışından hareket eden nebevi anlayış siyaseti ilkeler üzerine bina etmiştir.


Dipnotlar

1. Hanbeli, Muhammed b. Muflih el- Makdisi, Kahire, 1987, Adab_ı Şeriyye, c. I, s, 190. 

2. Bu ifademizle Ahkam-ı Sultaniye’yi küçük gördüğümüz sanılmasın. Bizim düşüncemiz, geçmişte önemli siyasi çalışmaların yapılmasına kaynaklık eden bu eserlerin göreceli olduğunu belirtmektir. Yeni durumlar karşısında rabbani ulemanın bir araya gelerek dünya sistemine karşı yeni siyaset projeleri hazırlaması; dünya sistemine Müslümanları kaptırmamasıdır. Çünkü bu kapılmanın itikadi sonuçları vahimdir.

3. Bak:Bakara 2/193; Âl-i İmran 3/134,148.

4. Bak:Bakara 2/222

5. Bak:Bakara 2/222; Tevbe 9/108

6. Bak:Âl-i İmran 376; Tevbe 9/4,7.

7. Bak: Âl-i İmran 3/146

8. Bak: Âl-i İmran 3/159

9. Bak: Maide  5/42; Mümtehine 60/8

10. Bak: Saf 61/4

11. Bak: Maide 5/3,87

12. Bak: Bakara 2/205

13. Bak: Bakara 2/276

14. Bak: Âl-i İmran 3/32;Rum 40/35

15. Bak: Âl-i İmran 3/57,140

16. Bak. Lokman 31/18

17. Bak: Hac 22/38

18. Bak: Nisa 4/148

19. Bak: Maide 5/64

20. Bak: Enam 6/141

21. Bak: Nahl16/23

22. Bak: Maide 5/58

23. Bak: Kasas 28/76

24. Suyuti, Celaleddin, Cami’u-s Sağir, c. II, s. 448.

25. Darimi, Sünen, Rikak, c.II, s. 401

26. İbni Kesir, Cami’u-l Mesanid, c. I, s. 427; Heysemi, Zevaid, c. IV, s. 205.

27. Bak: Enfal8/39

28. el-Hanbeli, Muhammed b. Muflih, Adab-ı şeriyye, c. I, s. 179.

29. Acluni, Keşf’ü-l Hafa, c. I, s. 99.

30. Zemahşeri, Keşşaf, c. II, s. 418.