İslam’da Mahremiyet ve Sırrı İfşâ

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allâh, vahdâniyyeti kendisine münhasır kılmış, bütün mahlûkâtı çift olarak halk etmiştir. Aralarına da cezb ve incizâb kanunu koyarak maddî ve mânevî kemâli, birbirleriyle bütünleşmelerine bağlamıştır. Hiç şüphesiz eşref-i mahlûkât olan insanda fıtrî olan muhabbet temâyülü, ilâhî aşka yükselmenin ilk kademesini teşkîl eder. Bu itibarla Allâh Teâlâ, vermiş olduğu bu ulvî mertebenin muhâfaza edilmesi ve insan neslinin temiz ve mübârek bir şekilde devamı için âile hayatını zarûrî kılmış, nikâhı emretmiş ve mahremiyet kuralları tanzim etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:


“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise, görünmesi zarurî olan kısımlar müstesna, açığa vurmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler. Kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan, cariyelerinden, cinsî iktidarı olmayan hizmetçilerinden ve şehvet çağına gelmemiş çocuklardan başkasına ziynet yerlerini göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri belli olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hepiniz Allah’a tövbe edin; ey mü’minler, tâ ki kurtuluşa eresiniz.”1 Başka bir âyet-i kerîmede mahremiyet çizgileri net bir şekilde ifade edilerek şöyle buyrulur:


“Size şu kadınları nikâhlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emzirmiş olan süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri, aranızdan zifaf geçmiş olan kadınlarınızdan doğan üvey kızlarınız. Eğer zifaf geçmemişse onların kızlarını nikâhlamakta size günah yoktur. Öz oğullarınızın hanımlarını nikahlamanız ve iki kızkardeşi birden nikâhınız altına almanız da size haram kılındı. Ancak geçmiş olan müstesnâdır. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”2

Âyetlerde ölçüleri açık bir şekilde vaazedilen mahremiyet hususunda birbirlerine nâmahrem olan kişilerin karışık yaşamaları, tokalaşmaları, gülüşmeleri, şakalaşmaları, gayri ciddî tutum ve davranışları, açık saçık giyimleri, edepten ve terbiyeden uzak hâl ve tavırları İslâm dininde men edilmiştir. Azamî seviyede mahremiyet ölçüleri benimsenerek toplumsal dinamiklerin zaafa uğramasının ve aile kurumunun olası yıkımının önüne geçilmiştir. Öyle ki aile kurumuna en üst seviyeden değer verilerek bu yuvanın kutlu temelleri ilk insan Hazret-i Adem ve Havva ile cennette atılmış ve nebevî ölçülerle dünya hayatında da devam etmiştir. Aile hayatı ve ona akseden mahremiyet hususunda da ümmet için en büyük rehber olan Efendimiz’in aile hayatı âdeta Hazret-i Adem ile temeli cennette atılan bir nûr ikliminin yeryüzündeki tezahüründen ibaret idi. Hazret-i Peygamber’in kudsilerden oluşaan âilesi, dünya zinetleriyle, dünyevî hevâ ve heveslerle meşgul olan insanlar değillerdi;onların daha ulvî vazifeleri vardı: İslâm’ı öğrenip yaşamak, insanlara tebliğ etmek ve geleceğin âlimlerini yetiştirmek. Bundan dolayı onlardan hayatın câzip taraflarını terk ederek asıl bu hedefe kilitlenmeleri, bütün varlıklarını ona vakfetmeleri istenmiştir.3 Hatta, Allah Resûlü’nün birden fazla evlilik devresinin hem yaşlılık zamanına hem de dînin uzak bölgelere ulaştırıldığı devreye rastlaması, bu evliliklerin -hâşâ- nefsî arzular sebebiyle olmayıp, ilâhî tâyinle ve İslâm’ı daha geniş kitlelere rahatça ulaştırmak, çaresiz insanlara yardımcı olmak, dînî hükümler getirmek gibi ulvî gâyelerle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. İlahî referans kaynağı olan Efendimiz’in örnek aile hayatı üzerinden Rabbimiz, bütün inananlara ebedî saadet yolunu gösteren şu uyarılarda bulunmaktadır:


“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın! Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Mâruf üzere, uygun, ciddî ve ağır başlı bir şekilde konuşun! Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın! Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin! Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.Evlerinizde okunan Allah’ın âyetleri ve hikmet ile meşgul olun, onlar üzerinde tefekkür edin! Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.”4 Bu âyet-i kerimeler bize açıkça gösteriyor ki, Peygamber Efendimiz’in evi dünyevî zevk ve heveslerin tatmin edildiği bir yer değil, ilim, ibadet, tefekkür, infak ve sâlih amellerle meşgul olunan nezâhet, ulviyet, edep ve fazilet ocağı idi.


Ev, sadece barınmaya mahsus dört duvardan ibaret bir yer değildir. Orada yaşanan hâllerin mahremiyetine dikkat etmek ve âilevî meseleleri umûma ifşâ etmemek, saâdet ve huzurun devamının temel şartlarından biridir. Karı-kocanın en mahrem hâlleri esnasında aralarında geçenleri, özel konuşmaları başkalarına anlatması haramdır. Bunlar, karı-kocaya emanet edilen, gizlenmesi gereken âile sırlarıdır. Bu sırlar, mahremiyeti olan sırlardır ve bunları deşifre etmek, emanete hıyanettir. Bu konu ancak sağlık problemleri, tıbbî zarûrete binâen sadece ehline ve edep sınırları içinde açıklanabilir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:…. “…onlar sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız…”5 Bir hâdis-i şerîfte şöyle buyrulur: Rasûlullah namaz kıldı, selâm verince ashâbına döndü ve şöyle buyurdu:


“-Yerinizde durun! Acaba içinizde şöyle bir erkek var mı? Âilesinin yanına varınca kapısını kapatır, perdesini indirir. (Münasebet kurduktan) sonra da dışarı çıkar ve: “Ben karımla şöyle şöyle yaptım!” diye anlatır.”Orada bulunanlar sustular. Sonra kadınlara yöneldi ve:

“-Sizden böyle konuşanlar var mı?” diye sordu.


Bunun üzerine bir genç kız, Rasûlullah’ın kendisini görmesi ve sözünü işitmesi için bir dizi üzerine dikilerek uzandı ve:


“-Evet, vallâhi! Erkekler konuşuyorlar, kadınlar da konuşuyorlar!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:


“-Böyle yapanın durumu neye benzer biliyor musunuz? Şüphesiz böyle yapan kimse, herkesin gözü önünde ihtiyaçlarını gideren, işlerini gören erkek şeytan ile dişi şeytana benzer.”6


Sırrının sahibi olmak, akıllı insanın alametidir. Zevzek ve geveze insanlar sır tutamaz; bu hâl, onların ahmaklığının işarettir. Sır tutmak, güçlü bir irâde ister, nefsinin kontrolünü elinde tutanlar sır tutarlar. Başkasının gizlilerini araştırmak, sırrına ulaşmaya çalışmak, ağır bir vebaldir.Taşınması en ağır yük, sırdır. Sırlar, en ağır emanettir. Sırrı ifşâ etmek, emanete hıyanettir. Emânete riâyet etmek, mü’minlik alâmeti; emanete hıyanet ise, münafıklık alâmetidir. Allâh dostları şöyle buyurmuşlardır: “Sırrını hiç kimseye söyleme! Akıllıya söylersen, seni zelil görür. Ahmağa söylersen, başkalarına söyleyerek sana hıyanet eder. Sırrını söylemen, sırrının gönlüne sığmadığı anlamına gelir. Senin günlüne sığmayan sırrın başkasının gönlüne sığmasını nasıl beklersin? Kendi sırrına senin gönlün dar gelirse, başkasının gönlü geniş gelir diye hiç bekleme. Otur kendini ayıpla!” İbretlik bir hadîs-i şerîfte Hazret-i İbrahim’in, oğlu Hazret-i İsmail’i ziyareti şöyle anlatılır: Hz. İsmail evlendikten sonra Hz. İbrahim, oğlunu görmeye gelmişti. Fakat Hz. İsmail evde yoktu. Hanımına sordu, o da: “–Rızkımızı tedârik etmek üzere çıktı, gitti.” diye cevap verdi.


 Sonra Hz. İbrahim: “–Maîşetiniz, hâliniz nasıldır?” diye sordu. Hz. İsmail’in haremi: “–Şiddetli darlık içindeyiz; çok fenâ bir hâldeyiz!” diye cevap verdi.


Hz. İbrahim: “–Efendin eve geldiğinde benden selâm söyle; kapısının eşiğini değiştirsin!” dedi. Hz. İsmail geldiğinde babasının gelip gittiğini, evin içinde hissettiği güzel kokudan anladı: “–Evimize bir gelen oldu mu?” diye sordu;

Hanımı da: “–Evet, şu şu vasıflarda yaşlı bir zât geldi. Bana seni sordu; cevap verdim. Maîşetimizi sordu; ben de şiddetli darlık içinde olduğumuzu söyledim.” dedi. 


Bunun üzerine Hz. İsmail: “–Bir şey vasiyet edip bir söz tevdî etmedi mi?” diye sordu.


 O da: “–Sana selâm söylememi ve “kapısının eşiğini değiştirsin!” dememi tembih etti.” dedi.


Bu sözlerdeki nükteyi kavrayan Hz. İsmail haremine: “–O gelen ihtiyar, babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiş. Artık sen âilenin evine dönebilirsin!” dedi ve evden ayrıldı.


Cürhümîler’den başka bir kadın ile evlendi. Hz. İbrahim, Cenâb-ı Hakk’ın dilediği bir müddet sonra gelip yine evde Hz. İsmail’i bulamadı. Hz. İsmail’in yeni evlendiği hanımının yanına vardı; Hz. İsmail’i sordu. O da:“–Maîşetimizi tedârik etmeye gitti.” dedi. 


Hz. İbrahim: “–Nasılsınız, maîşetiniz, hâl ü şânınız iyi midir?” diye sordu.


Kadın:“–Elhamdülillâh, biz, hayır, saâdet ve bolluk içindeyiz.” diye Allâh’a hamd ü senâ eyledi.

Hz. İbrahim: “–Ne yiyip ne içersiniz?” diye sordu. Kadın da: “–Et yiyoruz, su içiyoruz.” dedi. Hz. İbrahim: “–Yâ Rabbi! Bunların etlerini ve sularını mübârek kıl! Bol nîmet ve bereket ihsân eyle!” diye duâ etti.


Ardından Hz. İsmail’in haremine: “–Efendin geldiğinde selâm söyle; “kapısının eşiğini güzel tutsun!”” dedi.


Hz. İsmail eve geldiğinde, yine içeride hissettiği güzel kokudan, babasının teşrîf ettiğini anladı ve hanımına:“–Evimize gelen oldu mu?” diye sordu. Âilesi:“–Evet, nur yüzlü bir ihtiyar geldi.” diye Hz. İbrahim’i medh ü senâ etti. Sonra şöyle devam etti: “–Seni sordu. Ben de “Rızkımızı tedârik etmeye gitti.” dedim. “Geçiminiz nasıldır?” dedi. Ben de “Hayır ve saâdet içindeyiz.” dedim.”

Hz. İsmail: “–Sana bir şey vasiyet etti mi?” diye sordu.


Hanımı da: “–Evet, o muhterem ihtiyar, sana selâm söyledi. “Kapısının eşiğini iyi tutsun!” diye emreyledi.” dedi.


Bunun üzerine Hz. İsmail: “–İşte O, babamdır. Sen de evimizin şerefli eşiğisin. Babam seni hoş tutmamı ve iyi geçinmemi emreylemiş.” dedi.7


Günümüzde aile mahremiyetlerine halel geldiği ve aile içinde kalması gereken sırlar bir şekilde deşifre edilerek dedikodu malzemesi haline getirildiği için maalesef ictimâî bir zaafiyet meselesi haline gelmiş; bu hususta pek çok boşanma meydana gelmiştir. Dinimizin değer verdiği güzel ahlak, ahlakın nümunesi olan aile hayatı ve özel hayatın birtakım sırları magazinel malzemelere dönüştürülüp televizyon programlarında reytinglere kurban verildiğinden cemiyet hayatında içten içe daralma ve çürümeler yaşanıyor. Çürümüş, kokuşmuş toplumlardan ideal nesillerin çıkmasını bekemek beyhudedir. Televizyon dizilerinde görüp özenilen mutantan aile yaşamlarının milli-manevi değerlerimizle uzaktan-yakından alakası yoktur. Cemiyet hayatımızı dinamitleyen bu nevi zararlı yayınların, devlet tarafından kontrol edilmesi, yasaklanması ve şimdiye kadar meydana gelen zararların müspet manada rehabilite edilmesi adına islâmî aile hayatının bütün derinlikleriyle öğretildiği kurumlara ihtiyaç duyulduğu aşikardır. Toplumsal buhranlarımızın büyük bir kısmının batı merkezli serazad aile hayatı dayatmalarından kaynaklandığı doğru ise de en temel problem, inanan insanların da bu kültürel yozlaşmada milli-manevi değersizleşmeden nasibini aldıkları gerçeğini kabul edip, koruyucu tedbirleri bu zaviyeden değerlendirmek yerinde olacaktır. Aile kurumunu düzeltmeden toplumu ihya ve inşa etmek neredeyse imkansızdır; o halde en büyük vazifemiz, temelleri cennette atılan ve mukaddes mi mukaddes olan yuvamızı en birinci öncelik olarak Rabbimizin razı olduğu asr-ı saadet ikliminin nebevî temelleri üzerinde yeniden tesis etmektir.

 

Mahremiyet ve sırların da o saadetli yuvanın içinde kalmasını ancak ilahî terbiye metotlarını uygulayarak gerçekleştirebiliriz. Âyet-i kerîmede buyrulur;


“Bütün sırların yoklanacağı, ortaya serileceği o gün, insanın ne bir gücü ne de yardımcısı vardır.”8 Rabbimizden her türlü mahremiyet ve sırlar hususunda îman ve takva ehli nesiller ihsan etmesini niyaz ederiz.


Dipnotlar

1. Nûr Sûresi, 31. Âyet.  2. Nisa Sûresi, 23. Âyet  3. Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saadet, II, 167-169. 4. Ahzâb Sûresi, 32-34. Âyet.  5. Bakara Sûresi, 187. Âyet.  6. Ahmed bin Hanbel, II, 541; Ebû Dâvud, Nikâh, 50.  7. Buhârî, Enbiyâ, 9  8. Târık Sûresi, 9-10. Âyet.