Rabbanî Âlimlere İttiba yahut Sadıklarla Beraber Olma Vakti

e-Posta Yazdır PDF

Rahman ve Rahim olan Allâh’ın adıyla.

Bir imtihan mekânı olan bu cihâna gâyesiz gelmediğimiz gibi, burada aslâ başıboş bırakılmış da değiliz; Yüce Allâh âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”2 Mükerrem bir varlık olarak yaratılan insanoğlu nasıl vakti geldiğinde dünya sahnesine çıkmışsa, elbette yine vakti eriştiğinde ölüm meleğinin davetine icabet ederek ebedî bir âlemin yolunu tutacaktır. Bu ilahî kanundan müstesna hiçbir varlık olmadığı için Yüce Allâh, hem dünya hem de ukba seyahatinde Peygamberleri emin birer elçi ve rehber olarak emirlerine ittiba edilmek üzere saadet yolunun göstericileri olarak göndermiş ve kâmil insan modelini en mükemmel şekliyle Son Peygamber Efendimiz’in şahsında insanlığa sergilemiştir. Âyet-i kerîmede: “(Ey insanlar!) Andolsun ki, kendi içinizden, size bir Peygamber gönderdik. O, size âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye ediyor (kötülüklerden arındırıyor), Kitâb’ı ve hikmeti tâlim edip bilmediklerinizi öğretiyor.”3 buyrulur. Bu âyet-i kerîmede Rasûlullah Efendimiz’in önemli vazifesine dikkat çekiliyor:

1) يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا: Allâh’ın âyetlerini okuyup dîni tebliğ etmek.

2) وَيُزَكّ۪يكُمْ : İç âlemleri tezkiye etmek; duyguları temizlemek.

3) وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ : Şüphesiz Rasûlullâh Efendimiz, en büyük rehberimiz, örneğimiz ve mürşidimizdir; dünya ve ukba saadetimiz namına beşikten mezara her işimizi O’nu nazara alarak ve O’nun nurlu sünnetini takip ederek kurtuluşa ermeyi ümid ederiz. Ancak bununla birlikte Efendimiz’in üç vazifesinden biri olan, âyetleri okuyup haram ve helâlleri tebliğ etmek, âlimler tarafından; nefisleri tezkiye, kalpleri tasfiye demek olan irşad vazifesi ise mürşid-i kâmiller tarafından günümüze kadar îfâ edilmiştir. Bu mânâda Nebevî irşad ve davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirve noktaları olan gerçek mürşid-i kâmiller, Peygamber vârisi olan örnek şahsiyetlerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte: “İlmini irfan hâline getirmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.”4 buyrulmaktadır. Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz ve ashâbını görme şerefinden mahrum olanlar için âlimler, örnek alınacak kâmil insan modelleridir. Mürşid-i kâmillerin yaptıkları hizmet, peygamberlerin bu tezkiye vazifesinin îfâsı ve devâm ettirilmesi gayretinden ibârettir. Bu yönüyle tasavvuf da Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde, nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mektebin büyük muallimleri olan rabbanî âlimler, “emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker”6 meselesinin ifâ edilmesi için bütün hayatlarını temsil ve tebliğ çizgisinde âdeta İslâm’a vakfederek yaşamışlardır. Âyet-i kerîmede: “Sizden, hayra dâvet eden, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”6 buyurmak sûretiyle kurtuluşa eren bu kutlu şahsiyetlerin Allâh indindeki kıymetleri ifâde edilmektedir. Bu âlimlere tâbi olmanın önemine gelince, “Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.”7  âyet-i kerîmesi ile ilâhî bir emre bağlanmıştır.

Allâh’ın verdiği ilahî nûr ile yolları kandil gibi aydınlatan rabbânî âlimlerin varlığı mü’minler için her zaman bir dayanak olmuştur; zira hakiki âlimler, âyette ifade edildiği üzere, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”8 ilâhî beyânı ile sabit bir hakikat olduğundan, İslâm medeniyetinin gelişme seyri takip edildiğinde bütün dönüm noktalarında vaziflerini bihakkın yerine getirmiş ve öncülük yapmışlardır. Şüphesiz ilmin menşei Yüce Allâh’tır ve ilimler de Allâh’ın kâinâta koyduğu kâidelerin tespitinden ibarettir. Bu mânâda İslâm dîni, ilk emri olan “Oku”9 hitâbıyla, ilme büyük değer verdiğini göstermiş ve mensuplarına bu âleme geliş ve bu âlemden gidişin hikmetini kavratan, insanı duygu derinliği ve tefekküre sevk eden, maddî-mânevî bütün ilimlerde vukûfiyet sâhibi olmalarını telkin ve teşvik etmiştir. Batı Hristiyan âleminde doğruyu söyleyen ilim adamları hunharca katledilirken İslâm dünyası, tıp, matematik, astronomi, fizik, kimya, coğrafya, botanik ve zooloji, tarih ve mimarî… hatta hatta pek çok modern ilim sahasının ilk nüveleri olan alanlarda İslâm’ın ihtişamını sergileyen iftihar tablolarıyla arz-ı endâm etmişlerdir. Bütün bu ilmî sahalardaki baş döndürücü gelişmelerin temelinde ise Yüce Allâh’ın kudret ve azametini ihsas eden âyetlerden ilhamını alan İslâm âlimlerinin Kur’ân âyetleri üzerine tefekkür ve tecessüsleri etkili olmuştur. Deylemî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Efendimiz; “Muhakkak her âyetin zâhirî, bâtınî, bir haddi ve müttalâ’ı (yani açık ve işaret yollu ma’nâları, ayrıca da muttalî olunan ve anlaşılabilen bir haddi); bundan başka, her biri için de dallar ve budaklar (ve fünuna ait ma’nâlar) vardır.”10 buyurmaktadır. Elbette Kur’ân’da her şey vardır fakat, muhtelif derecelerde ve çeşitli hüviyetlerde içtimaî prensipler ve içtimaî ve kevnî kanunlar halinde vardır. Pek çok şey de insanların çalışmasına ve gayretine terettüb eden nüve, çekirdek ve tohumlar halinde bulunur. İmam Gazalî’nin İhyâ’sında işaret ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in sarîh ve zâhirî ma’nâlarını havas gibi avâm da anlayabilir; bâtınî ve gizli ma’nâlar ise müdakkik ve mütefekkir ilim erbabına mahsustur. Âyet-i kerîmede, “İlim’de kök salıp, derinleşenler.”11 olarak tarif ettiği gavvaslar, Kur’ân’ın o engin ummânına dalıp inci, mercan çıkarırlar. Ancak, herkes O ummana dalamaz; herkes O’ndaki cevheri görüp takdir edemez. Antika bir eşyaya demirciler çarşısında ancak ağırlığı kadar kıymet verirler; fakat antikacının yanında paha biçilmez bir değeri vardır onun. Demek ki Kur’ân’da pek çok şey, ancak çalışma, tefekkür ve ilhamla erbabının anlayabileceği nişanlar, işaretler, alâmetler ve ipuçları halinde bulunmaktadır.

Akıl ve zihin hamallığından ibaret kalmayan, ilhamını yüce kıtabımızdan alan ve pozitif ilimler sahasında da ileri ilmî ve teknik gelişmelere sebep olan hakiki ilim erbabı, Kur’ân-ı Kerîm’i kendisine rehber kabul edip kâinâta onun ilâhî nazarıyla bakmaya çalıştığında büyük sıçrama noktalarını yakaladığına İslâm tarihi en büyük şahittir. Meselenin diğer bir yanı da kalp ufukları Kur’ân nûru ve Nebevî metodlarla hikmete açılmış; kalbî ve rûhî anlamda marifet deryasına dalmış hikmet ehli zatların, aşkta ve muhabbette bir çağlayan ve adeta bereketli topraklar haline gelmelerinde de ilmin üst safhası  olan irfan duygusu esas olmuştur. Artık bu seviyede ilimler, hikmetle aydınlanmış bir gönül süzgecinden geçirilirek, kuru bilgi kalabalığından ayıklanır ve kalbe ancak marifet duygusunun kök salmasına fırsat verilir.  Gönülleri Kur’ân ve Sünnet’in bilgisiyle, yâni hikmetle nurlanarak irfâna ermiş olan Rabbânî âlimler ve kâmil veliler, hem kendilerinin hem de etraflarında bulunanların gönüllerini aydınlatırlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Sen, Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.”12 Böylece Kur’ân ve Sünnet’in ebedî saadet yolunu gösteren hidâyet kandilleri olurlar. Ancak ilmini bu safhalara intikal ettiremeyen sığ idrakler, takılıp kaldıkları noktada kendilerini ne kadar bilgili zannetseler de hayat ve kâinat muammâsındaki ilâhî sırları çözemezler. Bugün medya vâizliği görevini yapan, yaptığını sanan pek çok cahil, hırs ve kaprislerin esiri olarak nefsanî menfaatlere kapılıp gitmekte ve ekser surette de peşine takılmış kitleleri maalesef büyük bir hüsrana ve yok oluşa sürüklemektedir. Aklın idrak sınırları dışında kalan nice sırlar ancak hikmetle aşılabilirken, suflî emellerine takılmış bu insanlar, rûhlarını inkişaf ettiremediklerinden ve hakiki insan-ı kâmil terbiyesinden geçmediklerinden hatta pekçok meselede Kur’ân’a ve Sünnet’e muhalif olduklarından, neticede ya İslâm’ın kalbî ve rûhî hayatını reddederek sığ bir idrake takılıp kalmaya yahut helâl ve haramlar zincirini kopararak müptezel bir halde üryan kadınlarla raks edecek bir seviyesizlik derekesine düşmektedirler. Elbette İslâm’ın aydınlık yolu bundan beridir; hikmet nuruyla yoğrulan kalpler, zerreden küreye, her zaman ve her mekanda ilahî kudret akışları ve azamet tecellileriyle ilahî nimet ve lütufları görerek muhabbetullâha doğru yol alır.

Hazret-i Âdem’den beri insanlığın fazilet tarihinin merkezinde dâimâ kâmil insan çehreleri mevcuttur; ahsen-i takvim sırrına ma’kes olan bu salihler zümresi hakkında Yüce Allâh âyet-i kerîmede şöyle buyurur: “Bilesiniz ki Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar mahzûn da olmayacaklardır.”13 Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur: “Ey insanlar! “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”14 hadîsini yanlış anlamayın! (Gücünüz nisbetinde) sâlihlerin amelini işlemedikçe, sâlihlerden olamazsınız. Zira yahudî ve hristiyanlar da kendilerince peygamberlerini sevdiklerini iddiâ ederler; fakat -hâl, ahlâk ve yaşayışları itibâriyle- onlarla değildirler.”  Allâh’ın velî kullarına muhabbetin ilk şartı, onlara hürmet ve edep duygularıyla yaklaşmaktır. İkinci olarak da onların hâl ve davranışlarını, hayata bakış tarzlarını, helâl-haram hassâsiyetlerini, hak-bâtıl anlayışlarını, hayır-şer telâkkîlerini, şefkat, merhamet ve cömertliklerini, velhâsıl bütün hissiyat, fikriyat ve muâmelâtıyla şahsiyetlerini, imkân nisbetinde örnek almaktır. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur: “Allâh’ın velî kullarını sev, sevgini belli et ve kendini onlara sevdir ki, onlar da seni sevsinler. Allah Teâlâ her gün ve her gece evliyâsının kalbine yetmiş kez nazar eder. Ola ki bir velîsinin kalbinde senin ismine nazar eder de seni sever ve günahlarını affeder.”16

Dipnotlar
1. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 125.
2. Mü’minûn Sûresi, 115. Âyet.
3. Bakara Sûresi, 151. Âyet.
4. Ebû Dâvûd, İlim, 1.
5. Tevbe Sûresi, 71. Âyet, Lokmân Sûresi, 17. Ayet.
6. Âl-i İmrân Sûresi, 104. Âyet.
7. Tevbe Sûresi, 119. Âyet.
8. Zümer Sûresi, 9. Âyet.
9. Alak Sûresi, 1. Âyet.
10. İbn Sa’d, Muhammed b. Sa’d b Meni’ el-Hâşimî, Tabakâtü’l-Kübrâ (Tahk.: Muhammed Abdülkâdir Atâ), 2/273 (Beyrut 1998); Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdullah, Hilyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Asfiya, 1/271 (Beyrut 2097, 3. Baskı); Sühreverdî, Ömer b. Muhammed, Avarifü’l-Mearif (Trc. Dilaver Selvi), s. 26 (Semerkand: İstanbul 2011, 8. Baskı).
11. Âl-i İmran Sûresi, 7. Âyet.
12. Nahl Sûresi, 125. Âyet.
13. Yûnus Sûresi, 62. Âyet.
14. Buhârî, Edeb, 96
15. İhyâ, c. II, s. 402.
16. Abbâs, Ebû Yezîd, sf. 70; Sehlegî, en-Nûr, sf. 99, 115.