İslamda Kardeşlik ve Önündeki Engeller

e-Posta Yazdır PDF

İslâm dininde kardeşlik, akide ve ahlak temeline dayanmaktadır. Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:  “Müminler ancak kardeştirler…” (Hucurat 10) Âyet-i kerimeden açıkça anlaşılacağı üzere, ancak îmân bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedir. Yeryüzünün neresinde yaşıyorlarsa yaşasınlar, hangi dili konuşuyorlarsa konuşsunlar veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar, bütün müminler birbirlerinin kardeşleridir.
    
Mü’minler, İslâm kardeşliği çerçevesinde, kendi akidelerine saldıran veya imana karşı küfrü tercih eden kimselere karşı- kendi yakınları olsa bile- asla sevgi beslemezler. Bu manada sadece iman kardeşliğini esas alırlar ve Rablerinin uyarılarını da asla unutmazlar. “Allâh’a ve ahiret gününe îmân eden hiçbir lopluluk bulamazsın ki onlar Allâh’a ve Rasûlüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allâh) onların kalplerine îmânı yazmış ve onları kendinden bir rûh ile desteklemiştir.” (Mücadele 22)
  
İslâm kardeşliği; bütün mü’minleri ayırt etmeksizin sevmeyi, onlarla iman temeline dayalı samimî bir dostluk kurmayı, inanan kardeşinin sevinciyle sevinip derdiyle dertlenmeyi ve zor zamanında tesellî kaynağı olup gerektiğinde nefsinden fedakârlıkta bulunabilmeyi gerektirir. Allah, gerçek İslâm kardeşliğinin nasıl olması gerektiği hususunda bizlere, Mekke’den hicret eden muhacirler ile onlara iman muhabbeti ile kucak açan Medineli Ensâr arasındaki kardeşliği misal olarak göstermektedir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Muhacirlerle Ensâr arasında gerçekleştirdiği kardeşlik anlaşması, “Mü’minler, ancak kardeştirler…” ayetinin en önemli misali olarak İslâm tarihindeki yerini almıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in  “…Sen onları simalarından tanırsın…” (Bakara 273) ayetiyle tarif ettiği müminler,  “…Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsan et!..” (Kasas 77)  âyet-i kerimesinin gereği olarak muhacir kardeşleriyle bölüşmeyi kendilerine ilke edinmişlerdir. İhsan duygusuna bağlı ve Allah rızası için veren Ensar’ın durumunu Kur’an şöyle ifade ediyor: “Muhâcirlerden önce (Medîne’yi) yurt edinenler ve îmâna sarılanlar (Ensâr), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mü’min kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler…” (Haşr 9) Bu açıdan İslâm’da kardeşlik, sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak ve bunu fiili olarak göstermek demektir. Sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak, dayanışmak… Bunlar olmadan kardeşlik iddiasının bir anlamı olmaz. İslâm’ın emrettiği kardeşlik, bütün bunları içeren bir muhtevaya sahiptir. İslâm tarihinin en zor döneminde yerlerinden yurtlarından edilmiş Muhacirlere kardeşlik elini uzatan Ensar, tarih boyunca mazlumlara kucak açan hakiki mü’minleri temsil etmişlerdir. Bugün de muhtaçlara yardım eli uzatıldığında Ensâr olmak ve mazlumlara kucak açmak noktasında kendi sıkıntılarını değil, mü’min kardeşlerinin problemlerine öncelik verenler ancak hakiki mü’minlerdir. “Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: “Biz sadece Allâh rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.”(derler). İşte bu yüzden Allâh, onları o günün fenâlığından korur; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (İnsan 8-9-10-11)

Mü’minleri sağlam bir duvarın tuğlaları gibi birbirine bağlayan, aralarında kan dâvâları bulunan nice kabileleri, sarsılmaz bir kardeşlik bağıyla birleştiren Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
“Kendi nefsi için istediği şeyi, din kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz.” buyurmuşlardır. Toplumda madde-mana dengesinin mana aleyhinde bozulduğu şu zamanlarda İslâm dininin yukarıda emrettiği bu ilkeler çok daha önem arz etmektedir. Küçük hesaplar ve dünyevî menfaatler uğruna nice mü’minler arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; cehâlet, bencillik ve duygusuzluklar neticesinde İslâm kardeşliği zaafa uğratılmaktadır. Hâlbuki Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Vedâ Hutbesi’nde; “Ey insanlar!.. Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allâh yanında en kıymetli olanınız, O’na karşı en çok takvâ sahibi olanınızdır. Arab’ın Arap olmayana -takvâ ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.” buyurmuş ve mü’minleri anlamsız çekişmelerden men etmiştir.
   
Fert ya da toplum fark etmez, tefrikanın girdiği her yerde ancak hezimet ve hüsran meydana gelir. İmandan neş’et eden İslâm kardeşliği aynı zamanda bir mesuliyet de gerektirir. Büyük velilerden Ebu’l-Hasan-ı Harakânî (kuddise sirrûh) hazretleri yaşadığı coğrafyanın vicdanî mesuliyeti ve ıstırabı içinde şöyle buyurur: “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada birinin parmağına diken batsa, o benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına taş çarpsa, o benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben hissederim. Bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir.” Harakani’nin bu hissiyatı, gerçek iman kardeşliğinin ne güzel bir misalidir. Hakîki imân ve İslâm kardeşliği bu olduğu halde maalesef İslâm dünyasında bugün küçük büyük neredeyse her tarafta bir ayrılık ve tefrika belâsı yaşanmaktadır.  Allâh’a giden yolda yardımlaşmayı, dînî ve mânevî meselelerde birbirini desteklemeyi, kardeşinin eksikliğini telafi etmeyi ve onun dert ortağı olmayı tercih etmek yerine birbiriyle didişerek enerjilerini heba etmek akıl karı olmasa gerek! Tevhit şuuruna ermiş müminler, kardeşlik ve vahdet sayesinde birbirlerinin dertleriyle dertlenir; tek bir vücuttaki azalar gibi birbirlerinin sancılarını yüreğinde hissederse İslâm kardeşliği inşallah dilde kalmaz. Ancak bunun aksi bir durum söz konusu olduğunda Müslümanlar zafiyete uğrar ve belâdan belâya sürüklenir giderler. Mukaddes bir emanet olarak bize intikâl eden İslâm kardeşliğini, asr-ı saâdetin bir bereketi olarak değerlendirmeli, ona göre kıymetini bilmeliyiz.
      
İslâm kardeşliği sayesinde müminler; ırk, kavmiyet, meşrep ve mezhep gibi farklılıklara rağmen asırlarca birlik ve beraberliğin huzuruyla yaşamışlardır. Müminler arasında kardeşlik bağları çözülünce; din kardeşini hor görme, gıybet, çekişme, ihtilâf, tefrika söz konusu olur. İslâm kardeşliği çökünce bilmeliyiz ki hem müminler için hem de İslâm toplumu için –Allâh korusun- çok büyük kayıplara sebep olur. Birlik ve beraberliği baltalayan nefsânî ihtirasların, benlik dâvâlarının, siyaset ve riyâset kavgalarının, hiddet ve nefretin yegâne çaresi; Allâh’ın emrettiği İslâm kardeşliğinde buluşmaktan geçer. Âyet-i kerîmede bu husus şöyle ifade edilir:
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ  
“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allâh’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz…” (Ali İmran 103)
        
 Milletçe ve toplumca hem Rabbimizin hem de Peygamber Efendimizin sevgisini kazanmanın yegâne yolu, iman ve İslâm kardeşliğinin gereklerini hakkıyla yerine getirmekten geçer. Rabbimiz, birbirlerini Allâh için seven, koruyan, destekleyen müminlerin bu sevgilerinden râzı olur ve böyle yekvücut hâle gelmiş mümin kullarını sever. Zira kutsi hadiste şöyle buyrulur: “Ben’im rızam için birbirini sevenlere, Ben’im için birbirlerine ikramda bulunanlara, Ben’im için birbirlerine samimiyetle itimat edip dost olanlara, akraba ve dostlarıyla irtibatını kesmeyenlere ve Ben’im için ziyaretleşenlere Ben’im de muhabbetim tahakkuk etmiştir.”
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Şüphesiz müminler birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah’tan sakının ki size acısın.” (Hucurât 10 Dünyevi olan bağlılık geçici İslam kardeşliği ise sürekli olduğunu bilmeliyiz.  Toplumdaki kardeşliği tekrar canlandırmak için manevi boyutu ön plana çıkarmak gerekir. Yoksa manevi boyut bir kenara atıldığında, milletleri birleştirmek mümkün olmaz. Birlik ve beraberlik olsa bile maddi menfaatler üzerine kurulu olur. Maddi menfaatler bittiğinde kardeşlikte biter. Bugün İslam âleminde yaşanan kavga ve katliamlar, İslam kardeşliğini unutmalarındandır. Bir ırkın diğer bir ırka karşı yaptığı menfi tutum, aynı şekilde bir ırkın farklı aile veya kabileleri arasında görmek mümkündür. Oysa birleştirici unsurları olmayan kâfir devletler, sırlarını, paralarını ve hukuklarını birleştirip beraberce yaşayabiliyorlar. Gerektiğinde beraberce çağdaş haçlı seferlerine çıkabiliyorlar. Bu gün Filistin’e beraberce saldırabiliyorlar. İslam âlemindeki bu katliamların altında, bu çağdaş haçlı zihniyeti yatmaktadır. İslam âlemi, bunu bildiği halde nefsine hoş gelen gayri meşru olan asabiyeti(milliyetçiliği) ruhunda taşımaktadır. İslam’da kardeşlik, ne menfaatler üzerine, ne de asabiyet üzerine kurulmamıştır. Bu bağlamda kanaatimizce Müslümanlar öncelikle birlik olmalı ve bu birlik tüm Müslüman devletler bazında gerçekleştirilmelidir. Bu gün Filistin ve diğer İslam beldelerinde yaşanan katliamlar karşında sade sözde açıklamalarla yetinmeyip Müslümanca tavır gösterebilmeliyiz. Ayrıca söz konusu bu kardeşlik asgari şu ilkelere uygun olmalıdır:   
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah her şeyi bilendir ve haberdardır.” (Hucurât 13) Ayette ifade edildiği gibi Müslümanlar, ırkları ve kabileleri ile üstünlük taslamayıp sadece bunu taaruf için kullanmaları gerekiyor. Ayrıca Müslümanlar, şu düşünce içinde olmaları gerekiyor:

“Bir Müslüman, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz.” Dolayısı ile İslam topraklarında tüm Müslümanların kendisi için var olan meziyet, kimlik ve özgürlüğü, diğer Müslüman kardeş için de istemeli ve Müslüman kardeşinin hak ve hukukunu korumalıdır. Bilmelidir ki “Allah katında üstünlük ancak takva iledir. “Yüce Allah, insanoğluna dünya ve ahiret saadeti için o kadar güzel yollar belirtmiş ki, bireysel ve toplumsal açıdan uygulandığında; mutluluk getirmektedir. Tüm peygamberler aynı yolu göstermek için gönderilmişlerdir. Tüm dinler de cihat anlayışı altında kişisel ve toplumsal refah içermektedir. Asr-ı saadette, kısa zaman içerisinde Müslümanların, kansız bir şekilde büyük futuhatlara imza atmalarının sebebi; tebliğ anlayışı olduğu bilinmektedir. Müslüman olan tüm milletler, bu tebliği tüm insanlara ulaştırmak için çok uzak kıtalara gitmişler; malını ve canını feda etmek pahasına bu tebliği götürmüşlerdir. Bu sadakatleri sayesinde Müslümanlar, kısa zamanda büyük toprakların fethini gerçekleştirmişlerdir. Tarihimizden istifade etmek istersek, bu günde onların takip ettikleri yolu takip etmeli ve onların “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın!” düsturlarını hem bireysel he de İslam devletleri bazında uygulamak ve gereğini yerine getirmek gerekir.
       
Tüm Müslümanlar istisnasız toplum, fert ve devlet bazında Kur’an’ın
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ 
Sana uyan müminlere merhamet kanadını indir. Onlara karşı tevazulu ol.”  (Şuara  215) düsturuna uygun hareket etmeliler.   Allah, hakka uyan mütevazı kuluna şeref verir, onu yükseltir. Mütekebbiri kişiyi de düşürür. Peygamberin ifadesini her zaman hatırlamalıyız ki “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” Unutmamalıyız ki dünyada ve ülkemizde kardeşlik önündeki engel İslam’ın kardeşlikle ilgili ilke ve prensiplerini referans almamak ve Resulullah’ın ahlakıyla ahlaklanmamaktır. Tüm dünyanın ve özellikle İslam âleminin iliklerine kadar işleyen, yaşadığı ıstıraptan ve şu an içinde bulunduğu bu illetten kurtulabilmesi için söz konusu İslam’ın kardeşlikle ilgili prensiplerin Resullulah’ın uyguladığı gibi uygulanması gerekir. Çünkü biz biliyoruz ki Allah resulü  وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ  “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem Suresi 4)   hitabına mazhar olurken asıl mesajın ümmetedir.
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَراً فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْلَمْ  يَسْتَطِعْ  فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ   يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَظْعَفُ اْلإِمَانِ
“Sizden herhangi biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirmeye çalışsın. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim) hadisi her hangi birine yapılan en ufak kötülüğü bile içerirken ve buna duyarsız kalınmamasını emrederken maalesef bu gün İslam âleminin dürt bir tarafı Müslüman toplumlar ve birçok İslam devletinin duyarsız, tepkisiz ve onursuz tavrından dolayı kan ve revan içindedir. Biz Müslümanlar, uyanıp, biran önce kendimize gelmeliyiz. Müslüman kardeşlerimize yardım etmeliyiz. Dünyanın her tarafında çaresiz ve perişan durumda olan kardeşlerimize yapılan zulüm her seferinde bölgeden bölgeye taşınarak, tekerrür etmektedir. Artık Müslüman fert, toplum ve devletler olarak gerek İslam düşmanlarının İslam adına yaptıklarına ve gerekse ABD ve İsrail gibi azılı İslam düşmanlarının bizzat eliyle yapılan bu zulümlere dur diyebilmeliyiz ve bu zalimlere karşı duracak cesaretti göstermeliyiz. Duyarsızlıklarımızı bir kenara atıp, sessizliğimizi bozmalıyız. Aynı zulüm bugün bizim de başımıza gelebilirdi. 
    
  Mehmet Akif ne güzel söylemiş; “Hani milliyetin İslâm idi? Kavmiyyet ne? Sarılıp sımsıkı dursaydın ya milliyetine! Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri? Küfr olur, başka değil kavmini sürmek ileri. Arab’ın Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahud Kürd’e, Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış, nerede? Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer? Fikrî kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber. En büyük düşmanıdır rûh-u Nebî tefrikanın, Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın. Artık ey millet-i merhûme sabah oldu, uyan!!! Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan? Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü! Dinle Peygamber-i Zîşân’ın ilahî sözünü. Türk Arap’sız yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir! Arab’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir… Veriniz baş başa zira sonu hüsran-ı mübîn, Ne hükûmet kalıyor ortada billahi, ne din. Medeniyyet size çoktan beridir diş biliyor, Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor. Arnavutlar size ibret olacakken hâlâ, Ne bu şûride siyaset, ne bu fasîd da’vâ Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz, Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz. Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavud’um, Başka bir şey diyemem, işte perîşan yurdum.” (Safahât 161,162) maalesef o gün yaşananları bu çok daha fazlasıyla yaşıyoruz. Dolayısıyla uyanık olmalıyız. Allah kalplerimizi muhabbet, uhuvvet ve şefkatle doldursun; nefsin ve şeytanın şerrinden muhafaza buyursun inşallah. (Âmîn.)