Tasavvuf ve Medrese İlişkisi

e-Posta Yazdır PDF

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.


Tasavvuf Müslümanları sevmektir. Tasavvuf Müslümanların sevgisi ile Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgisine, Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgisi ile de Allah’ın (cc) sevgisine ulaşmaktır. Dolayısı ile tasavvuf topluma hizmettir; toplumla beraber olmaktır.


Sahabe devrinden günümüze kadar mutasavvıflar toplumun her kesimi ile iç içe olmuşlardır. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) züht ve ilimde mümtaz olan sahabelerini değişik beldelere göndermek sureti ile irşat ve tebliğ görevini yerine getirmişlerdir.


Bu metot tabiinler ve tabii tabiinler döneminde de devam etmiştir. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve diğer İslami devletler bir memleketi fetih etmeden önce derviş ve ehli kalp insanlar vasıtası ile o milletleri ıslah ederek fetih hareketini gerçekleştirmişlerdir.


Tarih gösteriyor ki Orta Asya ve Anadolu’nun fethi dervişler ile olmuştur. 10. ve 12. Yy Cüneydi Bağdadi, Şeyh Abdulkadiri Geylani gibi mutasavvıflar köy köy dolaşıp irşatta bulunmuşlardır. Bu özellik Abbasiler döneminde daha sık rastlanmaktadır. Bu durum daha sonraki İslam devletlerinde de uygulanmıştır. Osmanlı, Selçuklu Padişahları fetihlerini mutasavvıf üstadlarının yol göstermesi ile gerçekleştirmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul fethini üstadı olan Akşemsettin’in manevi yol göstermesi ile gerçekleştirmiştir.


15. yy gibi tasavvufun disipline edildiği bir dönemde Seyyid Emir Kilal (ks) ve Şahı Nakşibend (ks) gibi mutasavvıflar tasavvufun kadim geleneği olan belde belde dolaşmanın yanı sıra Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mirası olan talebe yetiştirip beldelere ve kasabalara gönderip irşat faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.


Onlar batıl fikirlere, bidat ve hurafelere karşı savaşıp insanların akidesini düzeltip nefsi terbiyelerine önem vermişlerdir. İmamı Rabbani hiç çekinmeden Ekber Şah’ı eleştirip onun dindeki reform hareketlerini engellemeyi başarmıştır. İmamı Rabbani’nin çabası daha sonra Ekber Şah’ın oğlu Cihangir Şah’ın irşadına vesile olmuştur.


Mutasavvıflar kervansaraylar, hanlar, hamamlar, köprü, yollar, medreseler yapmaları toplumsal ve kültürel gelişmedeki rollerini ortaya koymaktadır. Mutasavvıflar müritleri ile beraber küfür hareketlerine karşı cihada katılmışlardır. İstanbul medreselerinin Çanakkale savaşları için boşaltılması; Şarktaki üstatların da Rus cephesinde savaş vermeleri; Şeyh şamil ve müritlerinin Ruslara karşı Savaşmaları mutasavvıfların hayatın her alanında öncü olduklarını göstermektedir.


Ülkemizde cumhuriyetten sonra dini koruyan, dinin varlığını devam ettirenler batı ve doğuda hep mutasavvıflar olmuşlardır. Hatta bir yere sürgün edildiklerinde sürgün gittikleri yerlerde bu fonksiyonu icra etmişlerdir. İddia edebiliriz ki bu gün toplumda dini hassasiyetler mevcut ise cumhuriyetten sonraki tasavvuf erbablarının çaba ve gayretleri sonucu olmuştur.


Medrese, dînî ve fenni ilimlerin beraber okutulduğu; tarihi suffe’den başlayıp günümüze kadar devam eden bir müessesedir. Tasavvuf ise nefsi terbiye ve ilimle ameldir. Başka bir ifade ile tasavvuf, medreselerde okutulan ilimlerin tatbik edilmesidir. Tarihi süreç içerisindeki tasavvuf medrese ilişkisine baktığımızda bu ilişkinin Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Eshâb-ı Suffe ile başladığını görmekteyiz. Ebu Hureyre, Abdullah Bin Ömer, Selman-ı Farisi, Enes BinMalik (RadıyallahuAnhüm) gibi Ashâb-ı Kiram, bu günkü medreselerin başlangıç ve temelini oluşturan Suffe ile Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir başka veçhesi sayılan tasavvufun da temeli olan zühdü ilişkilendirip, bunları mezcetmeleri(birbirine katmaları) bu gerçeği ortaya koymaktadır.


İslam tarihi boyunca tasavvuf ve medrese ilişkisi hep devam ettiği gibi bu gün hala bu ilişki varlığını korumaktadır. İslam kültür ve medeniyet tarihi bize gösteriyor ki bundan sonrada bu ilişki devam edecektir. Tasavvufun kurumsallaşmadığı dönemlerde İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii gibi büyük âlimlerin züht ve takva hayatı yaşamaları, tasavvufun kurumsallaştığı dönemlerde ise Abdulkadir-i Geylânî ve Cüneyd-i Bağdâdî gibi mutasavvıfların tekkelerin yanı sıra medreseleri de devam ettirmeleri tasavvuf ile medresenin ilişkisinin açık örnekleridir.


Tasavvuf ve medreselerin ilişkisini özetleyen hususlardan birisi de İmam-ı Malik’in “ilimsiz tasavvuf boştur, tasavvufsuz ilim de batıldır” mealindeki sözüdür. Bu gibi sözler Tasavvuf ve medreselerin ne kadar iç içe olması gerektiğini ifade etmektedir. Tasavvuf ile medreseler ile ve medresede okutulan ilimlerin sıkı bir ilişki içerisinde olduğu tasavvufun kaynaklarına bakıldığında da anlaşılabilir: Muhâsibî’nin er-Riâyesi, Tirmizi’nin Hatmu’l-Velâyesi, Serrâc’ın el-Luması, Kuşeyrî’nin Risalesi, Gazali’nin İhyası, Suhreverdi’nin Avârifu’l-Meârifi, İbn-i Arabi’nin Fusûsu ve Futuhâtı, Mevlana’nın Mesnevisi gibi tasavvuf kaynakları incelendiğinde bu eserlerin ilimle yoğrulduğu anlaşılıyor.


Büyük mutasavvıfların eserleri incelendiğinde yine tasavvuf ve medreselerin iç içe olduğunu görmekteyiz. Es-Sülemi, Kuşeyri, Abdurrazak Kaşanî, Nimetullah Nahçıvanî, Bursalı Hakkı, tefsir alanında müstakil ve çok ciddi esereler telif etmişlerdir. Kalabazi, Ahmet er-Rifai, Sadrettin Konevi, İbni Ebi Cemre gibi mutasavvıflar da hadis alanında eserler vermişlerdir. Yine medreselerde okutulan kelam, fıkıh, ahlak gibi dini ilimlerle tasavvufun ya konuları itibarıyla ya da hem konu hem de vesile ve vasıtaları itibari ile aynı olduğu görülmektedir.


Tasavvufun tarihi gelişimi ile medreselerde okutulan ilimlerin tarihi gelişimi incelendiğinde tasavvuf ve medreselerin birlikte neşvu nema bulduğu(yayılıp geliştiği) anlaşılmaktadır. Tasavvuf tarihçileri tasavvuf tarihi dönemlerini zühd dönemi, tasavvuf dönemi, tarikat dönemi diye üçe ayırırlar.


Züht dönemini asr-ı saadet ile başlatırlar. Züht döneminin mekteplerini Medine mektebi, Basra mektebi, Küfe mektebi ve Horasan mektebi diye dörde ayırırlar. Bu mekteplere ve müntesiplerine bakıldığında âlimlerden müteşekkil olduğu görülmektedir.


Tasavvuf dönemi mektepleri ve tarikat önderlerinin ilim erbabı olması, tasavvuf ve medreselerin birlikte neşvu nema bulduğu göstermektedir.


Yakın tarih ve bugün için de mutasavvıfların medreseleri ihya etmeleri tasavvuf ve medreselerin olumlu ilişkilerini ortaya koymaktadır. Tasavvuf icazetini alan bir mürşit, tekkesinin yanında mutlaka medresesini de inşa etmiştir. Medreselerin yok olmaya yüz tuttuğu yıllarda medreseleri sırtlayan ve medreseleri canlandıran ve bu güne taşıyan dolayısıyla da İslami ilimleri bu güne taşıyanlar, tasavvuf erbabı insanlar olmuşlardır. Örneğin 1930’lu yıllarda Doğu ve Doğu Karadeniz’de mutasavvıflar medreseleri sıkıntılı bir şekilde mağara ve yer altında hayatları pahasına muhafaza edip yok olmalarının önüne geçmişlerdir. Bu sıkıntılı dönemlerde Norşin, Oğin gibi Nakşi medreseleri bu anlamda bir ekol halini almışlardır. Anadolu ve batıda ise mutasavvıflar bireysel bir şekilde medreselerde okutulan ilimleri tedris etmişlerdir.


1960 ’lardan sonra toplumun sosyal değişimi ile mutasavvıflar medreseye yönelik faaliyetlerindeki gevşemeyle beraber medreseler canlılıklarını yitirdiler. Sahipsiz kalan medreseler yine mutasavvıfların 1990’dan sonra medreseye yönelik faaliyetlerine yönelmeleri ile ciddi anlamda gelişmeye başladılar. Suffe medreselerinden ta günümüze kadarki tüm ilmi tedrisatlarda yetişen yetkin ilim adamlarının ya hocası mutasavvıftır ya da hocasının hocası mutasavvıftır. Bu tarihi gerçek bile tasavvufun medreseleri ne kadar koruyup kolladığına yeter bir delildir.


Tasavvufun medreseler ile başka bir ifadeyle ilimle bu kadar sıkı ve köklü bir ilişkiye girmesinin altında ise şu gerçekler yatmaktadır;

1- Tasavvuf kendisini murakabe ve kontrol etmesi için ilme ihtiyaç duymaktadır. Çünkü ilimsiz tasavvuf hurafe ve bidatlerden kendini koruyamaz.

2- İlmin korunması ve izzetinin muhafaza edilmesi, ilim adamının sahip olduğu ilim dolayısı ile emrâz-ı kalbiyeden muhafaza edilmesi tasavvuf ile gerçekleşmektedir. Bundan dolayı tasavvuf, tasavvufsuz ilim olmaz diyor.


3- Medreselerde öğrenilen ilimlerin tatbiki tasavvuf(yaşamak)la gerçekleşebilmektedir. Peygamber Efendimizin(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) meşhur Cibril hadisinde Cebrail gelip önce iman ile soru sorup cevabını verir, daha sonra İslam ile ilgili soru sorup cevabını verir, bundan sonrada ihsan nedir der ve cevabını şöyle verir; “İhsan; Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görür.” diye cevaplandırır. Bu hadis-i şerifte iman ve İslam ile ilgili sual ve cevaplar İslam’ın şeri ilimlerini temsil etmektedir.


Şeri ilimlerin tedris edildiği yer ise tarihi süreç içerisindeki yeri, konumu, ismi değişmekle beraber genel anlamı ile medreselerdir. Bu hadise baktığımızda ihsan, şeri ilimlerin tatbikini temsil etmektedir. İhsanın tanımı ve şeri ilimlerin tatbiki zaten tasavvufun ta kendisidir. Sadece şeri ilimlerin tahsil edilmesi Kur’an’ın bizden istemiş olduğu insanın sorumluluğunu yerine getirmesi için yeterli olmamaktadır. Bu ilimleri, insanın içten duyarak hissederek yaşaması gerekir.


Sadece fıkıh, hadis, tefsir ilimlerinin tedrisi, kalbi ıslaha(kalbi temizlemek) yetmemektedir. Kur’an’ın istediği kalbi ıslah için bunlarla beraber ahlak, takva, rikkat-ı kalb ile bu elde edilen ilimleri yaşamak gerekir. Dolayısı ile tasavvuf ve medrese sürekli iç içe, biri diğerinin vazgeçilmezi olmuştur.