el-Esmâ ül-Hüsnâ (6)

e-Posta Yazdır PDF


اَلْقُدُّوسُ 

El-Kuddûs (Celle Celâlühû)

 

Allah’u Teâlâ hazretleri “El-Kuddûs” sıfatıyla muttasıftır. Bu tenzihiyyet sıfatıdır. Kur’an-ı Kerim’de: “Mukaddes olan o’dur.” (Onun Yüce zâtı, bütün noksanlardan münezzehtir, uzaktır.) (Haşr 59/23) “Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, mukaddes, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ı tespih eder.” (Cum‘a 62/1) ayet-i kerimeleriyle bu sıfata dikkat çekilmiştir.

 

Sözlükte "temiz olmak" manasındaki kuds kökünden türemiş mübalağa bildiren bir sıfat olan Kuddûs "tertemiz, pak, kusurdan arınmış" demektir. Mescidi Aksa için kullanılan “Beyt’ül Makdis” ifadesi oraya girenlerin günahlarının temizlenmesi manasındadır. Cennet için kullanılan “Hazîret’ül Kuds” ifadesi dünyanın sıkıntı ve afetlerinden temiz olması manasındadır. Kısaca “kuds” kelimesi temizlenmek, temiz olmak, münezzeh olmak demektir.

 

Buna göre: O Allah’u Teâlâ hazretleri mukaddes, muazzam ve bütün kötü sıfat ve durumdan münezzeh olandır. Yarattıklarından herhangi birinin kendisine benzemesinden veya kendisinin yarattığı mahlukatına benzemesinden beri olup bütün noksanlıklardan ve kemaline zıt olan her şeyden salim ve selamette olandır.

 

Gerek lügat uleması gerek Esma-i Hüsna ile ilgilenen alimler, Kuddûs’ün sadece zâtı ilahiyye için kullanıldığı ve "her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olma" manasına geldiği hususunda görüş birliği içindedirler.

 

Allah’u Teâlâ hazretlerini münezzeh tutma hususunda ulema genel bir tarif ortaya koymuşlardır. Buna göre Allah’u Teâlâ hazretleri, noksanlık hangi şekilde ve ne taraftan olursa olsun ondan münezzeh tutulur: kendisinin eşi, benzeri veya dengi veya ululukta onun gibisi veya rakibi veya zıttı bulunmaktan münezzeh ve yücedir; En mükemmel, en yüce ve en geniş sıfatlarla muttasıf olduğu halde sıfatlarından herhangi birinde noksanlık bulunmaktan veya herhangi bir sıfat konusunda noksan olmaktan münezzeh ve yücedir. Aynı zamanda tenzihiyyet sadece noksanlıklardan beri tutmak demek değildir. Yücelik ve azamet sıfatlarını Allah’u Teâlâ hazretleri hakkında sabit kılmak da tenzihiyyetin tamamındandır. Zira tenzihiyyet: ondan başkasını irade edip, bununla onun kemali hakkında ki kötü düşüncelerden muhafaza etmeği kast etmektir. Cahiliyye ehlinin Allah’u Teâlâ’yı celaline yakışmayacak şekilde kötü tasavvurlarla zannetmesi gibi.

 

Bir kul rabbini sena ederek “Sübhanallah” veya “Tekaddesallah” veya “Teâlallah” dese onu bütün noksan sıfatlardan beri ve uzak, bütün kemal sıfatlarla da muttasıf kılmış olarak sena etmiş olur.

 

Kuddûs, yukarıda belirttiğimiz iki âyet-i kerimede Allah’u Teâlâ’ya izâfe edilmiş, bir âyet-i kerimede de meleklerin Cenâb-ı Hakk’ı takdis ediş ifadesi yer almıştır (el-Bakara 2/30).

 

Hz. Âişe (radiyallahu anha)’den nakledilen hadis-i şeriflerin birinde Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem)’in namazdaki rükû ve secdelerinde zaman zaman, “Sübbûhun kuddûsün rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” (Ey münezzeh ve yüce olan Allah’ım! Ey meleklerin ve Cebrâil’in rabbi!) şeklindeki zikri tekrar ettiği belirtilmiş[1], bir diğerinde Rasulüllah’ın yataktan kalkınca onar defa okuduğu dua ve zikir içinde şu cümlelerin de yer aldığı ifade edilmiştir: “Sübhânellāhi ve bi-hamdih sübhânel-melikil-kuddûs (Allah’ı yüceltip övgüyle anarım, görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibinin, Onun münezzeh zâtının her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olduğunu kabul ederim.[2]

 

Kuddûs kavramı gerek Kur’an-i Kerimde gerek hadis-i şerif rivayetlerinde genellikle tesbih kavramıyla birlikte yer almıştır. Zât-ı ilâhiyyeyi her çeşit kusur ve eksiklikten tenzih etmeye dayanan manaları arasında ise pek fark yoktur. Ebû Abdullah el-Halîmî zâtın tenzih açısından ne olduğunu söylemeye takdis, ne olmadığını söylemeye de tesbih demiştir (el-Minhâc, I, 197). Ebü’l-Bekā el-Kefevî de aynı şeyi ifade etmekle birlikte tesbihin ibadetlerle, takdisin mârifet ve inançla gerçekleştiğini belirtmiştir (el-Külliyyât, s. 297-298).

 

Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî, tasavvufî bir yaklaşımla kuddûs isminden kulun alabileceği nasibi şöyle ifade etmiştir: “Kuddûs isminin muhtevasını tam anlamıyla kavrayan kimse Allah rızası uğruna nefsini aşağı arzulara uymaktan, servetini haram şüphesinden, zamanını O’na muhalefet etme kirinden, kalbini dünya alâkalarının sebep olacağı lekelerden, ruhunu fâni mekânlarda barınmaktan ve içindeki gücü yabancı ilgilerden uzak tutar. Böyle bir kişi, Allah’a yaptığı kulluğun mânevî muhtevasıyla hiçbir yaratığa kul olma zilletine düşmez; O’nu müşahede ettiği kalbiyle hiçbir mahlûka tazimde bulunmaz; elinde bulunan bir dünya nimetini yitirmekten etkilenmez ve tuttuğu yoldan Allah’a ulaşmadan geri dönmez (et-Taĥbîr fit-teźkîr, s. 28).

 

Kuddûs, Allaha nispet edilen zâtî-selbî (tenzîhî) isimler grubu içinde mütalaa edilir ve izzet, şeref, hükümranlık bakımından en yüce” mânasındaki alî ismiyle anlam yakınlığı içinde bulunur.




[1] Müsned, VI, 35, 94, 115; Ebû Dâvûd, “Śalât”, 147

[2] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 101