Kudüs’e Hâkim Olan Dünyaya Hâkim Olur

e-Posta Yazdır PDF

Efendimiz’in (s.a.v.), ashab-ı kiramdan Ebu Zer (r.a.)’in sorularına cevap olarak yeryüzünde ilk inşa edilen mescidin “Mescid-i Haram”, ikinci inşa edilenin “Mescid-i Aksa” olduğunu ve bu ikisi arasında kırk yıl süre bulunduğunu beyan buyurduğu  Kudüs şehri, tarih içinde çeşitli isimlerle anılmıştır. Kudüs kelimesi, tehhare (temizlik) anlamına geldiği gibi noksanlıklardan ve ayıplardan temizlenmiş anlamına da gelmektedir.  Hicazlılara göre ise, içinde temizlik yapılan bir kap olan es-Settel, el-kaddese ile aynı anlama gelmektedir. Bu yüzden de Beytü’l-Mukaddes’e temizlenmiş ev deniyordu ki, orada günahlardan temizleniliyordu.  Hıfzı, Târih u Fezâilu Kuds-i Şerif isimli eserinde; “Şam’a Şam deyu ad verdiler çünküm Kâbe’nin şimâlindedir ve Yemen’e anın içün Yemen dediler ki Kâbe’nin yemenindedir ve Beytü’l-Makdis’e anın içün Kudüs dediler ki haşr u neşr onda olsa gerektir”  ifadeleriyle Kudüs kelimesini izah eder.

“Allah’ın katında hak  din, İslam’dır”  âyetiyle sâbit olduğu üzere, Hz. Adem’den (a.s.), Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar bütün peygamberler İslam dini ile gönderildiğinden, dört bin yıllık bir İslam şehridir Kudüs. Nice  peygamberlerin birçoğunun doğup, büyüdüğü, yaşadığı, vahiy aldığı, davet ve tebliğini yaptığı, tevhid ve vahdet mücadelesi verdiği, hicret etmek zorunda kaldığı şehirdir Kudüs.

Ne Yahudi ne de Hristiyan; ancak hanif bir müslüman  ve tek başına bir ümmet olan   ve “Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek” diyerek Kudüs’e giden Hz. İbrahim’in (a.s.) kabrinin bulunduğu, oğlu Hz. İshak’ın (a.s.) ve torunu Hz. Yakub’un (a.s.) yaşadığı, Hz. Yusuf’un (a.s.) kuyuya atıldığı, Hz. Mûsa’nın (a.s.) İsrailoğullarını Mısır’dan alıp götürmek istediği Filistin topraklarının merkezidir Kudüs. Hz. Davud’un (a.s.) fethedip başkent yaptığı ve Hz. Süleyman’ın (a.s.) Mescid-i Aksâ’yı inşa ettiği şehirdir Kudüs.

İmrân ailesinden, Allahu Teâlâ’nın seçtiği, tertemiz yaratıp dünya kadınlarına üstün kıldığı , iffet ve nâmus timsâli  Hz. Meryem’in doğup, yaşadığı ve benzeri olmayan bir mucizeyle, Rûhu’l-Kudüs’le desteklenen, hikmetin, Tevrat ve İncil’in öğretildiği  ve göklere yükseltilen  Hz. İsa’yı (a.s.) dünyaya getirdiği topraklardır Kudüs. 

“Hâtemü’l-Enbiyâ”  yani peygamberlerin sonuncusu, insanların ve cinlerin peygamberi, “rahmeten li’l-âlemîn” (âlemlere rahmet) olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), İsrâ ile Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya, daha sonra Mîrâc ile de Mescid-i Aksâ’dan Rabbi’nin katına yükseltildiği yerdir Kudüs.  

Yahudileşmiş İsrailoğullarını Müslümanlığa davet için gönderilen peygamberler diyârı olan ve “Dârüsselâm” (Barış yurdu, selam yurdu) olarak da isimlendirilen Kudüs tarih boyunca felâketlere de sahne olmuştur. Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) MÖ. 586’da ve MS. 70 yılında Romalılar Kudüs’e girip, şehri kuşatması üzerine korkunç bir açlık baş göstermiş, nihayet şehir düşmüş, Kudüs ateşe verilmiş, duvarlar yıkılmış, halk katliamdan geçirilmiş, halkın geri kalan kısmı da sürgün edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuya şöyle telmih yapılır:

“Biz İsrailoğullarına kitapta şu hükmü de bildirdik: “Siz ülkede iki kere bozgunculuk yapacak ve açık zorbalıklar edeceksiniz.” Onlardan birincisinin vâdesi gelince, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize musallat ettik de onlar sizi yakalayabilmek için evlerin aralarına bile girerek her tarafı didik didik edip araştırdılar. Bu, yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.”  

Sâsânîler tarafından 614’te işgal edilen Kudüs’ü 629’da Bizans İmparatoru Herakleios kurtarmış ve İranlılar’dan geri aldığı kutsal haçı Kudüs’teki yerine koymuştur. 

638’de, Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kudüs, müslümanlar tarafından fethedildiğinde, şehri terk eden Yahudiler geri gelmişler, Hristiyanlar inançlarında serbest bırakılmışlar, her iki dinin ibâdet mekanlarına da dokunulmamıştır. 1071 yılında Selçuklular’ın şehre hâkim olmalarına kadar geçen sürede, Emevîler, Abbâsiler, Fâtimiler ve Karmâtiler Kudüs’ü idâreleri altında bulundurdular.


Kudüs Hedefli Haçlı Seferleri 

En  yakın Avrupa devletine bile dörtbin kilometre uzaklıkta olan Kudüs’le İngilizler, İtalyanlar, Almanlar ve Fransızlar tarih boyunca yakından ilgilenmişlerdir. Semâvî üç din içinde mübârek ve kutsal kabul edilen Kudüs, Hristiyanların hac yeridir. Kudüs ve civarının, 11’inci yüzyıldan itibaren Müslüman Türk Devleti Selçukluların eline geçmesi sonucunda, papazlar tarafından kasıtlı bir şekilde bölgenin sanki Hristiyanların hac vazifelerini yapmasına kapatılmış olarak gösterilmeye çalışılmaları sonuç vermiş, Avrupalı Devletlerin Müslüman halka ve devletlerine karşı düşman olmalarına sebeb olmuş ve 1096 yılında Clermont’da (Fransa) toplanan klise konsilinde Papa II. Urban tarafından haçlı seferlerinin ilki başlatılmıştır.  Haçlılar, Kudüs için 1270 yılına kadar 175 yıl boyunca sekiz haçlı seferi düzenlemişler, güzergahları üzerinde ne var ne yok yıkıp, yakmış ve yağmalamışlar, yüzbinlerce masumu katletmişler, ama savaş meydanlarında karşılaştıkları İslam orduları tarafından perişan edilerek ülkelerine geri çekilmişlerdir. Bütün bu seferler, “Kudüs’e hâkim olan dünyaya hâkim olur” gerçeğinin sonuçlarıdır.

Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılında Kudüs’ü fethetmesinden 1917 yılına kadar, 400 yıl boyunca bu mübârek belde barış ve huzur içinde Osmanlı idâresinde kalmış ve Osmanlı bu dönem içerisinde dünya hâkimi bir devlet olmuştur. 1. Dünya Savaşı’nda Kudüs, İngilizlerin eline geçmiştir. İşte Kudüs’ün kaybedildiği tarih olan 1917 yılı  gerçek anlamda Osmanlı’nın hâkimiyetini kaybettiği ve Osmanlı Padişahının Müslümanların Halîfesi olma özelliğini yitirdiği tarihtir. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’nda Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulması için bu topraklara yahudilerin yerleştirilmesi karara bağlanmıştır. Bölge topraklarının satın alınarak, sinsice yerleştirilen Yahudilerin nüfusu belli bir sayıya ulaşınca, BM Genel Kurulu 29.11.1947’de Filistin topraklarının Yahudilerle Araplar arasında bölünmesine dair kararını açıkmış, bu haksız karara ayaklanan Filistinlilerle Yahudiler arasında çatışmalar başlamıştır. Bu durumu fırsat bilen ve her türlü desteği arkalarına alan Yahudiler katliamlar yaparak, binlerce Müslümanı şehit etmişlerdir. 


 Nekbet Günü (Yevmü’n-Nekbet)

Türkçe’de “talihsizlik günü” anlamına gelen nekbet günü, İsrail’in bağımsızlık ilanı olan 14 Mayıs 1948 tarihini takip eden gün olan 15 Mayıs 1948 ve ardından gelişen olaylar için kullanılmaktadır. İsrail’in bağımsızlık ilanının ardından beş Arap ülkesi (Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak) İsrail’e karşı askeri operasyona başlamış fakat yenilmişlerdir. İsrail, Araplara devlet kurmaları için bırakılan topraklarında yarısını işgal etmiş, savaş sırasında topraklarını terk eden Filistinli Arap mültecilerin dönüşüne de izin vermemiştir. 

Filistin’in kendilerine satılması karşılığında Osmanlı’nın bütün borçlarını tasfiye etmeyi taahhüt eden Yahudilerden Theodore Herzl’a: “Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!” diyen ulu hakan Abdülhamit Han hazretlerinin 27 Nisan 1909’da tahttan indirilme sürecini başlatan zihniyetin hedefi, önlerinde en büyük engel olarak gördükleri Hilâfet’den başkası değildir. 

Avrupa, yerli işbirlikçileri ile Osmanlı Hilafeti’ni hedef alıp, tahrip edince, İslâmi devlet ve siyasal sistem modelini ortadan kaldırır ve İslâmi Hilafetin hiçbir zaman onarılamaması için de adımlar atar. İlk olarak, Hilafet yıkıldığında, onun salt koltuğuna modern lâik Türk Devleti geçirilir. Sonra Şii İslâm’ın kalbi İran’da benzer bir devlet ortaya çıkar. Hintli Müslümanlara da lâik Pakistan Cumhuriyetini kurdurulur. Avrupa, Hicaz’da da (Mekke ve Medine) lâik Suudi Arabistan Devleti’nin kurulmasına yardımcı olur ve sonrasında bu devletin güvenliğini garanti altına alarak, devletin hayatta kalmasını sağlar. Artık Hilafet iki nedenden dolayı hiçbir zaman yeniden inşa edilemezdi. Birincisi, Suudi-Vahhâbi rejim, Hicaz topraklarını idâre etme karşılığı asla Hilafet iddiasında bulunmayacaktı. İkincisi, Hicaz toprakları çok uzun zamandır onların kontrolünde olduğu için, başka devletlerde  Hilafet iddiasında bulunamazdı.

İslâmi Hilafetin neden Avrupa tarafından hedef alınıp ortadan kaldırıldığını açıklamanın bir sürü nedenleri vardır. İlki elbette, Kutsal Toprakları özgürleştirme amacına ulaşmayı başarmak ve bu topraklara Yahudilerin dönüşünü kolaylaştırmaktı. İkinci neden,  tüm insanlığı insan merkezli seküler sistemlerle bozmak, yeni Avrupâî lâik devlet modelini dünyaya hâkim kılmaktı. Üçüncü neden ise, dinsiz Avrupa gündeminde, nihâi hedefin gerçekleşmesinin önünde engel teşkil eden Hilafet yıkılınca, onun yerine dünyanın hâkim devleti olarak Kudüs’ten dünyayı yöneten Yahudi İsrail       Devleti’ni kurmaktı.


Tâife-i Mansûre (Yardım Olunmuş Grup)

Osmanlı idaresi altında dörtyüz yıl barış ve huzurun kaynağı olan Kudüs, yedi milyonluk nüfusuyla yedi milyarlık dünyayı yöneten İsrail Devleti’nin kurulmasından günümüze  tüm dünyada savaşların, katliamların ve kaosun kaynağı haline gelmiş, büyük bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Kudüs, Arap sorunu değildir. Kudüs, Filistinlilerin sorunu değildir. Kudüs, Ortadoğu’nun sorunu değildir. Kudüs, bütün Müslümanların sorunudur, sorumluluğudur. 

Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Ümmetimden bir grup Allah’ın dinini ayakta tutmaya devam edecektir. Yalanlayanlar ve aykırı davrananlar onlara bir zarar veremeyecektir. Kıyamet geldiğinde onlar bu durumda devam ediyor olacaklardır.”  

“Bu din yıkılmadan ayakta kalacaktır. Kıyamet kopuncaya kadar da Müslümanlardan bir grup bu din için çarpışacaktır.”

“Ümmetimden bir grup hak için cihada kıyamet gününe kadar devam ediyor olacaktır.”  

“Ümmetimden bir grup dinde güçlü olmaya devam edeceklerdir. Güçlüklerle karşılaşsalar da düşmanlarını ezecekler karşıtlarından etkilenmeyeceklerdir. Allah’ın kıyamet emri geldiğinde onlar bu halde olacaklardır.” Ashab dediler ki: “Yâ Rasûlallah bunlar kimlerdir ve nerede bulunacaklardır?” Buyurdu ki: “Kudüs’te Kudüs’ün çevresinde olacaklardır.”  

Kudüs’te ve Kudüs’ün çevresinde olmak, bir vücut gibi olan ümmet-i Muhammed’in, vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücudun, rahatsız, uykusuz kaldığı, onun tedavisiyle meşgul olduğu gibi Kudüs’le meşgul olması,  Kudüs’ün derdiyle dertlenmesidir. Çünkü İslamda yöresel Müslümanlık yoktur, evrensel Müslümanlık vardır. Dünya’ya hak ve adâletin hâkim olması için kesinlikle Kudüs Müslümanların elinde ve idâresinde olmalı ve bunun için gereken ne ise her saha da  mutlaka yapılmalıdır.

 Yahudilerin Müslümanları Kudüs’te sıkıştırmış olması; Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da Ümmeti Muhammed’in bir vakit namaz kılma şerefinden bir asırdan beri mahrum olması elbette büyük bir sorun ama kesinlikle ebedi değildir. Yahudiler er geç Kudüs’ü mü’minlere teslim edeceği Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) ifâdesidir.  Efendimiz (s.a.v.) kıyamete kadar en hâlis mücahitlerin, Taife-i Mensure’nin yani ashabı kiramdaki kaliteyi taşıyan yiğitlerin; Kudüs ve çevresinde var olacağını söylüyor. İşte o yiğitler: “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız en üstün siz olacaksınız”  ilâhî müjdelerini öyle içselleştirmişler ki, bu inanç ve direniş Kudüs’ü tekrar “Darusselam” yapacaktır inşallah. Çünkü zafer inananlarındır ve zafer yakındır.