Can Kurbân mı Canım Kurbân mı?

e-Posta Yazdır PDF

Allah’ın Bizlere Bahşettiği Can

“O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı” , âyet-i kerimesi ile Allahu Teâlâ tarafından can bahşedilen ve dünya hayatına gönderilen insanoğluna; “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?”   âyetiyle düşünmesi gereken! bir ömür biçilmiş; , “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler (tanısınlar) diye yarattım”  âyet-i kerimesiyle yaşama gâyesi bildirilmiş;  “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz”   âyet-i kerimesiyle de öleceği ve “Kıyamet günü için adâlet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”  âyet-i kerimesiyle de dünya hayatındaki yaşadığı her şeyden hesaba çekileceği haber verilmiştir. 

“O, hanginizin daha güzel amel (ve hareket) edeceğini (hakkınızda) imtihan etmek için ölümü de, hayâtı da takdîr eden ve yaratandır.” 


Canımız Nasıl Kıymetlenir?

Bir şey için tesbit edilen karşılık, değer, pahâ, bedel; bir kişide bulunan üstün vasıf, itibar; yüksek vasıflı şahsiyet anlamlarına gelen kıymet, herkesin inandığı ve kabul ettiği değerlere göre değişkenlik arzeder. Birine göre kıymetli olan bir şeyin, diğerine göre herhangi bir kıymet-i harbiyesi olmayabilir. Ama herkesin canı kıymetlidir veya başka bir ifâde ile herkesin en kıymetlisi canıdır.


Kaliteli bir hayat sürmek, ömrünü verimli kılmak herkesin arzusudur. İnsanların inandığı değer yargılarına göre ömürlerinin kıymeti de farklılaşır. Kıymetli bir ömür, niçin yaratıldıklarını unutup sadece dünya hayatına inanan metaryalist bir anlayışta olan kâfirler için ancak imkanlar ve nimetlerle elde edilebilir. Bu anlayışla kimine göre ömrünün kıymeti makâm ve onuru, kimine göre mevki ve statüsü, kimine göre sıfatı ve mesleği, kimine göre evi, elbisesi, bağ-bahçesi, arabası, kimine göre güç ve iktidârı,  kimine göre mâşuku ve âilesi, kimine göre çoluk çocuğu, kimine göre ilim ve rütbesi, kimine göre sanat ve mahâreti, kimine göre adı, nâmı ve şöhreti, kimine göre gençliği ve güzelliği vs dir. 


İmansız paslı yürekler, peşine düştükleri bu geçici dünya nimetlerini elde edebilmek için her yola başvurur, menfaat devşirmek için işlerine gelen yasa ve kurallar koyarak, Allah’a değil, kula kulluk ettirirler. Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerine göz diken bu insanlar, hak ve hukuk tanımadan her yeri kan gölüne çevirir, mâsum insanları kurban etmekten zevk alırlar. Allah’a ve Rasûlüne savaş açılmış faiz  onlar için normal bir alışveriştir. Ebu Leheb gibi Kâbe’de dahi gasp ve hırsızlık yapacak kadar ahlâki sınırları yoktur. Namus ve şeref anlamını yitirmiş, zina, içki ve uyuşturucu hayatlarının bir parçası olmuştur. Kumar, piyango ve toto eğlenceleridir. Her konuda fikirleri olan fakat işlerine gelmeyen doğruları asla kabul etmeyecek kibirleriyle iki yüzlü, darbeci ve devrimci tiplerdir bunlar. Dünya hayatına râzı olan bu kâfirler için Allahu Teâlâ şöyle buyurur:


“Şübhesiz ki bize kavuşmayı beklemeyenler, dünya hayâtına râzı olup onunla tatmîn olanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar var ya” 


“Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez.” 


Allah ve Rasûlüne iman eden, Allah ve Rasûlü kendisine her şeyden sevgili olan müminler için kıymetin anlamı, Kur’ân ve Sünnet’in kıymetli gördüğü şeylerdir. Mümin için kıymetli  bir can, Allah ve Rasûlünün yoluna adanmış bir candır. 


Muaz Bin Cebel (r.a.); “Ey Allah’ın Rasulü! Bana tavsiyede bulun” dediğimde, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu  der. “Allah’a ,O’nu görür gibi ibadette bulun. Kendini ölülerden say…” 

“Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.”  hadis-i şeriflerinde ki ahlâka sahip olan mü’minlerin yaşantılarında  Allah’ın emir ve yasakları can bulmuş, nefsî arzu ve istekleri can vermiştir. Üstad Necip Fâzıl’ın dizelerinde bu mânâya şöyle yer verilir:


Ölüm bize ne uzak, ne yakın bize ölüm

Ölümü öldürmüşüz, bize ne yapsın ölüm!


 Rasûlullah’ın (s.a.v.) ahlakı ile ahlaklanan müminler:

“Biz muhakkak ki (her şeyimizle) Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz” şuurunda bir hayat yaşarlar. Sevince Allah için seven, buğzedince de Allah için buğzeden. alçakgönüllü, şefkatli, kâfirlere karşı onurlu, zorlu ve şiddetlidirler. Namazlarını huşû ile kılarlar. Boş sözden ve faydasız işten yüz çevirirler. Zekâtlarını verirler. Irz ve nâmuslarını korur,  zinaya yaklaşmazlar. Yöneticileri  âdildir. Haksız yere öldürmez, fâizle muamele etmezler. Hakk’ı ve hukuku tanırlar. Allah’ın haram ettiklerinden uzak dururlar. Onlar için, canlarını ve mallarını  Allah yoluna kurban etmek en büyük gâyeleridir. Allahu Teâlâ, bu müminler için şöyle buyurur:


“Şüphesiz ki Allah hak yolunda (muhârebe ederek düşmanları) öldürmekte, kendileri de öldürülmekte olan mü’minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine cennet (vermek) mukâbilinde- satın almıştır” 


“O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat vereceğiz” 


Şehitlik, kıymetli bir ömrün, en şerefli hitâmıdır. Şehitlerin Allahu Teâlâ katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Âhirette en büyük rütbenin peygamberlikten sonra şehidlik olduğu belirtilmiştir. Müslümanları, düşmanlara karşı üstün kılan en mühim esaslardan biri, adanmışlık ruhu olan “ölürsem şehidim, kalırsam gazi!” inancı, “iki güzelden biri” dir.  Halid b. Velid’in (r.a.) İran komutanına söylediği şu sözler, adanmışlığın ve canını Allah yoluna kurban verme ruhunun en güzel misallerindendir: 


“Sizin, hayat ve şarabı sevdiğiniz kadar, ölümü seven bir orduyla size geldim”


Ukbe bin Âmir’den (ra) rivayetle, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: 

“En şerefli ölüm şehit olarak ölmektir.” 


Şehitlik, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tekrar tekrar istediği ölüm şeklidir. Ebu Hureyre (ra), Efendimiz’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet eder: 


“Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal’e kasem olsun; Allah (cc) yolunda gazâya çıkıp öldürülmeyi, sonra tekrar hayat bulup gazâda tekrar öldürülmeyi, sonra tekrar gazâya çıkıp öldürülmeyi ne kadar isterim.” 


“Şehit olmayı Yüce Allah’tan samimi olarak dileyen kimse, rahat yatağında vefat etse bile, Allah onu şehitlerin derecesine eriştirir”  

“Anam Babam ve Canım Sana Fedâ Olsun Yâ Rasûlallah” diyebilmek!


Efendimiz’e (s.a.v.) her şeyleriyle tam bağlanmış sahabelerine (r.a.) ait olan bu sözü söyleten nasıl bir imana sahip olduklarının delilidir. Enes’ten  (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz”  (Nesâî’nin bir rivâyetinde  “…. Malından ve ailesinden daha sevgili…” denilmektedir.


Abdullah ibni Hişam (r.a.) rivayet ediyor. “Biz Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile beraberdik. O sırada Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.)’ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer “Yâ Rasûlallah seni bütün malımdan mülkümden daha ziyade seviyorum” dedi. Peygamber Efendimiz “Olmadı Yâ Ömer!” deyince Hz. Ömer; “Yâ Rasulallah seni anamdan babamdan daha çok seviyorum. Sen bana nefsim hariç her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Rasûlulllah (s.a.v.) Efendimiz hemen şu cevabı verdi “Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelal’e yemin ederim, ben sana nefsinden daha sevgili olmadıkça (imanın eksiktir) iman etmiş olmazsın.” Bu söz üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Şimdi, Yâ Rasulallah sen bana nefsimden de daha sevgilisin.” dedi.  Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) “İşte şimdi (kâmil imana erdin) ey Ömer!” buyurdular.   


Bu sözü söylemek, “ne pahasına olursa olsun, her ne zaman ve mekân da, İslam’ın yüce değerlerini mallarımızla ve canlarımızla koruyacağız , yaşayıp ve yaşatacağız” demekti.  Bu bir söz değildi, bu sözün ne anlama geldiği can pazarında ortaya çıkıyordu. Uhud harbinin zor anlarında, Kureyş müşriklerinin, Peygamberimiz Aleyhisselamın etrafını sardığı ve Peygamberimiz (s.a.v.): 

“Kim bizim için Allah yolunda canını satar, feda eder?” diye sorduğu zaman, Ziyad b. Seken, Ensardan beş kişi ile birlikte ayağa kalktı ve kâfirlere hücum ederek, birer birer savaştılar ve şehit oldular. 


O gün, Peygamberimiz aleyhisselam Ebu Talha’nın arkasından müşriklere bakmak için yükselip başını kaldırdıkça, Ebu Talha:


“Ya Rasûlallah! Babam anam sana feda olsun! Yükselme! Belki sana müşriklerin oklarından birisi değer. Benim göğsüm senin göğsüne siper olsun. Sana değecek, bana değsin!” derdi. 


O gün, Ebu Dücâne, atılan oklara karşı Peygamberimiz aleyhisselamın üzerine eğilip kendisini ona kalkan yapmakta, Ebu Dücâne´nin sırtına düşen oklar sırtında toplanmakta, Peygamberimiz aleyhisselama değmemekte idi. 


“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler.” 


Canım, kurban olsun senin yoluna 

Adı güzel, kendi güzel Muhammed


Erler, Hak meydanında belli olur. O gün, bu sözün gerçek anlamı ve isbatı ortaya çıkmışdı. Peki bizim sözümüzün anlamı ve isbatı nedir?

Senin Kurban’ın Kim? 

Kurban, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamındadır. İbadet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı, kurban bayramı günlerinde usulüne uygun olarak kesmektir. Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunların dışındaki hayvanlar kurban olarak kesilemezler. 

Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: 

“Kimin için mal genişliği olur da kurban kesmezse sakın bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” 


Kurban, bilerek yapılan şuurlu bir eylemdir. Kurban, bir Müslüman’ın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda fedâ etmeye hazır olduğunun sembolik bir ifadesidir.


İbrahim’in (a.s.) oğlunu kurban etmesi hadisesi, İsmail’e (a.s.) olan sevgisinin, Allah tarafından imtihan edilmesidir. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.) için, en sevdiği Allah’ının verdiği emrin yerine getirilmesi her türlü sevginin üstündedir. Her şeyini Allah yoluna fedâ ve kurban eden İbrâhim’le (a.s.) birlikte, bu imtihanı,  tam bir teslimiyet gösteren İsmail (a.s.) ve annesi Hâcer’de başarıyla tamamlamıştır. 


Kurban kesilmek için kıbleye çevrildiğinde: “Şüphesiz ki ben bir muvahhid olarak yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah`a yönelttim. Ben müşriklerden değilim.”  “Benim namazımda, ibadetlerim de, hayatım da memâtım da hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi olan Allahındır. Ben böylece emrolundum. Ben bu ümmette Müslüman olanların ilkiyim.”  meâlindeki âyetleri okumak sünnettir. Peki bu âyetler Kurban’da niçin okunur? Acaba kul hâliyle ve kâliyle şöyle mi demek ister:


“Yâ Rabbi, ben Sen’in varlığına ve birliğine îman ettim, tevhid akidesi ile gönlümü nurlandırdım. Allahım! İmanı bana sevdirdin, onu kalbimde süsledin, küfrü, fıskı ve isyanı bana çirkin kıldın. Yaptığım bedenî ve mâlî ibâdetlerim yalnız Senin içindir Allahım! Her şeyin mülkü Senindir ve Sana kurbandır. Şu an malımdan kurban ibâdetimi yerine getiriyorum. Senin yolunda emâneten bana verdiğin malım, mülküm kurban olsun. Varlığım, canım da Senin emâmetindir. Senin varlığına canım da kurbândır Yâ Rabbi! Çünkü, bir mümin olarak, hayatım da memâtımda sâdece Senin içindir. Allahım! Beni bu şuurla yaşat ve bu şuurla yolunda daim kıl ve canımı bu şuurla katına yükselt” 


Dipnotlar

1. Alak Sûresi, 96/2.

2.  Fâtır Sûresi, 35/37.

3.  Zâriyât Sûresi, 51/56.

4.  Ankebut Sûresi, 29/57.

5.  Enbiyâ Sûresi, 21/47.

6.  Mülk Sûresi, 67/2.

7.  Bakara Sûresi, 2/279.

8.  Yûnus Sûresi, 10/7.

9.  Bakara Sûresi, 2/86.

10.  Tabarânî, 8/273.

11.  Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2, 29.

12.  Tevbe Sûresi, 9/111.

13.  Nisâ Sûresi,/ 4/74.

14.  Tevbe Sûresi, 9/52.

15.  Buhâri, İman, 25, Cihad, 2,119; Müslim, İmaret, 103-107; Nesâî, Cihad, 14.

16.  Müslim, İmâre, 157; Ebû Dâvud, İstiğfar, 26; Nesâî, Cihad, 36; İbn Mâce, Cihad, 15.

17.  Buhâri, İman, 8; Müslim, iman, 70; Nesâî, İman, 19.

18.  Buhâri, Yeminler, 11; Müslim, İman, 49.

19.  İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 86, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 241,Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 234, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 13, Zehebî, Megâzî, s. 140.

20.  Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 33, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1443, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 246, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 2, s. 20, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 27.

21.  İbn İshak, Sîre, c. 3, s. 87, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 34, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 113.

22.  Ahzab Sûresi, 33/23.

23.  Feyzu’l-kadir, c.6, s.208)

24.  En’âm Sûresi, 6/79.

25.  En’âm Sûresi, 6/162; İbni Mâce, c.2, s.1043.