İslam ve Demokrasi

e-Posta Yazdır PDF

Akıl yeterli olsaydı, vahye, peygamberlere ihtiyaç olur muydu? Anlaşıldı ki, beşeri (insan) düzen, reçeteler sorunlarımızı çözemiyor; tersine sorunları artırıyorlar. Çareler, çözümler, reçeteler, ilaçlar semavi olanlardadır, Semadan indirilen vahiyde, gönderilen elçilerdedir. İlminin,  hikmetinin sınırı olmayan Allahu Teâla (c. c) anlamsız, abes birşey yapmaktan münezzehtir. İnsanlar yeryüzünde de ahirette de güzel bir hayat yaşayabilsinler, adalet ve barış içinde saadete ulaşabilsinler. Söz, egemenlik kavgası ile hayatları zindan olmasın; kimse kimseye kulluk etmesin. Kulluk sadece Allahu Teâlâ’ya yapılsın… Allahu Tealanın en büyük nimeti (İSLAM ) barış demektir. Barış ancak bununla sağlanabilir… Adalet de… Akıl şayet vahiyden beslenip, ona uymaz, onu redder, nefse tabi olursa,  o zaman şaşırır/sapar, hep yanlış yapar, zulüm yapar. Sahibinin başına da bela olur. Vahye tabi olursa kurtulur, adalet ve barış saadet olur…

Hukuku/düzeni insan üretirse adalet mümkün olmaz. Akıl sınırlıdır, her şeyi bilmez, şaşırır, yanılır ama; yanılmaz, şaşırmaz, yanlış yapmaz, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi Allahu Teala nizam /din/yol koyarsa bu en mükemmeli, kusursuzu, yanlışsızı, doğrusu ve adaletlisi olur.  İnsanın “ahseni takvim”,  “eşrefi mahlukat” ve “halife” sıfatlarıyla yaratılmasının anlamı da Allahu Teala’nın dininin, nizamının yeryüzünde egemen olması, uygulanması sorumluluğundandır.  


Biz insanların ise bu anlamda iki tercihimiz var; ya inanıp şükredenlerden, teslim olanlardan olacağız. Vahye tabi olacağız ki kurtulalım. Veya vahyi reddederek veya onu bölerek, ekleme ve çıkartma yaparak kendi hevamıza tabi olacak, şeytana tabi olacak ve zulme, helake, musibetlere mahkum olacağız…


İşte tevhidle şirkin, Allah’a kullukla, yarattıklarına kulluk (şirk) arasındayız.  Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına, hükümlerin, helal ve haram ölçülerine aykırılıklarda şeytan, tağut, nefis vb. gibi yaratıklar rab edinilir ve şirke saplanılır. Bu anlamda yani egemenlik Allahu Tealanın olmayıp, yarattıklarına kalınca bunun adı monarşi, oligarşi, demokrasi, cumhuriyet… Ne olursa olsun sonuçta insan rab edinilmiş olur. 


Aslında söz, egemenlik insanın olduktan sonra bu bir kişide olmuş bir grup, sınıf veya çoğunlukta olmuş farketmez. Sonuçta söz halkın (yaratılmışların) olmuş olur. Bunun uygulamasında, yönteminde farklılıklar olsa da,  değişmez.  Kral, monark, sultan görünürde de gerçekte de söz sahibidir. Bu bilinir. Sınıf, parti, zümre, çoğunluk görüntüsü aldatıcıdır. Şöyle ki; Diyelim ki çok partili demokratik bir ülkede seçimle işbaşına gelmiş bir parti başkanı hem partisinde, hem hükümette, hem parti grubunda, hem de Cumhurbaşkanı yetkilerini elinde toplayabildiğinde çok partili, çoğulcu bir demokraside gerçekte bir kişinin egemenliği/sözü geçerlidir. Yani böyle bir durumda egemenlik öyle çoğunluğun, grubun değil bir kişinin elinde olabilmektedir. Böyle bir durumda şayet güçlü, tarafsız, adil bir yargı denetimi olmazsa kendisini bağlayan bir güç, yasa yoksa o zaman Allah korusun bir insan tanrılık, tağutluk, rablık tehlikesine düşebilir (güç zehirlenmesi). Vahiy nizamı İslam, heva düzenleri öteki tüm din, düzen, yol, görüşler, izmler, ideolojiler, fikirlerdir. Hepsi de yanlış ve batıldır. 


Rabbimiz peygamberlerine bile “hevaya tabi olmayın” buyurmuştur. Allahu Teala’nın nizamı da Zatı, Kitabı, isim ve sıfatları, hükümleri de eşsiz ve benzersizdir. Tabiat kanunları ile kainata mükemmel bir nizam koyan Rabbimiz,  insanlar için de teşri kanunlar koymuş, uyulursa mükemmel bir hayat adalet nizamı teklif ve tavsiye buyurmuştur. Teşri ayetler, tabiat ayetleri gibi kesin, doğru ve haktır. Dinimizle birlikte ümmetimiz, devletimiz parçalandı. Laiklilik, batılılaşma, partili hayat, ırkçılık bizi daha da ayrıştırıp böldü.  Hem ümmeti, hem milleti hem de dini(İslam) parçaladı. Hatta partiler aileleri bile parçaladı, böldü. Sürekli de bölünüyoruz. Savruluyoruz. 


Merhum Mehmet Akif 70 yıl kadar önce : “Müslüman,  fırka belasıyla zebun bir kavmi,  medeni Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?” diye haykırmış,  bu tehlikeye dikkat çekmişti.  H. Şaban Efendi (k. s) de: “Parti dini geçti, partili olmayanlara selam bile vermiyorlar.” sözleriyle aynı şeye işaret ediyordu.  Parti ayrılığı aile fertlerini, 40-50 yıllık dostlukları bile bozacak boyuta geldi…


Partili hayat dışa bağımlılığı, sermayenin, ırkın, kabilenin, sınıfın zulmünü, egemenliğini de beraberinde getiriyor. İlim, ehliyet, emniyet, ahlak geçerli olamıyor.  


İslam’ı reddeden Batı’nın demokrasiye tutunması ise zorunludur. Semavi çözümü reddeden Batılı, çözümleri üretmeye yöneldi. İdeolojiler, izmler üretildi. 


İslam tevhid dinidir. Tevhidde vahdet (birlik) emredilip, tefrika yasaklanır. Hiçbir kimsenin, kavmin, sınıfın, kimliğin, ötekilerine takvadan başka bir üstünlüğü yoktur. Yönetim şeriata bağlıdır. Onunla sınırlıdır. Herkesin sorumluluğu vardır. 


Demokrasilerde sınıflaşmalar, imtiyazlar, farklılıklar, partiler vardır. Mevcut anayasada “Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” denmektedir. Partisiz olmazsa tefrikasız nasıl olacak? İslam’ da tevhit (vahdet) olmazsa olmaz iken, demokrasilerde tefrika olmazsa olmazdır. Tevhidimiz demokrasiyle parçalandı. Hilafetin kaldırılmasıyla ümmet parçalandı, devlet parçalandı, din parçalandı.  Kavimler ayrıştılar, onlar da kendi içinde bölündüler. Nihayet siyasi partiler aracılığıyla tekrar tekrar parçalandı, bölündü. En çok şikayetçisi olduğumuz şeylerden birisi de tefrika değil mi? Herkes, her parti birlik ve beraberlikten bir olmak, iri olmaktan dem vuruyor! Peki, bu çağrı ne kadar gerçekçi ve geçerli? Bu çağrı ancak yandaşlığı artırma çabasıdır. İslam ve ümmet ırkları ve renkleri birleştirdi. Arap Ali’yi, Farslı Selman’ı, Zenci Zeyd’i, Rum Süheyb ‘i birleştirdi kardeş yaptı. Ulus devletleri, ırkçılık, Türkleri, Arapları, Kürtleri kendi içlerinde parçaladı. Ulus devletle, partilerle birlik ve beraberlik sağlanması mümkün değil. Laiklik, ırkçılık, particilik tefrika ateşini daha da büyütüyor. Ve biz bu tefrika yangınını bunlarla söndürmeye çalışıyoruz. Ateşe benzinle gidiyoruz. Ve yangın giderek büyüyor. Bu yangını ancak tevhid suyu,  iman kardeşliği, ümmet şuuru söndürebilir. 


Hz. Musa (a. s)‘nın elindeki Tevrat’ı reddeden Firavun da halkını bölerek yönetiyor ve “ben sizin en yüce rabbinizim” (ayet) diyerek, hem kendine hem halkına, hem de İsrailoğullarına zulmediyordu. Sonu,  helak oldu. 


Tefrika mukadder olsa da bizim tevhidde vahdete çağrı ve gayret sorumluluğumuz var. Kitabımızdaki Ahzab(partiler, hizibler) Suresi’nin 73 ayet olduğu, Efendimizin (s. a. v) “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. Birisi hariç ötekiler ateştedir. Bunların en zararlısı ise haramı helal, helali de haram sayan fırkadır.” Hadis-i Şerifi oldukça ilginçtir. 


Rabbülalemin bizi “fırkayı naciye” ye keremiyle katsın,  dileklerimizle…