İslam ve Şiddet

e-Posta Yazdır PDF

İslam, dünyada ve ahirette mutluluğumuz için gönderilmiş ilahi nizamdır, yoldur, dindir…


İslam, tevhid, merhamet, adalet ve doğruluk üzerine kurulmuş bir hayat sunar.


İslam, tüm dertlerimizin reçetesi, şiddet (terör) de bir hastalık gibidir. Nasıl ki her hastalığın bir tedavisi vardır; bu hastalığın ilacı da “İSLAM”dadır.


Hem Mü’min hem de Müslim kelimelerinde güvenlik anlamı vardır. Mü’min, hem Allahu Teala’nın, hem de biz Müslümanların sıfatıdır. O’na nisbetle “inanıp, güvenilen (güven veren)” bize nisbetle de “inanan, güvenen ve güvenilen” anlamındadır.


İslam, “silm” ve “selam” kökünden türeyen bir kelimedir. Silm; barış, güven ve huzur; Selam da mutluluk, esenlik ve güvenlik demektir. İslamsız saadet olmaz!


Kısaca İslam’ın, Kur’an’ın iki temel kavramlarında emniyet(güvenlik), hemen imandan sonra önemli yerini almaktadır. Peygamberliğin “olmazsa olmaz” larından birisi de “eminlik”tir. Herkesin güvendiği zat…


Kişisel ilişkilerimizden, uluslararası ilişkilerimize kadar hayatımızın her alanında korkularımızdan emin olmak ihtiyacındayız. Korkulu, endişeli bir hayat çekilmezdir. Ne yazık ki bugün fertlerde, ailelerde, milletlerde ve devletlerde güvenlik, bir numaralı sorun haline gelmiştir. Demek oluyor ki, güvenliğin oluşturabileceği nedenlerden yoksunuz. Güvenlikli bir ortamda değiliz. Güvenliği sağlayan şeylerden uzaktayız. Neden? Nelerden? Niçin korkarız? Sahibi olduğumuz şeylerin elimizden çıkmasından, zarar görmesinden korkar dururuz… Kısaca güvenlikli olmayan bir hayat, mutsuz bir hayattır. Mutlu yaşayabilmenin şartları nelerdir?


“Din, can, akıl, nesil, mal” gibi temel insan haklarının korunup, sağlanabildiği toplumlarda mutluluk mümkündür. Esasen, Allahu Teala’nın insanlara gönderdiği mesajların bir amacı da bu temel değerlerin sağlanması ve korunmasıyla yeryüzünde adaletin sağlanmasıdır. 


Mü’min ve Müslüman, başkalarının, elinden ve dilinden zarar görmemesi gereken kimselerdir. Kimsenin canına, malına zarar vermemek yetmez. Herkesin bu zararlardan emin de olması gerekiyor.


Peki bu güven şimdilerde kimde var? Uçup gitmiş. Kimse kimseye güven(e)miyor… Güvenlik mekanlarında(makamlarında) bile güven sorunu var… Neden? Güven sorunu varsa, iman sorunu da var demektir… Sevgisiz, saygısız, güvensiz bir topluluk haline geldik. “Hikmetin başı Allah korkusudur(saygısıdır).” 


Halbuki bizim dinimiz(İslam)in temeli tevhid, merhamet ve adalettir. 

Şiddet, zalimlerin ve zayıfların eylemidir. Öfkenin kötüye kullanılmasıdır. Şiddet, nefretten doğar, sevgiyle söner. 


“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe tam iman etmiş olmazsınız.” Buyuran bir Peygamberin(S.A.V) ümmetiyiz?! 


İslam; “Yaratana saygı(tazim) ve tüm yaratılanlara(insan, hayvan, tabiat) şefkat ve merhamet”tir. İnsan, “halife” sıfatıyla dünyada ıslah ve imar yapacaktır. 


“Müslüman, kendisi için istediği ve sevdiğini, başkaları için de isteyen ve sevendir” buyururken ve “bir insanı öldüren tüm insanları öldürmüş gibidir” ayeti karşısında kardeşlerimizi öldürmek, hem de tekbirlerle öldürmek cehaleti, vahşeti nedir? Birbirimizi sev(e)miyoruz.

 

İslam bizim gıybetimizi bile yasaklamışken, birbirimizi boğazlıyoruz?! 


“Bir vücudun organları”, “bir duvarın tuğlaları” gibi olması gereken bizler parça parçayız… Ve kavgadayız…


Biz, Rabbimizin “Allah’ın ipine(İslam’a) tutunun, tefrikaya(ayrılığa) düşmeyin” emrine açıkça muhalefetteyiz. Neremiz Müslüman? Ne kadar? Nasıl Müslümanlarız?! Müslümanlık sadece isim ve resim değil ki…


Demek oluyor ki, İslam’la biz Müslümanlar arasında uçurum var. Sorun var. İslam’ı bilmiyoruz. Eksik veya yanlış algılıyoruz. Tefrika azabını acıyla yaşıyoruz. İki el, iki ayak, iki göz, iki kulak arasındaki uyumdan, birlikten ibret almalı değil miyiz? İki elin kavgası olur mu?


 Ümmeti Muhammed olarak, ehli tevhid olarak farklı mezhep, meşrep, ırk, renk, cinsiyette birbirimizle hayırda, iyilikte yarışma ve dayanışma içinde olmamız gerekirken; birbirimizle çatışıyor, ötekilerle de uyumlu olmaya çalışıyoruz…


 Dinimizde ikrah(zorlama) yoktur. Kimseye Müslüman olması için baskı yapılamaz. Cihad ise, İslam’la insanlar arasındaki engellerin kaldırılması, ilahi mesajın insanlara ulaştırılması(tebliğ) için yapılır. Yöntem şiddet, baskı değil; ikna ve tebliğdir. Dileyen inanır, dileyen inkar eder. 


 Müslüman, kullara kulluğu kabul etmeyen, sadece Allah’a kulluğu kabul eden, bu amaçla zulümle mücadele edendir… Zulme, fesada, ateşe seyirci ya da taraf olmak Müslümanlıkla bağdaşmaz. Peygamberler, fesadı ortadan kaldırmak, adaleti kurmak için gönderilmişlerdir.


“Fitne ve fesad ortadan kalkıncaya kadar” mücadele sürecektir.

Zalimlerle işbirliği yapanların, onlarla iş tutanların, aynı safta olanların, cihatsız, “namazlı” Müslümanların böyle bir derdi yoktur!


Kamera karşısında suç işlemek kolay mı?


İlahi gözetim ve meleklerin her an gözetim ve kayıtta olduğu ayeti inancına, bilgisine ve şuuruna ne kadar muhtacız… Bu eğitim nerede? Yoksa, nüfusumuzun yarısı güvenlik kuvveti olsa, her sokakta bir kamera olsa bile güvenlik sağlanamaz. 


Terörün de, bölücülüğün de, tefrikanın da, tüm sorunların nedeni; “Rabbimizin adıyla” okumayı terkedip, O’nun mesajından, bize hayat veren emir ve yasaklarına riayetten yüz çevirmemiz, O’nun “tarik-i müstakim”i dışındaki yollara sapmamızdır…


Lale Devri’nden beri bu yoldan sapmaya başladık. Girdiğimiz yanlış batıcı(batıl) yolda çırpınıp duruyoruz. 


Besmeleyle başlayan, ahireti, hesabı mizanı, adaleti, doğruluğu temel alan bir eğitim seferberliğine ve sistemine ne kadar muhtacız… Ahlak ve maneviyata dayalı olmayan eğitim ve öğretim toplumdaki farklılıkları çatıştırır. Tam bir suçluluk ortamı oluşturur.


İşte fotoğraflar: Bonzai, uyuşturucular, uyarıcılar, alkol, müstehcenlik, holiganlık, hoca dövmeler… hepsi tehlikeli boyutta değil mi? Bu ortamdan nasıl ümitli olabiliriz?! Ama Allah’tan ümit kesemeyiz.


Laik ve materyalist, taklitçi öğretim ve eğitim bizi buralara getirdi. Dindar nesle ihtiyacımız var. Kim yetiştirecek? Hangi müfredatla?


Merhum Prof. Dr.Osman Öztürk hocamızın ifadesiyle; “cinsel terör, PKK teröründen daha zararlıdır. Biri bedene zarar verir, öteki de nefsi besleyen şeylerle ruhumuza zarar verir.” Bunun farkında bile değiliz… 


Merhum Nurettin Topçu’ya göre eğitim ve öğretimde hem “kafa” hem de “kalp” ihtiyaçlarının karşılanması için tedbirler alınmalı. Yalnızca “karın(mide)” ile ilgili ekonomik tedbirler yeterli değildir. 

Dilimizi keserek kökümüze balta vurdular…

Dinimiz de, ülkelerimiz de, kaynaklarımız da tehdit ve tehlikededir.


Dün laiklikle İslam’a ve Müslümanlara saldırıyorlardı; bugün de ürettikleri teröristler üzerinden saldırmaya devam ediyorlar… 


NATO’nun yıkılan Komünizmden sonraki düşmanı İslam değil mi? Haçlı savaşları devam etmiyor mu? Afganistan’dan Yemen’e, Kudüs’e, Irak’a, Suriye’ye, Akdeniz’e abanan üşüşenlere sorabilir miyiz, “Ne işiniz var buralarda?” Barış, özgürlük, demokrasi diyecekler…


Bizim ise safımızı belli edip, “hadi oradan!” diyecek, itiraz edecek bir sese, bizi yeniden toparlayıp, ayağa kaldıracak bir başa ihtiyacımız yok mudur? Haydi yeniden İSLAM’a(ADALETE)!


Dünyayı ateşe verip de bu ateşimizle sigarasını tüttüren zalimlerden şikayet etmeye hakkımız var mı?


Onlar hem her türlü zulmü, fesadı, terörü üretip, büyütürler; hem de terörizmden şikayet(!) ederler… Bunlar değil mi terörizmi üretip, yönlendiren? PKK’yı da, IŞİD’i de, DAEŞ’i de üreten, kontrol eden, kullanan bunlar değil mi? Kendileri(İsrail,İngiltere) dini devlet olduğu halde bize laikliği hediye edenler bunlar değil mi? 


Firavun da zamanının en büyük müfsidi, zalimiydi. Kendi zulmüne karşı koyan Hz.Musa’yı “müfsid” olarak tanıtıp, onu öldürmek istiyordu. Hz.Musa’nın bir yakın akrabası olduğu söylenen Karun da o zalimle(tağut) işbirliğindeydi. Sonuç bellidir. Firavun, Karun, Haman ve orduları helak olup gittiler. Zulüm de geçicidir. Bir gün defolup gidicidir. 


Bizim isyanlarımız, günahlarımız zalimlerin elinde kılıç oluyor, kandan, sömürüden, savaştan beslenen zalimler işlerini işbirlikçi kuklaları ve onların yalakalarıyla götürüyorlar… Ne zamana kadar?!


İfsada odaklı uluslararası güç odakları dünyayı cehenneme çevirdiler. Allahu Teala, çalışan müfsitler de olsa onlara egemenlik veriyor. Biz ıslah edenler, ıslah namına ne yapabiliyoruz? 

Zulmün karanlığı, İslam’ın aydınlığının yokluğundandır… Hak gelse ışığıyla, batıl gider zulmüyle, karanlığıyla…

Haydi öyleyse safımızı zalimlere karşı mazlumlardan yana tutalım. Tefrikayı, kavgayı bırakalım da tevhid bayrağı altında bir olalım, kardeş olalım ki dünyamız yeniden aydınlansın…


Allah’ın hidayeti, tevfiki hepimizin, laneti de zalimlerin üzerine olsun. 


Bu zilletten kurtulmamızın yolu, Allah’ın yoluna girmekten geçmektedir. Öyleyse daha ne işimiz var batılıların yolunda?! Haydi kıblemizi düzeltmeye… Haydi dünya ve ahiret saadetine…


Ölümümüz, kıyametimiz yaklaştı… Melhame-i Kübra… Hz. Mehdi, Hz. İsa yolda…


Dünyayı yakan ırkçı emperyalistler kaçacak delik arayacaklar…


İslam’ın güneşi yeniden dünyayı aydınlatmadan kıyamet kopmayacak… Selam hak yolunda cihad edenlere…


Hz. Yusuf’u kuyudan çıkarıp aziz eden, Hz.İbrahim’e ateşi gülistan eden, Hz. Musa’yı Firavunun sarayında koruyup ordusunu helak eden, Allahu Teala’nın her şeye muktedir olduğunu bilerek, O’nun velayet ve vekaletine girelim. Ki, kurtulalım…


 “Hasbünallah” diyecek gür bir sesi duymak dileklerimizle…