Adalet İhtiyacımız

e-Posta Yazdır PDF

Bazı kelime ve kavramlar, olumlu anlamlarını her zaman ve her yerde koruyabilmişlerdir. İşte bunlardan birisi de “adalet”tir. Her kelime (söz) ve kavramın bir veya birçok anlamı vardır. Fıtratı bozulan insanoğlu zamanla kelimelerle kavramlarla da oynamak suretiyle onları da kendisine benzetmiş, bozmuştur. Ya anlamını daraltarak veya genişleterek yahut da özünü tamamen değiştirip amaçları doğrultusunda sömürmekten çekinmemiştir.


Adl, Allahu Teala’nın sıfatlarından. En güzel, en yüce isim ve sıfatların, fiillerin, eserlerin ve hükümlerin gerçek kaynağı, O, değil mi?


Adalet kavramının, zulüm kavramının zıddı olarak “bir şeyin (veya şeylerin) ait oldukları yere konması, haklılık, insaflı olmak, hakların belirlenerek sahiplerine verilmesi, doğruluk” gibi anlamları vardır. Zulümden münezzeh olan Allahu Teala’nın biz insanların adaleti emrettiğini, zulüm ve fesadı yasakladığını biliyoruz. Adalet ve salah(ıslah) ile zulüm ve fesad (bozgunculuk) birbirlerinin eş ve zıt anlamlısı olarak da kullanılmaktadır. İnsana nisbetle ifrat ve tefritten uzak, Kur’an ve hükümlerde, emir ve yasaklarda, cezalarda insaflı, doğru, yerinde sünnete uygun iman ve salih ameller işlemek, her şeyi doğru ve güzel yapılması… ölçülü, dengeli, mutedil… gibi anlamlara gelmektedir.


Peygamberlerin de kitapların da mizanında yeryüzünde insanlar arasında adaletin(salah) sağlanması, zulmün (fesad) önlenmesi için gönderildiği vurgulanmaktadır.


Din, can, akıl, nesil ve mal güvenlikleri ancak İslam’la sağlanabilir.


İnsan; “halife”/“eşref-i mahlukat” sıfatları ile “ahsen-i takvim” üzere yaratılmış, Rabbülalemin ile kulluk sözleşmesini ruhlar aleminde yapmış, “bela” demiş ve emaneti üstlenmiştir. Ve bu sorumlulukla yeryüzüne indirilmiştir.


İşte bu kulluk sözleşmesiyle bu geçici alemde geçici bir zamanlık hayatla imtihandayız. Deneniyoruz. Kendimize ve birbirimize şahit oluyoruz. Nimetlerin sayılması mümkün değil. Verilen nimetlerden sorgulanacağız. Emanetleri koruyan, onlara riayet edenler kazanacak, hıyanet edenler, sadece O’na kulluk sözünde duramayanlar kaybedecekler.


İnsanı en güzel surette, biçimde(adaletle), hikmetle yaratan Rabbimiz, tüm alemleri (kainat/evren)de adalet ve hikmetle kusursuz ve mükemmel yaratmıştır. Kainatta gece, gündüz,güneş, ay ayetlerinde, tüm yeryüzünde ve göklerde baş döndürücü bir denge, bir düzen gözlerimizin önünde…


Rabbimizin kainata koyduğu düzen, denge içinde “tabiat kanunları” kıyamete kadar yürürlükte olacak. İnsan da küçük bir kainat. Ya da tüm kainat büyük bir insan gibidir, denmektedir.


Nasıl ki tüm evrene (kevni) ayetlerle bir düzen konmuşsa, keza insana da bu denge (düzen) konmuşsa bunun gibi Rabbimiz dünyada güzel, adaletli, barışık bir düzen içinde yaşayabilmemiz için rahmetinin ve lütfunun gereği olarak egemenlik (söz,düzen) kavgası yapılarak dünyamızın yaşanmaz hale gelmemesi için kendi dinini(yol, nizam)teşri ayetlerini bize teklif etmiş, biz de bunu ruhlar aleminde kabulle “emanet”i üstlenmişiz.


İlk insan ve ilk peygamberden beri yeryüzünde kimi zaman Allah’a kulluk edilmiş, O’na itaatle insanlar adaletin aydınlığında barışık yaşamışlar. Kimi zaman da zulmün (fesad), kan ve gözyaşı ile inim inim inlemişlerdir.(Bugünkü gibi)


Hukuku kim va’z ederse adalet sağlanır? Sorusunun cevabı bellidir. Kimse Allah’tan daha doğru, güzel, sağlam, her zaman, herkes için, her yerde geçerli olabilecek hükümler koyamaz. 


Beşeri hukuk belki nispi bir adalet sağlayabilir. Çoğu zaman da bunun uygulanmasından adalet değil, zulüm ortaya çıkabilir. Böylece hukuk güçlülerin elinde bir sopaya veya silaha dönüşebilir.

Zulüm bazen hukukun uygulanmasından, bazen uygulanmamasından, bazen de yanlış (yanlı) uygulanmasından, eşit uygulanmamasından da oluşabilir.


Adalet, adil hükümleri ve adil (ahlaklı) uygulayıcıları gerektirir. Yoksa en ideal hukuk zalimin elinde zulüm aracına dönüşebilir. Milletler adaletle ayakta durur. Zulümle yıkılırlar. 


Adalet hem hukuki hem de ahlaki bir kavram.

Devletin de temeli adalet. Her şeyin (iş, söz, hüküm) bir ölçüsü, adaleti olmalıdır. Hükümlerin (emir ve yasaklar, cezalar) adil olması adaletin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Onun sağlanabilmesi için, hükmedenlerin, uygulayıcıların da adil(insaf ve güzel ahlak sahibi) olmaları gerekir.


Adalet, ruh gibidir. Toplumu, devleti ayakta tutar, yönetir. Ruhumuz, nasıl ki cesedimize can vererek onu yönetir, dengede tutar, ayakta tutar… İşte adalet de böyledir.


Namazımız nasıl ki dinimizin direği ise, adalet de toplum düzeninin, devletimizin her kuvvetinin direğidir. 


Ve şeriat da adalet için va’z edilmiştir. Din, can, akıl, nesil, mal gibi değerler korunacak ki adalet sağlanabilsin. “Nizam-ı Alem” ancak böyle kurulur. Yoksa terörden şikayetçiliğimiz devam edip gider. “Bir insanı öldürmek, tüm insanları öldürmek gibidir” ayetiyle haksız cana kıymanın cezasını af, diyet ve kısasla tayin buyuran Rabbimizin emrine uyulsa öldürmeler, terör, tüm zulümler bitmez mi?! Ama zulüm, sömürü, fesad üzerinde kurulup, işletilen “küresel sistem” adalet ister mi?!


Uluhiyet ve Rububiyet hak ve yetkisi ancak ve yalnızca Allahu Teala’nındır. “Yaratmak da, emretmek de O’nundur.”


Ya Rab olarak Allah’ın egemenliğine girilecek, ya da yaratılmışların tağuti (şeytan,nefis,insan) “Rab”liği, velayeti kabul edilip, zillete devam edilecek…


İşte insanların bir kısmı Allahu Teala’nın Uluhiyet, Rububiyet hak ve yetkisini ihlal edip, onun hükümleri, yasaları, emirleri karşısında aykırı söz ve hüküm koyarlarsa bu “şirk” olur. Büyük zulüm olur. Buna kula kulluk denir. 


Üzerine bastığımız toprağın altına girecek olanların ilahlığını nasıl kabul edebiliriz?! 


O halde her yer ve zamanda kıyamete kadar adaletin kurulması ve sağlanması ancak Müslüman olmaktan, egemenliği gerçek sahibine iade etmekten geçmektedir. Başka şekilde adalet mümkün olmaz.


Adalet barış için, herkes için olmazsa olmazdır. Ve İslamsız adalet olmaz!


Egemenliğin vahye tanınması adalet, akla verilmesi ise zulümdür.


Vahiy, hayatımızın her alanını düzenler. Hayatımızı parçalamaz. İslam en doğru yoldur, en mükemmel nizamdır, dindir…Vahyin; eksiği, fazlası, yanlışı, kusuru, yalanı, yanılması yoktur.


Yüce Yaratanın nizamı ile kullarınkiler arasındaki fark ve üstünlük tartışılmaz. Kim Allah’tan daha güzel söz söyleyebilir ki? Bize sayısız nimetler veren, adalet, merhamet, hikmetin kaynağı Allahu Teala’ya kulluk akıl gereği değil mi? 


İslam alimlerine göre akıl, kalpteki bir nurdur ki insan iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı… onunla ayırt eder. Akıl, nakli (vahiy) anlamaya, hikmetleri araştırıp, bulmaya, vahye tabi olmaya, nimetleri emanetleri yerinde kullanmaya yarıyor. Emanetleri taşımak, yerine getirmek, sorumluluk hep akıl ile… Aklı olmayanın dini(sorumluluğu) yoktur. Bedeni yöneten ruhun bir kuvveti, cevherdir.


Akıl, nakle (vahiy) tabi olacak; haddini bilecek, kulluk sınırında duracak. Rububiyet sınırına yaklaşmayacak. Nefsine uymayacak ki sahibinin başına bela olmasın.


Akıl tek başına işe yarasaydı vahye ne gerek kalırdı? Vahye tabi olmayan akıl nefse ve şeytana uyar, sapar ve şaşar.


Nakil olmasın, akıl olsun sözünün cevabı açıktır. Akıl ne? Hangi akıl? Kimin aklı? Tüm akıllılar bir araya gelseler daha aklın tanımında bile mutabık kalamazlar. O halde nasıl uzlaşacaklar? Öyle ise akıl değerini, haddini bilecek, yaratanına teslim olacak ki sahibini kurtarsın. Müslümanlık da zaten Allah’a, O’nun emir ve hükümlerine teslim olmak değil mi?


İslam hukuku olan değil, olması gereken(ideal, tabii)hukuktur. Siyasetçiler de hukukçular da adaletli olmak zorunda ve sorumluluğundadırlar. Güzel ahlakla bezenmemiş siyasetçilerin ve hukukçuların “en üstün” hukuku bile bir zulüm aracı olarak kullanabilmeleri mümkündür. O zaman hukuk, daha çok zayıfların haklarının korunması yerine iktidar(güç) sahiplerinin elinde; zayıfları ezen, “güçlülerin hukuku”na dönüşür ki bu tam bir felaket(musibet) olur. O zaman “tuz bozulmuştur”! Aş bozuldu, tuz çare; tuz bozulursa ne çare?.. İlahi(üstün) hukukta sorumsuzluk diye bir şey yoktur. Emanet sahipleri sorumludurlar. Üstün (aşkın) hukuk vardır; üstünlerin hukuku yoktur. Hukukun kaynağı Hak’ tır, güç değildir. Haklı olan güçlüdür. Güçlü haksız olduğunda zayıftır. Böyle bir toplumda doğruluk, merhamet ve adalet olduğu için barış ve huzur gerçekleşebilecektir…


Devlet başkanlarına da, dağdaki çobana da eşit olarak uygulanabilecek hukuk; “ideal hukuk” tur.    


İnsan hasta olur, felç olur, dengesi bozulur. Adaletsizlik de toplum düzeninin bozulması, temel hak ve hürriyetlerin(değerler) korunup sağlanamamasıdır (Zulüm, fesat, fitne) Sonuç; hastalıktır. Tedavi edil(e)mezse düşmektir, sürünmektir, aksamaktır, ölümdür.


Bizi, batının narkozları ve ilaçları(?!) bu hale getirdi. Yeniden vahyin nefesiyle dirilebiliriz. Batılı reçetelerin, ideolojilerin, sistemlerin, kavramların çöpe atılması zamanı hala gelmedi mi?


AB kapısında beklemek zilletinden, Allahu Teala’nın kapısında bekleme(O’na yönelme) izzetine muhtaç ve mecburuz. Başka bir ifadeyle, örümcek yuvası gibi çürük, güvensiz AB evi kapısında beklemekten bıktık, usandık. Rabbimiz bizi sağlam, güvenli, barış ve adalet sarayına(İslam) çağırıyor… Kendi yoluna, kendi velayetine çağırıyor… İşte sınav, işte irade(seçim)… Tercih bize ait. Sonuçlar bildirilmiş. İnsanlar Allah’ın mülkünde O’nun yoluna girerek O’na kullukla dünya ve ahiret mutluluğunu kazanacaklar. Veya kendi iradeleriyle şeytan, nefis, tağutların çağrısına uyarak hem dünyada hem de ahirette zilleti seçecekler… Biz, tarik-i müstakimden ayrıldığımız müddetçe başımız beladan kurtulmayacak. Tevbeyle tekrar o yola girerek kurtulabiliriz. Fatiha-yı şerifi namazda günde kırk kez tekrar okumamızın gereği de bu değil mi? 


Özetle vahye uyulmadan adalet sağlanamaz. Adalet olmadan barış ve huzur sağlanamaz. Bu ise “Besmele”yi temel alan gerçekten “milli” bir öğretim ve eğitimi zorunlu kılmaktadır.


Rabbimizin adıyla “oku”maya başlamak zorundayız. Hem de seferberlik gayret ve heyecanı ile… Bu, yeniden dirilmek, ayağa kalkmak demektir. Haydi öyleyse yeniden “Bismillah”! Şafak sökmek ve gün doğmak üzeredir… İstikbal İslam’ındır! Belki de kıyamet öncesinin büyük savaşının arefesindeyiz. Safımız mehdi ve Hz.İsa’nın safı olsun… Deccal’ın safı olmasın… 

Bahattin ELÇİ