Neyimiz Eksik?

e-Posta Yazdır PDF

Yaşı yirmi beşin üstünde olan herkes kıyısından köşesinden 28 Şubat’ı hatırlar. Heyecanın çok, imkânların az olduğu zamanlar... Merdiven altı eğitimlerin yapıldığı, devletin destek vermediği, ateşli vaaz yapanların savcılığa çağırıldığı zamanlar… Şeriat demenin suç sayıldığı, kanalların fuhuş pazarladığı, sekiz yıllık kesintisiz zulmün uygulamaya konulduğu zamanlar… Sarıkla, cübbeyle dolaşmanın potansiyel terörist muamelesi gördüğü, çarşaflı olmanın müebbet yeme nedeni sayıldığı zamanlar… Başörtülü olmanın eğitimden mahrum kalmak zorunda olduğu zamanlar… Bazı mecralarda çok şey değişti ama bazı mecralar olduğu gibi bile durmuyor, daha da kötüye gidiyor. 


Evet, artık başörtüsü meclise bile girdi ama başörtüsüyle evlilik programlarına katılan, elinden sigarasını düşürmeyen kızlar da türedi. Evet, artık sarıklı, cübbeli, çarşaflı insanlar mecliste ağırlanıyor ama sarıklı, cübbeli, çarşaflı insanlar lüks otellerde bulunmaktan, dünyevileşmekten geri de kalmıyor. Evet, artık şeriat demek suç değil ama şeriatın hükmünü söylemek linç edilme sebebi oluyor. Evet, artık merdiven altı eğitim yapılmıyor ama lüks Kur’an kurslarımızdan çıkan öğrenciler eski hocaların çeyreği bile etmiyor. Velhasıl bir şeyler eksik. Bir şeyleri gözden kaçırıyoruz. 


 Artık binlerce camimiz, her camide vaaz yapan hocalarımız, sayısız Kur’an kursu, binlerce Kur’an hafızımız, beş yıldızlı otellerden aşağı kalmaz ilahiyat fakültelerimiz, o fakültelerde öğretim üyelerimiz var ama birlik beraberliği kaos çıktığında, israf yapmamayı ekonomik kriz çıktığında, dini, çocuğumuz ateist olduğunda, sigaranın ne kadar kötü olduğunu babamız sigaradan zehirlendiğinde hatırlar olduk. Velhasıl bir şeyler eksik. Bir şeyleri gözden kaçırıyoruz. 


Artık imam-hatip liselerimiz proje okulu oluyor, rektörler ilahiyatçı oluyor, banka müdürleri ayet, hadis okuyor, her yer vakıf ve dernek tabelası dolu, yaz kampları en güzel yerlerde yapılıyor ama ahlakımız çukur, camilerimiz boş, muhabbetlerimiz ya futbol ya siyaset oldu. Velhasıl bir şeyler eksik. Bir şeyleri gözden kaçırıyoruz. 


Artık sosyal medya aracılığıyla kitlelere ulaşıyor, her Cuma televizyon ekranlarında sohbet dinliyor, her hafta yeni bir kitap basıyor, her cemaat, tarikat, dernek, vakıf dergi çıkarıyor ama sosyal medya ile ulaştığımız kitleler dizi esiri, televizyondaki Cuma sohbetleri yarı çıplak sarışın kadınların karşısında, kitaplar romantik İslamcılık dolu, dergilerimiz de aboneliği çok okuyanı az durumda. Velhasıl bir şeyler eksik. Bir şeyleri gözden kaçırıyoruz.


İyi Olan Yapsın 

İmkânların çok, yapılanların çok, reklamın çok ama geri dönüşlerin az, şuur kazanımının az olduğu bu zamanlarda eksiklerimizin başında sanırım herkesin her şeyi yapması geliyor. Bilen de bilmeyen de, okuyanda okumayan da kitap yazıyor. Bir kamera bulan sohbet vermeye başlıyor. Bu işe ehil miyim değil miyim demeden saatlerce kameranın karşısında binlere hitap etmekten çekinmiyor. Kafasına göre bir cemaat, tarikat, dernek, vakıf bulamayan; kafasına göre cemaat, tarikat, dernek ve vakıf kuruyor. Kaç kişiyiz, yapabilir miyiz, yapmalı mıyız gibi soruların cevabını bulmadan yola koyuluyor. Dikkat çekici bir isim bulan herkes dergi çıkarıyor. Ama çıkardığı bu dergiye Ümmetin ihtiyacı var mı, ümmetin hangi boşluğunu dolduracak çıkarılan bu dergi gibi sorular hep cevapsız kalıyor. Veya biz bu dergiyi çıkarıyoruz ama bu dergiye abone olanların kaçı bu dergiyi okuyor, okuyanların kaçı anlıyor gibi geri dönüşlere hiç dikkat edilmiyor. 

Biz üzerine birazdan toprakla kapatılacak kabri bile dümdüz yaptıran Peygamber Aleyhisselam’ın ümmetiyiz. Yarım yamalak işimiz, detayları düşünülmeyen organizasyonumuz olmaz. Ehil olmadığımız işe yeltenmemeyi de biz Peygamber Aleyhisselam’dan öğrendik. İlk Müslümanlardan olan Ebu Zer Gıfârî radıyallahü anh’ın valilik istemesi üzerine bu işe ehil olmadığı için hayır diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. 


Yüzün üzerinde İslamcı derginin ve bunların da binlerce abonesi olduğunu düşündüğümüzde eğer bu dergiler okunsaydı, okunulan dergilerle amel edilseydi faizli bankalar rekor kırar mıydı siz cevap verin. Demek ki bu işe ehil olmayan birileri var. Niteliği bırakıp niceliğe önem verdiğimiz günlerden bu yana belimiz doğrulmuyor. Az olsun, öz olsun, özel olsun, ehil olanın olsun anlayışı yerine, çok olsun, benim olsun, ümmetin olmasa da olsun anlayışı ile yıkılmaya yüz tutuyoruz her geçen gün. O yüzden dergicilik yapacakların dergi çıkarma kurallarına uyması gerekiyor. Misvak kullanmanın bile bir metodunu önümüze koyan dinimizin dergi çıkarma noktasında kurallarının olmayacağını düşünmek ‘saflık’ olur. 


Dergi Kuralları-1: İyinin Reklamı Olur, Kötünün Değil 

Başında Allah’ın rızasının olmadığı her iş eksiktir ve yıkılmaya mahkûmdur. Derginin sayfaları arasında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yiyene de, yedirene de, (sözleşmesini) yazana da, şâhidine lânet ettiği faiz reklamı olan, gözün görmesinin haram olduğu resimlerin bulunduğu bir dergiyi çıkarmak cehenneme bilet çıkarmaktır. Peygamber aleyhisselam’ın münafıkların karargâh olarak kullanacağı Mescid-i Dırâr’ı neden kullanmayıp yıktığını daha iyi anlıyoruzdur dimi. Çünkü başı ihlasla başlamayan, temelinde Allah’ın rızası olmayan iş mescid olsa bile yıkılır, nerede kaldı dergi. 


Ayrıca dergimizde konu ettiğimiz mevzular itibariyle de netin reklamını yaptığımıza dikkat etmeliyiz. Temiz beyinleri zehirleyecek konuları seçip, gençlerin aklına karpuz kabuğunu düşürmenin hiçbir anlamı yoktur. Biz kötülüklerin engellenmesini başaramayabiliriz ama iyilikleri çoğaltarak, daha fazla ışığı meydana çıkararak karanlığı boğabiliriz. 


Dergi Kuralları-2: Cemaatim, Tarikatım, Derneğim, Vakfım Değil, Ümmetim Olacak

Ümmetin arka plana atıldığı, bireyselleşmenin baş gösterdiği, kendi şeyhinin bu zamanın müceddidi diye lanse edildiği, vakfının, derneğinin reklam ajansı gibi çalışan hiçbir çalışmadan hayır gelmez ki, dergiciliğinden gelsin. İnsanların yüceltildiği noktada şeriatın alçaltıldığını anlamak bu kadar zor mu? Kendinden olmayanlara söz hakkının verilmediği bir dergicilik anlayışı hangi ‘iman kardeşliğine’ sığar. Tek sesliliğin olduğu, tek düze bir anlayışa takılıp kalınan, kurulan cümlelerin bile birbirinin benzeri olan yazılarla dergicilik yapmak mı oluyor? Çatısını Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat’in oluşturduğu ama her meşrepten hocaya söz hakkı verildiği dergi anlayışı bizim anlayışımız olmalıdır. İki hocanın yan yana gelmediği bir zamanda bari iki farklı ocaktan beslenen iki hocanın yazılarının aynı dergide yayınlamasını görmenin bu ümmetin adamları olarak hakkımız olduğunu düşünüyorum. 


Ümmetin temel alındığı yerde anlatılacak olanında İslam olacağı ortadadır. İslam’ın ve Ümmetin baz alınmadığı noktada anlatılacak olan kişiler ve kurumlar olacaktır. Ümmet için meydana çıkıp İslam yerine kendi görüşlerini insanlara empoze etmeye çalışmak insanlığa sığmaz ki, Müslümanlığa sığsın.


Dergi Kuralları-3: Her Dergi Bir Kitap Olmalı

Dergicilik aslında her ay bir kitap çıkarmak gibidir. Her sayıyla okuyucunun zihninde yeni bir dosya kapanmalı. Bunun için gerekirse derginin sayfa sayısı artırılabilir ama kapak konusuyla alakalı okuyucunun zihninde kör nokta kalmamalı. Bu kör noktaların azalması içinde yazar kadrosunun geniş tutulması ve aynı ‘kalem’e sahip yazarlar olmamalı. Yazarlar aynı tonda olduğu takdirde derginin okuyucu sıkacağı ortadadır. 


Dergi Kuralları-4: Yazarlar Gezmeli Ve Okuyucuyu Dinlemeli

Ne kadar anlattığımız karşıdakinin anladığı kadardır kuralını uygulamada görmek için yazar kadrosunun en az iki ayda bir okuyucuyla buluşması faydalı olacaktır. Yazıların sahibi kişilerle bire bir temas kurma imkânı kurmak okuyucunun yazıları daha iyi anlamasına ve yazı içinde yazılamayan bazı gizli cümlelerin daha iyi anlaşılmasına yarayacaktır. Ayrıca yazar kadrosunun bir araya gelmesi daha samimi bir yayıncılığın yapılmasını sağlayacaktır. Yoksa aynı dergi de yazanların birbirini tanımadığı bir süreçte dergicilik matbaacılıktan öteye geçmeyecektir.


Batıl tarafının üzerimize geldiği yıllar geride kaldı. Artık imkânlarımız var. Direksiyon bizim elimizde. Direksiyon bizim elimizde olmasına rağmen gittiğimiz yol batılın gittiği yol ise hesabımız daha da ağırlaşıyor demektir. Direksiyonun bizim elimizde olmadığı zamanlarda Allah’a sunacak en azından mazeretimiz vardı. Peki, ya şimdi? 


Eğer bunlara rağmen yaptığımız işler yarım oluyorsa, İslam adına yapılan başka çalışmaları kıskanıyorsak, destek olmak yerine köstek oluyorsak, ümmet çatısı altında toplanamıyorsak, kendimizi İslam’ın son kalesi görüyorsak, bizim olmadığımız çalışmaların bayat çalışmalar olduğunu düşünüyorsak tez zamanda tövbe edip Rabbimize dönelim. Bu din kıyamete kadar ayakta kalacak. Kıyamette Müslümanların üzerine kopmayacak ama bir şeyler eksik bunu unutmayalım.