Bedir’deki Diploma

e-Posta Yazdır PDF

Her insan Müslüman olarak doğar. Ama her insan Müslüman olarak ölmez. Çünkü yola çıkarken herkes içinde yüzde elli Ebubekirlik veya yüzde elli Ebucehillik ile yola çıkar. Yol boyunca kim Ebubekirlik tarafını artırırsa, o bu dünyada Allah’ın kulu olarak yaşar ve Müslüman olarak ölür. Kimisi de Ebucehillik yolunu seçer; nefsinin, gururunun, hasedinin kulu olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Ama yola çıkarken herkes yüzde ellilik dilimdedir. 


Sahabede böyleydi. Bulundukları derecelere üç günde gelmediler. Yirmi üç yıl Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dizinin dibinde durarak ve inen ayetlerle terbiye edilerek o derecelere yükseldiler. Altı yıl iman etmeyen Hz. Ömer Radıyallahu anh içindeki Ebucehilliğin esiri olmuştu. Ama sonra imanının gereğini yapıp cennetle müjdelenmiş adamlardan oldu. Sahabenin her biri böyledir. Hepsi imtihanları birer birer verip ahirette olacak finale hazır hale geldiler. Sahabeyi sahabe yapanda buydu zaten. İmtihan olurken Allah’ın ayetlerine kulaklarını tıkamayarak yükselmeyi tercih ettiler.


Şimdi bu cennetlik adamların bir imtihanına gidelim. Yer, Bedir. Zaman, Ramazan ayı… Ama öncesinde bilmemiz gereken Müslümanlara Mekke’de eziyetler yapılmış. Ambargoya maruz bırakılmış. Ateşlere yatırılmış. Hicrete zorlanmış. Şehit edilmiş. Mal varlıklarına el konulmuş. Evlatlıktan reddedilmiş. Günlerce, aylarca yiyecek bir şey bulamamış. Yani dünyalık diyebileceğimiz hiçbir nimet ellerinde yok. Bu şartlardan geçip Bedir meydanına çıktılar. Karşılarında bu Ümmetin Firavun’u Ebucehil ve ayak takımı… Çadırında Rabbine yalvaran Peygamberin sesi semadan duyulur ve melekler yardıma gelir. Üç yüz kişilik ordu meleklerle aynı safta savaşır. Bu ordunun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır. Ama sahne burada bitmez. Ebucehil ‘in bedenini yere serip İslam’ı yükselten bu cennetlik adamlar, aynı Ebucehil’in kalkanı, mızrağı için kavgaya tutuşurlar. Ganimetler için kavga yapan sahabileri yine ayet düzeltir ve barışırlar. 


Senelerce dünyalık görmeyen, dünyayı ellerinin tersiyle iten bu adamlar bir anlık gafletle ellerinin tersiyle ittikleri dünyayı, avuçlarının içine almak için kavga ettiler. Çünkü bu ümmetin en büyük imtihanı dünya sevgisiydi. Orada uyarıyı alan sahabiler hayatlarını ondan sonra Bedir gününe göre düzenlediler. Bu dünyanın öbür dünyada yeri olmayanların sığınağı olduğunu bilerek yol aldılar. Yalan, aldatıcı ve geçici olan bu dünyayı elleriyle değil, ayaklarıyla teptiler. Dünya sevgisinin, dünyalıklar için yaşamanın kötülüklerin anası olduğunu bilerek namaza durdular. Çünkü dünyayı sevenlerin hırsızlık yapacağını, dünyaya gönül verenlerin yalan konuşacağını anlamışlardı. Dünyanın bir yılan olduğunu, içinde hem zehrini hem panzehirini barındırdığının farkındaydılar. O yüzden dünyanın üstünde gezdiler ama içine dalmadılar. Üstünde namaz kıldılar ama sahibiymiş gibi davranmadılar. İbadet yapmak için ne gerekiyorsa dünyanın panzehirinden faydalandırlar ama onları Allah’tan uzaklaştıracak olan en küçük bir dünyalığa yüz vermediler. Çünkü dünya kendisini isteyenden kaçar, kaçanından peşinden giderdi. Onlar dünyanın peşinden gitmeyince, Allah dünyayı onların ayakları altında hizmete serdi. Çünkü onlar dünyaya hizmet etseydi dünyanın onları atacağını ama eğer dünyaya arka çevirirlerse dünyanın onları arayacağını biliyorlardı. O yüzden Allah’ın bir defa yüzüne bakmadığı dünyanın onlarda yüzüne bakmadı. Çünkü bir kere baktıklarında nereden nereye düştüklerini Bedir günü görmüşlerdi. O günden sonra yalan olan dünya için yaşamaktansa, gerçek olan ahiret için ölmeyi tercih ettiler. Artık savaş meydanları onlar için en lüks sofralardan, en güzel evlerden, en hızlı develerden, en güzel kadınlardan daha sevimliydi. Çünkü ölüm onlar için bir rüyadan uyanmaktı. Ve rüyada, kazanılan veya kaybedilen hiçbir şeyin kıymeti olmadığını onlardan daha iyi bilen yoktu. Bu yüzden cennetteki bir karışı dünyanın bütününe değişmediler. Dünya gözlerinde o kadar küçüldü ki, altını ile toprağı arasında, övgüsü ile yergisi arasında bir fark görmeden yaşadılar. Çünkü altını, taşı, toprağı, övgüsü, evi, bineği, yergisi hepsi ama hepsi yalandı.


Dünya Aynı, Bedir Farklı


Dünya aynı dünya, insan aynı insan ama Bedirlerimiz biraz değişti. Artık Ebucehil ’in kalkanı, mızrağı, devesi, kılıcı yok. Ama artık dokunulmazlığı olan koltuklarımız, üstüne basmanın yasak olduğu halılarımız, evin önünde dursun diye aldığımız ama ailece gezemediğimiz arabalarımız, dokunmanın yasak olduğu dokunmatik telefonlarımız ve tabi ki bütün kilitleri açmasını beklediğimiz diplomalarımız var. Artık dünyalık olarak önümüze serilen o kadar çok şey var ki, dünya kadar desek anlaşılır inşallah. Dünyalıkların hepsi dünyamız kadar. Sayısız takım elbiselerimiz, sayısız ayakkabılarımız, buzdolabına stokladığımız üç senelik yiyecekler bu dünyaya ne kadar sarıldığımızın bir göstergesidir aslında. 

Sahabe sofralarında su ve bal gördüklerinde dünyalık adam olmaya başladığını düşünürlerdi. Dünyanın onları sıkıştırdığını varsayarlardı. Oysa biz, su ve balın olmadığı sofraya tenezzül edip oturmuyoruz. Onlar sabah namazına veya bizim sadece adını duyduğumuz ama bir türlü fırsat bulup yapamadığımız teheccüd namazına kalkabilmek için rahat yataklarının olmamasını isterdi. Oysa biz daha rahat nasıl uyuruz diye mağaza mağaza yatak arıyoruz. Onlar sabaha kadar uyumama, biz ise sabaha kadar uyuma derdindeyiz. Dünyanın, dünya sevgisinin nasıl bir günah olduğunu, nasıl bizi çeviren bir sarmaşık olduğu anlamıyoruz. Allah’ın sivrisineğin kanadı kadar değer vermediği dünyanın içinde, sivrisinek kanadı kadar değeri olmayan şeylere dünya kadar değer verdik. Allah dünyaya değer vermediğinin en büyük göstergesi ona şirk koşan, ona ibadet etmeyen insanlara bile mal mülk veriyor. Eğer dünya Allah’ın katında değerli olsaydı, kâfirlere bir damla su bile vermezdi. Keza cennet O’nun katında değerli olduğu için cennetten onlara bir damla su vermediği gibi, kokusunu bile almayacaklar. 


Biz bunu anlamadığımızdan kâfirlerin elindeki dünyalıklara göz diker olduk. Oysa Allah azze ve celle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i bile bu konuda uyardı. Hani şu iki gün peş peşe arpa ekmeği yemeden bu dünyadan göçen Peygamberimiz var ya, işte onu. Hani iki ay, üç ay evinde ateş yanmayan, karnını su ve hurma ile ıslatan, ıslatan diyorum dikkat edin doyuran değil, Peygamber var ya, işte ona hitaben Taha Suresi 131. ayetinde buyuruyor ki: 


“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.”


Peki, günde üç öğün yemek yemeyi bile az bulan bizlere bir şey demiyor mu Allah? Bu hitap Hendek’te karnına açlıktan taş bağlayan Peygamberimizi mi ilgilendiriyor sadece? Evine bir misafir geleceği zaman Afrika’da ortalama bir köyü doyuracak kadar yemek yapan bizlere bir şeyler diyor mu bu ayet? Hans’ta var Hasan da niye olmasın diyecek miyiz yine de? Gökdelenler yapmaya, bu dünyada kalıcı bir şekilde yaşamaya devam edecek miyiz yine? Dünyanın ahirete gitmek için bir köprü olduğunu ve köprüden geçerken köprüyü onarmanın, ona senelerini vermenin ne kadar yanlış olduğunu ne zaman anlarız sizce? İmar ettiğimiz dünyadan, harap ettiğimiz ahirete gitmek istemeyeceğimizi, o yüzden ölümü kendimize yakıştırmadığımızı, bin sene yaşasak doymayacağımızı anlamamız çok uzun sürer mi sizce? Bu dünyanın mümine zindan, kâfire cennet olduğunu neden anlamıyoruz? Buraların adamı olmadığımızı, cennete gidelim diye dünyaya sürgüne yollandığımızı, sürgünde de insanın rahat olmaması gerektiğini sahi en son ne zaman düşündük? Dünyanın bizim, bizimde ahiret için yaratıldığımızı; dünyanın bizim, bizimde ahiretin peşinden koşmamız gerektiğini illa ana haber bültenlerinde mi dinlemeliyiz, düzelmek için?


Dünya varken bizim olmadığımız, dünya yok olduğunda da yine olmayacağımız bir şey için bu kadar sıkıntıya, bu kadar dertlenmeye, bu kadar sızlanmaya değer miydi sahi? Helalinde hesap, haramında azap olan bu dünyanın neyi cazip geliyor bize? Dünyalıklarımız arttıkça, helal olsa bile Allah’ın huzurunda vereceğimiz hesabın uzayacağını neden düşünmüyoruz? İki kumanın barışmadığı gibi, dünya ve ahiretinde barışmayacağını; kimi razı edersek diğerinin darılacağını, yastığa başımızı koyduğumuzda neden tefekkür etmiyoruz? Allah’ın küçülttüğü dünyayı büyültmenin, büyülttüğü ahireti küçültmenin O’na muhalefet etmek olduğunu neden aklımıza getirmek istemiyoruz? Ha namaza haram dedin, ha bu dünya ahiretten güzel dedin. Ha içki ne güzel dedin, ha ahirette canım sıkılır gitmek istemiyorum dedin. Helalini haram yapamadığımız veya haramını helal yapamadığımız bir dinin, küçülttüğünü nasıl büyülttük?Cennet nimetleriyle doymak için yüz sene aç kalsak, cennet köşklerinde sonsuza kadar oturmak için hiç evimiz olmasa, geceyle gündüzün olmadığı cennetlerde gezmek için bin sene hiç uyumasak değmez mi yani? Dünyanın Allah’ın, ahiretinde Allah’ın olduğunu ve Allah’ın kuralının Şura Suresi’nin 20. Ayetinde bize bildirdiği kural olduğunu niye aklımızdan çıkarıyoruz?


“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.”


Ne diyor bu ayet bize? Ahireti mi istiyorsun ahiret için çalış. Dünyayı mı istiyorsun yine ahiret için çalış. Yok, ben dünya için çalışıp dünyayı kazanacağım diyorsan, ondan sana biraz koklatacak Allah, ama ahiretten nasibin olmayacak. 


Dünya sevgisi bütün günahların dolu olduğu bir evin anahtarıdır. Dünya sevgisi eğer ruhumuza nüfus ettiyse işlemeyeceğimiz günah, terk etmeyeceğimiz iyilik yoktur. Dünya sevgisi içimize girmeseydi biriyle evlenirken onun ahlakına bakacaktık, kaç yıllık üniversite bitirdiğine değil. Eğer biz diplomayı Bedir’deki ganimetler gibi görmeseydik, insanların konuştuklarını dinlerken hak mı batıl mı konuşuyor diye bakacaktık. Oysa şimdi ne mezunu diye bakar olduk. Eğer biz dünya sevgisi olan anahtarı çevirip bütün günahları o evden dışarı çıkarmamış olsaydık, bugün ev almak için banka banka faizli kredi aramayacaktık. Komşunun aldığı koltuk takımını görüp iki aylık koltuk takımını değişmeye yeltenmeyecektik, eğer dünya sevgisi bizi sarmasaydı. Kimseyi kırmayacak, günahlarımızdan başka bir şeyi dert etmeyecektik, eğer ahireti arka plana atmasaydık. Çünkü Allah katında nedir ki dünyanın masrafı? Biz bu kadar masrafsız bir dünya için nasıl oluyor da hop oturup hop kalkıyoruz?


Reçete mi? Var tabi. Hem de en iyi tabipten. Ne buyuruyor Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:


“Kimin emeli dünya olursa Allah onun işini aleyhine darmadağın eder, fakirliği iki gözünün arasında kılar, dünyadan eline geçen miktar da kaderinde yazılandan fazla olmaz. Kimin de kastı ahiret olursa, Allah, onun (dağınık) işini lehinde toplar, zenginliğini kalbine koyar, dünya nimetleri ona koşarak (kendiliğinden) gelir” 


Reçeteyi alıp uygulamak size kalmış. Bir tarafta her gün uzaklaştığımız dünya, diğer tarafta her saniye yaklaştığımız ahiret. Tercih sizin.