Bilen Değil, Âlim

e-Posta Yazdır PDF

Her ağızı olanın fikrinin de olacağını, her interneti olanın kendini âlim zannettiği bir çağda yaşamak düştü payımıza. Bilenin bilmeyenden ayrılmadığı, bilenin edebinden sustuğu, bilmeyenin ise edepsizliğinden çok konuştuğu bir çağda yaşamak düştü payımıza. Allah’ın ilk emri olan ‘oku’ emrini diploma almak diye anlayanların, icazet yoluyla Peygamber Aleyhisselam’a ulaşan bir âlime kafa tutmaktan utanmadıkları bir çağda yaşamak düştü payımıza. İlmin ve âlimin değerinin olmadığı, çok bilmenin çok okumak zannedildiği bir çağda yaşamak düştü payımıza. Edebi iki cümle kurmanın, Twitter’da fazla takipçisi olmanın istediği konuda istediği gibi konuşulabileceğinin düşünüldüğü bir çağda yaşamak düştü payımıza.

Bu çağda yaşamaktan şikâyetçi değiliz. Allah’ın takdiri başımızın gözümüzün üstünedir. Ama bu çağda olan bu uygulamalara itirazımız ve düzeltmek için bir gayretimiz olmalı. İlk emri ‘oku’ diye başlayan bir kitabın içerisinde, ‘bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmadığını’ defalarca vurgulayan Allah azze ve celle’nin ilmi ve âlimi ne kadar kıymetli gördüğünü uzun uzun konuşmaya gerek yoktur sanırım. İsimlerinden birinin El-Âlim olması, peygamberine ‘Rabbim, benim ilmimi artır de’ şeklinde emirde bulunması, Allah katında ilmin ve âlimin nereye oturtulduğunu anlamamız için yeterlidir sanırım. “Allah’tan kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar korkar” ayetini de bu saydıklarımızın peşine ekledik mi cennet kapılarının kimlere açıldığını anlamış oluruz sanırım.

Âlimlerin peygamber varisleri, ilminde peygamber mirası olduğunu öğrendiğimizde artık dolmuş şoförlerine varıncaya kadar herkese hoca diye hitap etmemizin sakıncalı bir durum olduğunu anlarız herhalde. Peygamber Aleyhisselam’ın ilim ve âlimle ilgili hadisi şeriflerini okuduğumuzda ise, bir işe giremeyenleri değil, en zeki çocuklarımızı bu yolun yolcusu yapmamız gerektiğini anlarız herhalde. Buyurun Peygamber Aleyhisselam’a kulak verelim:

“Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir.” Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua ederler.” (Tirmizî, İlim 19)

“Bir kimse, ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. Muhakkak melekler yaptığından hoşnut oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar bile âlim kişiye Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide karşı üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras bırakmazlar; sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış olur.” (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19)

“Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur.” (Tirmizi, İlim 2)

“Allah ilmi [verdikten sonra], insanların [kalbinden] zorla söküp almaz. Fakat ilmi, ulemayı kabzetmek suretiyle alır. Ulema kabzedilir, öyle ki, tek bir âlim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur, onlar da ilme dayanmaksızın [kendi reyleriyle] fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de başkalarını dalalete atarlar.” (Buhari, İlm 34, İ’tisam 7; Müslim, İlm 13, (2573); Tirmizi, İlm 5 )

Ebu Derda radıyallahu anh rivayet ediyor:
“Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberdik. Gözünü semaya dikti. Sonra: “Şu anlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı anlardır. Öyle ki bu hususta insanlar hiçbir şeye muktedir olamazlar!” buyurdular. Ziyad İbni Lebid el-Ensari araya girip: “Bizler Kur’an’ı okuyup dururken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Vallahi biz onun hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza, kadınlarımıza okutacağız!” dedi. Resûlullah da: “Anasız kalasın, ey Ziyad, ben seni Medine fakihlerinden sayıyordum. (Bak) işte Tevrat ve İncil, Yahudilerin ve Nasranîlerin elinde, onların ne işine yarıyor (sanki onunla amel mi ediyorlar)?” buyurdu.

Açıklamaya ihtiyaç olmayacak kadar açık olan bu hadislerden sizde benim gibi;
1- Âlimin ölümünün âlemin ölümü olduğunu,
2- İbadet yapabilmek için önce bilmek gerektiğini,
3- Bilerek yapılan az ibadetin, bilmeden yapılan çok ibadetten daha kıymetli olduğunu,
4- Alimliğin sadece insanların değil, hayvanların bile duasını alacak kadar bir paye olduğunu, (çünkü insanlar alimler sayesinde hayvanlara nasıl davranması gerektiğini öğrenir)
5- İlmin cennete yol yaptığını,
6- İlim yolunda olanın meleklerin kanatları üstünde gittiğini,
7- Âlimin ay gibi, dolunay gibi güneş olan Peygamber Aleyhisselam’dan aldıkları ilmi insanlara aktardığını,
8- Peygamberin mirasına konmak isteyenin rahlenin başına geçmesi gerektiğini,
9- Sadece okumakla değil, okuduğuyla amel edenlerin âlim olduğunu anlıyorsunuzdur.

İtiraz Edenler Değil, İttiba Edenler
Adını bilmediğimiz ama künyesiyle tanıdığımız Ebû Hanife’nin binlerce talebesi olup, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmış olduğu halde, biz Numan bin Sabit’e yani İmam-ı Azam’a yani Ebu Hanife’ye ittiba değil de itiraz edersek kaybedenlerden oluruz.

Bir hadis için binlerce kilometre giden İmam Buhari’ye ittiba edip en azından haftada bir, bir hadis sohbetine gitmez ve Buhari’de de sahih olmayan rivayetler varmış diye itiraz edersek kaybedenlerden oluruz.

66 yaşında hapis cezası olarak kuyuya atılan ve 15 senelik bu zamanda ezberden öğrencilerine 30 ciltlik El Mebsut isimli fıkıh usulü kitabını yazdıran İmam Serahsi’ye, sehiv secdesi nerede yapılır bilmeyen bizler eğer ittiba değil de itiraz edersek kaybederiz.

Abdullah ibni Mesud hadis rivayet ederken yüz şekli değiştiği, nefesi kesildiği, titrediği halde, eğer biz Hadis okurken veya kendisine okunurken bacak bacak üstüne atıyor, askerlik arkadaşımızın mektubunu okur gibi yapıyorsak, ittiba değil de itiraz ediyorsak kaybederiz.

Muhammed İdris er-Razi, hadis için ilk çıktığı yolculuğu yedi sene sürdü. Yaya olarak yürüdüğü yollar bin fersah kadardı. Biz ise yedi dakikalık mesafede olan bir ilim meclisine gitmekten geri duruyorsak, ittiba değil de itiraz ediyorsak kaybederiz.

İmam Buhari gece uykudan uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen faydalı bir şeyi yazardı. Hatta bir gecede yaklaşık yirmi defa kalktığı olurdu. Bunun sayesinde ümmetin izinden gittiği bir âlim oldu. Eğer biz sabah namazını sürekli kaçıran tipler olursak, bir de buna bakmadan İmam Buhari’yi eleştiri oklarına tutan televizyon kanallarını ve tv hocalarını izlersek, İmam Buhari’ye değil de bu televizyon müsveddelerine ittiba edersek kaybedenlerden oluruz.

İbn Cerir 40 yıl boyunca her gün 80 sayfa yazdı. Her gün 80 sayfa yazmayı geçtim, okumayan bizler eski ulemaya karşı dilimizi pabuç kadar yaparsak kaybedenlerden oluruz.

Mezhep İmamı olan İmam Mâlik’e sorulan kırk sorudan, otuz altı tanesine ‘Bilmiyorum’ cevabını verdiği halde, biz eğer cüretkâr olup her şeye bir cevap yetiştirirsek, ilmin üçte birinin ‘bilmiyorum’ cevabından geçtiğini unutursak kaybedenlerden oluruz.

Seyyid Kutub günde 16 saat kitap okuyormuş. Uykusu gelince yüzüne buz koyuyormuş. Biz ise 16 dakika kitap okuduktan sonra uykumuz geliyorsa ve buna rağmen âlimleri yargılıyor, pervasızca eleştirilerde bulunuyorsak, onları etiketliyorsak kaybedenlerden oluruz.

Hasan-ı Basri’yi görenler onu tarif ederken 80 yıllık cehennemde yanmışta çıkmış gibi bir hali vardı diyorlar. Bizi görenlerin ise yüzümdeki yastık izlerinden kaç saat uyuduğumuzu anlıyorlar ve biz buna rağmen tarikatlar şöyle, cemaatler böyle, tasavvuf zaten şirktir gibi ele avuca gelmez cümleler kurarsak kaybedenlerden oluruz.

Yahya eş-Şeybani kitaba olan bağlılığından sokakta mütalaa ederken atla çarpışıp vefat etmiş. Elinden telefonu düşürmeyen bizler ayarsız bir ağıza ve ittibasız bir bedene sahip olursak kaybedenlerden oluruz.

Abdulhey El-Leknevi 39 yaşında vefat ettiğinde 110 kitaptan fazla eser telif etmişti. Günlük 110 sayfa kitap okumayan bizler hangi hakla bu âlimlere itiraz ederiz. Hadi itiraz ettik, hangi gökyüzünün bizi altında barındıracağını düşünürüz.

30 yıl hasır üzerinde uyuyan ve böylece hadislerin bize ulaşmasını sağlayan Zevkani’ye itiraz edenler rahat koltuklarında oturanlardır. Yoksa ona ittiba edenler ‘Bize Kur’an Yeter’ demezler.

Emin Saraç Hocaefendi günlük yemek parasını yemeğe vermemek için oruç tutar, o parayla kitap alırmış. Kitaba verilen parayı israf olarak gören nesil kime ne hakla itiraz edebilir? Haddini bilip ittiba etmeyenler, hadsizlik yapıp itiraz ederler.

İmam Malik, “Yetmiş âlim benim fetvaya ehil olduğuma şehadet edene kadar fetva vermedim” diyor. Ona itiraz eden adamlar ise fetva verme yarışına girmiş şekilde program program dolaşıyor. Mezhepler olmasa da olur gibi ipe sapa gelmeyen cümleler kuruyorlar. Ah, ittiba etseler de kurtulsalar keşke.

İmam Nevevi rahmetullahi aleyh’in 56 ayrı bilim dalında kitabı var. Bir alanda bile uzmanlaşamamış bizlerin sizce de ittiba etmemiz gereken birileri yok mu?

Ebu Hanife Ramazan’da gündüz bir Hatim, Teravih’de de bir Hatim olmak üzere toplam altmış defa Kur’an’ı hatmederdi. Onun mezhebinden olan bizler ayda bir Kur’an’ın tozunu alıp yine raftaki yerine koyarsak bu nasıl ittiba olur?

77 yıl yaşamış olan Abdullah bin İdris ölürken kızına “Kızım ağlama, ben bu evde Kur’an’ı dört bin defa hatmettim” dedi. Dört bine kadar sayamayan bizler bu alime ittiba etmeyeceğizde hadisleri ‘zayıf ve şişman’ diye tasnif edip hadisleri inkar edenlere mi ittiba edeceğiz?

Ahmed B. Hanbel’in kitapları on iki deve yükü idi. Hepsini ezbere biliyordu. Ezberinde bir milyon hadis rivayeti vardı. Şimdi ise laptopla alim olduğunu sananlar, laptopun şarjı bittiğinde alimliği de bitenler nasıl olurda mezhep imamlarına ittiba değil de itiraz ederler.

Kime İttiba Edilir?
Evet, yukarıda ittiba edilecek koca koca şahsiyetleri gördük. Evet, günümüzde böylelerini bulmak neredeyse imkânsız. Ama paranın sahtesini bilen bizler, hangi hocaya ittiba edileceğini de bilmek zorundayız.
Aradığımız hoca, hiçbir menfaat beklemeden, Allah’ın rızasını önceleyerek, toplumun kodlarını düzgün bir şekilde okumuş, hastaya doğru ilacı vermeyi başarabilen, şöhret afetine kapılmadan, kendini muaf tutmadan dini önce yaşayan sonra anlatan adamdır.
Aradığımız hoca, Ümmet daha fazla parçalanmasın diye kendini parçalayan, kendisine sataşanlara susmayı becerebilen, kendisini dinleyenleri kamplaştırmayan, doğru işler yapmaya çalışan ama kendisini tek doğru zannetmeyin adamdır.
Aradığımız hoca, hocasını put edinmeyen, hocasının da yanlışlarının olduğunu ve olacağını bilen, hocasına değil Rabbine güvenen, cübbesi uzun olabilir ama diğer hocalara karşı dili kısa olan, kendi reklamını yapmayan, cemaatine değil Allah’a çağıran adamdır.
Aradığımız hoca, kalplerin Allah’ın elinde olduğunu bilen ve bu yüzden niyet okumayan, insanların akıllarına göre konuşan, âlimlerin meclisinde konuşulacak konuları televizyonda ve avamın huzurunda konuşmayan, doğruyu eğip bükmeyen ama her doğruyu her yerde söylemeyen adamdır.
Aradığımız hoca, siyasetçilerden uzak duran, ama gerektiğinde siyasetçilerin koltuklarını sallayabilecek pozisyonda olan, konuşması gerektiği yerde susturulamayan, susması gerektiği yerde konuşturulamayan, vakarın ve izzetin temsilcisi pozisyonundaki adamdır.
Aradığımız hoca, fani olanlara fani olmayan değerleri anlatan, dünyayı değil ahireti önceleyen, bilmiyorum demeyi ayıp saymayan, bilmediklerini ayaklarının altına aldığında başının göğe değeceğini bilen, hedefi daha fazla dergi satmak değil daha fazla gönle ulaşmak olan adamdır.
Bulan kaçırmasın bu hocayı, bulmayanda ya kendi böyle olsun veya aramaya devam etsin. İlim ve âlim bizim için dindir. O yüzden neyi bildiğimize ve bize bunları kimin öğrettiğine dikkat ederiz. İlmi de severiz âlimi de vesselam.