İslâm’dan Başka Şeylerde İzzet Aramak

e-Posta Yazdır PDF

İslam, yeryüzüne insanların bozduğu değer ölçülerini değiştirmek için geldi. Kadını ayaklar altına alan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, insanları renk ve ırk ayrımına tabi tutan değer ölçülerini değiştirmek için… Kavmiyetçiliğin tavan yaptığı, insan onurunun hiçe sayıldığı, ekonomi sisteminin fakirleri ezmeye yönelik olduğu bir dünyayı değiştirmek için geldi. Pansuman tedavilerle değil esaslı çözümlerle bunu yaptı. 


Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insana hak ettiği değeri verecek tek nizam İslam’dır. Hiçbir ideoloji hiçbir sistem İslam’ın insanı yükselttiği noktaya yükseltemez. Ayaklar altına alınan annelerin, ayaklarının altına cennet seren bir dindir, İslam. Diri diri gömülen kız çocuklarından muhtelif rivayetlerde üçünü, ikisini terbiye eden ve erkek çocuğundan ayrı tutmayanlara cennet vadeden bir dindir, İslam. Herkesin kendi ırkını, rengini, kavmini övdüğü, haksız bile olsa yakınlarının yanında yer alanlara artık üstünlüğün takvada olduğunu haykıran bir dindir, İslam.


İnsanlık, İslam ile hayat buldu. İnsanoğlu İslam ile yeryüzünde tekrar nefes almaya başladı. Sadece kendini değil başkasını düşünmeyi, yaşatmak için yaşamayı İslam ile öğrendi. Kendisi için istediğini başkası içinde istemeyi İslam öğretti yeryüzüne. Kâfirlerin ve müşriklerin hayal edemediklerini İslam kalplere mühür diye vurdu. Kan ve gözyaşı ile dolu olan dünya huzuru İslam da buldu. İnsanoğlu o güne kadar onur ve izzet adına ne kaybettiyse hepsini İslam ile geri aldı. Kölelerin aşağılandığı dünyaya dur diyen İslam’dı. Artık ne giyiyorsanız ve yiyorsanız kölelerinize de onlardan giydirip onlardan yedireceksiniz dedi, İslam. Gözyaşlarının rengi olmadığını, kâfir bile olsa mazlum olan ile Allah arasında perdelerin kalktığını dünyaya haykırdı, İslam. Şeytan diye yakılan kadınlara onurunu iade etti. Savaşa bile ahlak getirdi. İnsan İslam ile beraber tabiri caiz ise izzet ve ikram gördü. İslam’ın olmadığı yerde izzet ve onur ayaklar altına alındı. Sakat diye insanlarla alay edildi. İslam ise sağlam olman değil alnı secdeye giden adam olman önemli diye kaide getirdi. Organları yerinde ama alnı secde görmeyenlerin onursuz, sakat ama alnı secde görenlerin onurlu olduklarını söyledi, İslam. Yığın yığın altın biriktirip dağıtmayanların değil muhtaç olduğu halde verebilenlerin izzetli ve onurlu olduğunu söyledi, İslam.

Bütün dengeleri ve değer ölçülerini İslam değiştirdi. Renginden dolayı horlanan Bilal-i Habeşi’yi Kâbe’nin üstüne İslam çıkardı. Ebu Leheb’in karşısında ezilen Bilal, Müslüman olduktan sonra Tebbet Süresi ile birlikte Ebu Leheb’in karşısına dikildi. Kuruyacak o ellerin dedi. Sende hanımında cehennem kütüğüsünüz diye haykırdı. İslam’ı kendisini taşımaya razı olanları altında ezen değil onları yükselten bir dindir. Kim ne kazanacaksa İslam ile kazanır. Kaybedenlerde İslamsızlıktan kaybeder. 

Geçmişten Günümüze İzzet 

Hz. Ömer’in (r.a.) hilafeti zamanı idi… İslam adaleti altında Müslümanlar bir tarafta altın devirlerini yaşarken, İslam orduları da dört bir cephede yeni fetihler yapıyor, zaferler kazanıyor ve İslam topraklarını genişletiyorlardı.


Sa’d ibni Ebî Vakkas’ın (r.a.) kumandası altındaki 34 bin kişilik İslam ordusu Acem topraklarına dayanmıştı. Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) duasının tahakkuk et­mesine çok az bir zaman kalmıştı. Bilindiği üzere, “Perviz” denilen İran kisrası, Resûl-i Ekrem’in mektubunu parçalamış, Re­sû­lul­lah da, “Yâ Rabbi, nasıl o benim mektubumu parçaladıysa, sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!” diye dua etmişti. Bu dua gerçekleşmiş, oğlu Şirviye, Perviz’i hançerle öldürmüş, şimdi sıra mülkünün parçalanmasına gelmişti.

İran ordusu kumandanı Rüstem, dâhilî saltanat çatışmalarından dolayı İslam ordusuyla çarpışmak istemiyor, bir musalaha zemini arıyordu. Ancak hazırlık­ları ihmal etmemişti. İslam ordusunun 34 bin mevcuduna karşılık, İran ordusu­nun 80 bin yedeği yanında 120 bin mevcudu vardı. Bu mevcudun 30 bini, kaç­maması için zincirlerle birbirine bağlanmıştı. Ona rağmen Rüstem kendine gü­venemiyor, İslam’ın bahadır kumandanı Sa’d ibni Ebî Vakkas’tan sık sık elçiler isteyerek onu oyalamaya çalışıyordu.


Rüstem’in yanına giden ikinci elçi de Rabi’ bin Âmir (r.a.) idi. Rüstem’in yanı­na vardığında, hiç görmediği şatafatlı bir manzarayla karşılaştı. Rüstem’in bulunduğu yer, nakışlı yastıklar, kadifeden halılar, inci ve yakutlar ve daha birçok ziynet ile süslenmişti. Rüstem altından yapılmış bir koltukta oturuyor, etrafın­daki insanlar bir köle gibi kendisine hizmet ediyorlardı.


Rabi’nin ise eski bir kıyafeti, eğri bir kılıcı, yer yer eğilmiş bir kalkanı ve çelimsiz bir atı vardı. Aslına bakılırsa, gördüğü şatafat Rabi’ bin Âmir’i hiç mi hiç cezbetmemişti. Bütün onlara karşılık, onun da sarsılmaz bir imanı, yıkılmaz bir şehameti ve cesareti vardı.


Halılarla örtülü yere varınca atından indi ve hemen oraya atını bağladı. Silahı, zırhı üzerinde ve miğferi başında idi. Ona, “Silahını bırak.” dediler. O da, “Ben kendiliğimden buraya gelmedim. Böyle kabul ederseniz ne âla, yoksa döner giderim!” diye, gayet vakur bir cevap verdi. Orada bulunanlar, bu çelimsiz insan­dan çıkan cesurane sözler karşısında şaşırıp kalmışlardı.

Rüstem, “Bırakın onu.” dedi. Rabi’ ilerledi ve Rüstem’in yanına yaklaştığında mızrağını yere sapladı. Yerde ise ipekli yastıklar vardı. Mızrağın keskin ucuyla ipek yastıkları delip geçti. Etrafındakilerin fevkalade değer verdiği bu süslü yastıkların Rabi’ için hiçbir ehemmiyeti yoktu. Onun tek düşündüğü, elçilik vazifesini, İslam’ın izzetine uygun bir şekilde yerine getirebilmekti.


Rüstem, “Ne diyorsan, anlat bakalım.” dedi.


- “Allah bize, dilediği kimseleri, kula kulluktan Kendisine kulluğa, dünya sıkıntılarından feraha çıkaralım, batıl dinlerinin zulmünden kurtarıp İslam adaletine ulaştıralım diye bir peygamber gönderdi. Kim bu dini kabul ederse bizden olur, biz de döner gideriz. Kim de kabul etmezse, Allah’ın vaat ettiğine kavuşun­caya kadar onunla savaşırız!”

- “Allah’ın vaat ettiği nedir?”

- “Kâfirlerle savaşırken ölen için cennet, geride kalanlar için ise zaferdir.”

- “Söylediklerini dinledim. Bu mevzuu düşünmemiz için bize mühlet verir misin?

- “Kaç gün?”

- “Bir veya iki gün…”

-“Hayır! Âlimlerimiz ve reislerimizle mektuplaşmamız için bu vakit az olur.”

“Peygamberimiz düşmanla karşılaştığımız zaman üç günden fazla mühlet vermememizi emretti. Düşün ve adamlarına sor, bu mühlet içinde üç şıktan biri­ni tercih et: Müslüman olmak, cizye vermek ve harp etmek...”


- “Sen onların efendisi misin?”

- “Hayır, Müslümanlar birbirlerine kuvvet veren tek vücut gibidir.”


Rüstem bunun üzerine adamlarını topladı ve “Bu adamın sözlerinden daha kıymetli ve kabule şayan bir söz duydunuz mu?” dedi.


Adamları Rüstem’in bu sözlerine şiddetli bir şekilde karşılık verdiler: “Kendi dinini bırakıp, onun söylediklerine meyletmekten Allah seni muhafaza etsin. O adamın elbiselerini görmedin mi? Böyle elbiseler giyen adamın sözlerinde ne olabilir ki?!”


Kısa bir zaman sonra Rabi’ gibi elbise giyenlerden müteşekkil 34 bin kişilik İslam ordusu, süslü elbiseler ve ziynetler içerisinde bulunanların 200 bin kişilik ordusuna galip gelmiş ve İslam orduları Medâyin’e girerek Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) duasının gerçekleşmesine şahit olmuşlardı. İslam ordusundan sadece 8 bin kişi, şehit olarak Cennet‑i Âla’ya yükselirken, İran ordusu 120 bin kişi zayiat vermiş, geri kalanları da yaralı olarak firar etmişlerdi.[1]


Hikâye değil, masal diye okumadık bu satırları. Yer, zaman, kim kimle neyi konuştu. Hepsi orta da olan ve Uhud Dağı kadar izzet dolu bir yürek. Bir tarafta saltanatının şaşasına güvenen ve insanları güç ve parayla ezebileceğini düşünen bir gafil. Diğer tarafta İslam’ın izzet sancağını göndere kadar çekmiş bir mücahid. Sarayının genişliğine ve altın döşeli olmasının onu İslam’dan alıkoyan bir gafil bir tarafta, geniş olan sarayı şu kadar saltanatı olan bir kralın karşısına dikilip “bu dünya dar, gel Müslüman ol ki dünya sana da geniş olsun” diyen bir mücahid bir tarafta. Rüstem’in gözünü saltanatı bürümüşken, etrafında ki yalakalar onun gücüne kapılmışken, Rabi’ için bunlar hiçbir şey ifade etmiyordu. O tepeden tırnağa izzet duruyordu. Çünkü o İslam’ı da bilen cahiliyeyi de bilen biriydi. Oysa Rüstem ve avenesi İslam’ın insana ne kattığını bilmeyen zavallılardı. Maddiyatın, koltuğun, kavmin, fiziki özelliklerin insanı insan yapmayacağını bilmeyen zavallılar. İzzeti kaybolup gidecek güçte, iflas olunabilecek parada, yaşlandıkça çökecek güzellikte arayanlar hep yarı yolda kaldılar, kalmaya da mahkûmdurlar. Ama izzeti hiç kaybetmeyen, en büyük olan, her şeyin sahibi olan, yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın gönderdiği İslam’da arayanlar ve bulanlar, bulunması gerekeni bulmuşlardır.


İzzeti sosyal medyada ki takipçi sayısıyla ölçenlere, oturduğu semtin ona değer kattığını düşünenlere, bindiği arabanın kendisine onur yüklediğini sananlara, akraba sayısının çok olması ile yollara düşenlere, şu makamda tanıdıkları ile övünenlere, giydiği elbiselerin fiyatlarının üç asgari ücret olması ile hava atanlara, aynanın karşısına geçtiğinde bakmaya doyamayanlara, karşısında kafir veya fasık biri olduğunda bütün nezaketini gösterip Müslüman biri olduğunda kaba bir üslup kullananlara, bir koltuğa oturmakla hayatın değiştiğini düşünenlere cevap veriyor; Hz. Ömer (r.a):

 “Vallahi biz Araplar, çiğ et yiyen, biri biriyle didişen basit ve cahil bir kavim idik. Allah (c.c) bizi İslâm ile kıymetlendirdi, Hz. Peygamberle şereflendirdi ve Kur’an’la yüceltti. Artık İslâm’dan başka şeylerde izzet aramak ahmaklık ve nankörlüktür”


[1]İsâbe, 1: 503; Hayâtü’s-Sahâbe, 1: 157.