Allah’ın Dediği Olur

e-Posta Yazdır PDF

Sizi bilmem ama benim küçüklüğümde evlerin ve dükkânların duvarlarına kimi işlemeli kimi işlemesiz büyük harflerle “ALLAH’IN DEDİĞİ OLUR” diye yazardı. Bunu o zamanlar egemen güçler tarafından ezilen, horlanan Müslüman abilerimiz yazardı. Şimdi o yazılardan eser kalmadığı gibi sürekli olarak doğrudan veya dolaylı olarak Allah’ın dediğine itiraz eden cümleler kurulur oldu. Bir yaz gününde güneşten, bir kış gününde soğuktan şikâyet edilir oldu. Genç yaşta ölen anne, babaların ardından “beni mi buldu”, “ aşayacak çok güzel günleri vardı” tarzında isyan cümleleri kurulur oldu. Neredeyse çıkıp Ağrı Dağ’ı orada güzel olmamış, Antalya da daha güzel olur diyeceğiz. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teala’nın her yaptığında hikmet olduğuna ve her şeyin yerli yerinde olduğuna iman etmeliyiz. Yoksa Müslüman olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? 


Bilinçaltımız tahribata uğradı. Birileri artık çıkıp o duvarda yazan yazıyı haykırmalı ve herkes bilmeli ki ALLAH’IN DEDİĞİ OLUR. Peki, Allah’ın dediğinin oluyor olması bizi tembelliğe mi itmeli? Yani Allah yağmur yağdırıyor diye biz şemsiyemizi almayacak mıyız? Allah bizi günaha meyilli yarattı diye biz günahlara mı dalacağız? Nasıl olsa ecelim ve rızkımın miktarı belli diye bir köşeye çekilip ölümümü bekleyeceğiz? Tabi ki hayır! Biz koşacağız, yorulacağız, Allah verir inşallah diyeceğiz. Biz sabah namazını dört gözle bekleyeceğiz, Allah inşallah kabul eder diyeceğiz. Zira Allah’ın gelmesi bizim gitmemize bağlıdır. Kutsi Hadisi Şerif’te ne buyuruluyor : “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buhari). Zaten Allah Teala’da bunu emrediyor: O halde Allah’a koşun. (Zariyat Suresi-50. Ayeti Kerime)


Allah’ın dediğinin olacağı ve bu olacaklara rağmen biz çalışmaktan vazgeçmeyeceğimiz kortekslerimizde saklı durarak şu Hadisi Şerifi de bir yer ayıralım. “Ben Rabbimden üç şey istedim; istediklerimden ikisini verdi, birisini ise benden esirgedi:  Rabbimden ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim; bu isteğimi yerine getireceğine dair söz verdi. Bir de kendisinden ümmetimi suda boğmakla helak etmemesini istedim, bu isteğimi de yerine getireceğine dair söz verdi. Sonra ümmetimin kendi aralarında kavga edip dövüşmelerine izin vermemesini istedim, bunu benden esirgedi.”(Müslim, Fiten, 20).


Allah’ın dediği olur cümlesi şimdi daha iyi anlaşılıyor mu? Buzdolabımızda bulunan beş aylık erzaklar bunu kanıtlıyor. Yediğini önüne yemediğini arkasına atan atalarımız da bunu kanıtlıyor. Her doktora gittiğimizde bize ilk tavsiyesinin ekmek yeme diyor olması da bunu kanıtlıyor. Bu ümmet kıtlıkla helak olmayacak, inşallah şişmanlıkla da helak olmaz. Ve ikinci isteğin izahını sahile kıyısı olanlar daha iyi bilir. Denizleri doldurarak tahrip ettiğimiz halde koca dalgaların üstümüze gelmeyişi neden sizce? Veya yaz aylarında denizin maruz kaldığı günahlar sizce denizi çıldırtmıyor mu? Ya üstüne atılan pisliklerle kirletilmesi! Ama buna rağmen deniz durduğu yerde duruyor. Çünkü o da Allah’ın kulu ve o da biliyor ki Allah’ın dediği olur. Ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah Sallahu Aleyhi ve Sellem’in üçüncü ve Allah Teala’nın ondan esirgediği isteği. Yani ümmetin tefrikaya düşmesi, birbirlerinin kuyusunu kazması, birbirlerini hor görmesi, aralarında kavga etmesi…  her bulduğu fırsatta ümmetini bu konuda uyardıysa ve Veda Hutbesi’nde artık putlara tapmanızdan korkmuyorum ama benden sonra birbirinizin boynunu vurmanızdan korkuyorum buyurduğu gibi bizde bugün o tefrikayı oluşturmamak için çabalamalıyız. 


Allah’ın dediği olacak evet ve bizi yaptıklarımızla hesaba çekecek. Kim ümmetin birliğini istiyor, kim ümmeti parçalara bölmek istiyor bunu da hesaba katacak. Kim kendi cemaati, partisi, grubundan olmasa da mümin kardeşini bağrına basacak, kim de benim cemaatimden değilse, benim partime oy vermediyse bu işe yaramaz deyip mümin kardeşini ıskartaya çıkaracak, ona bakıyor Rabb’imiz. Kime Müslümanlığı yetiyor, kimi de Müslümanlığının önüne veya arkasına ek koymak için çabalıyor onu da hesaba katacak. Kim kardeşine cami de benle saf tuttuysa sorun yok diyecek, kimi de kardeşini takkesine, sarığına, sakalına göre ayıracak, bu da hesaplar arasında olacak. Kim kardeşim namaz kılıyorsa bana yeter, kimin de namaz kıldığını bildiği halde kardeşine hangi gruba bağlısın sorusunu yönelttiğine bakacak. 


Artık vazgeçmeliyiz aynı camiyi paylaştığımız halde yan yana saf tutamıyor oluşumuzdan. Vazgeçmeliyiz birbirimizi etiketleme çabalarından. Vazgeçmeliyiz iki dakikalık çay muhabbetlerimizi Allah’a adayamıyor oluşumuzdan. Vazgeçmeliyiz ayaklar altında ki ırkçılık anlayışından ve bilmeliyiz ki zencilerin bile kemikleri beyazdır. Müslüman olduktan sonra bir Türk için neyi istiyorsak bir Kürt içinde onu istemeliyiz. Vazgeçmeliyiz sadece dar bir birliktelik anlayışından. 


Yeniden başlamalıyız. Kardeşliğimizi yeniden tesis etmeliyiz. İki saat konuşup kendi cemaatinden, hocasından, partisinden bahsetmeden konuşmayı öğrenmeliyiz. Ya bunu öğrenmeliyiz veya bu farklılıklarımızın kardeşliğimizin önüne geçmemesini öğrenmeliyiz. Kendin için değil de kardeşi için yaşamayı öğrenmeliyiz. Bir kazananın ve bir kaybedenin olduğu yerde kardeşimiz için kaybeden olmayı tercih etmeyi öğrenmeliyiz. Partisi, cemaati ne olursa olsun Müslümanım diyen herkesi kalbimize gömmeyi öğrenmeliyiz. Okuduğumuz Kur’an aynı iken, aynı Peygambere iman ediyor iken araya kardeşliğimizi dinamitleyecek unsurları koymanın ne âlemi var. Âlim olmayı bir kenara bırakalım, hocalar da başkalarına kalsın bize kardeşliğimizi verin.Ve unutmayalım:


Bir olan Allah’ın, bir olamayan kulları olursak hesabımız zor olur.