Mektubat’ta Geçen Küçük Sarıklı Genç; Seyda Molla Bahri mi?

e-Posta Yazdır PDF

Bu yazı Risale-i Nur Külliyatının Mektubat isimli eserinin 28. Mektubunda geçen bir mesele ile ilgilidir. Bu konu Risale-i Nur’un ilk talebesi Hulusi Yahyagil’in gördüğü bir rüyayı Bediüzzaman’a anlatması sonucu çıkmıştır. Bediüzzaman, Hulusi Bey’e herkesten daha çok yakınlık göstermiş ona; “Uzaklığın alâmeti olan mektuplaşmak âdetim değildir. Fakat sen yaz” demiştir. Mektubat’ın çoğu bu mektuplaşmaların sonuncunda oluşmuştur.  Bediüzzaman, 28. Mektupta Hulusi Yahyagil’in rüyasını yorumlamıştır. 


Bu yazıda Mektubat isimli eserin, 28. Mektubunda geçen ve Hulusi Bey’in rüyasında gördüğü küçük sarıklı gencin Molla Bahri olduğuna dair görüşümü dile getirmeye çalışacağım. Tabi bu güne kadar Mektubat’ta geçen, “Sarıklı Genç” ile ilgili birçok görüş ortaya konmuştur. Bütün bu görüşlere saygılı olmakla beraber, bu konuda içime doğan görüşü tahkik etmeye çalışacağım. Ayrıca şunu yine belirtmek isterim ki bu görüşümün kesin doğru olduğuna dair bir iddiam yoktur.


Şimdi Hulusi Yahyagil’in, Eğridir’de bulunduğu bir zamanda gördüğü ve Bediüzaman’a anlattığı rüyaya gelelim. Hulusi Yahyagil’in kendi ifadesiyle;

“Yine bir gün Eğridir’de bulunduğum zaman, rüyada sarıklı bir genç gördüm. Bu genç beni ilk defa, Hz. Üstad’a götüren meczup lakaplı Mustafa Efendi idi. Ona Şeyh veya Hafız Mustafa da denirdi. Rüyada gördüğüm sarıklı genç şeklen o idi. Fakat ne bıyığı ve ne de sakalı vardı. Hafız Mustafa, çocuk meşrebinde birisi idi. Risale-i Nur’un ilk Küçük Sözler’ini l928’de onda görmüştüm. Daha o zaman Üstad Hazretleriyle de muarefemiz yoktu. Gayet intizamsız bir yazı ile yazılmış ilk risaleyi onda görmüştüm. Müsvedde halindeydi.”


“Rüyada, elinde leblebi tablası vardı. Fakat içinde leblebi gayet azdı. Ben leblebiden almak için elimi attım. O zaman leblebi tabağı doldu, taştı.” (1)


Hulusi Yahyagil’in buradaki ifadelerinden bu rüyayı 1928’den sonraki bir tarihte gördüğü sonucu çıkar. Ayrıca yine Hulusi Yahyagil’in, Üstad’ı 1929’da ziyaret ettiği ve onu ziyaretinden sonra iki sene daha Eğridir’de kalıp 1930 yılının Ekim ayında oradan ayrıldığı hesaba katılırsa, bu rüyayı 1929-1930 tarihlerinde görmüş olmalıdır.


Rüyanın görüldüğü tarihte başka bir yerde Molla Bahri, 8-9 yaşlarındadır. Küçükken babasından Kuran dersleri almaya başlayan bu çocuk, köylerine gelen Bingöllü Molla Hasan’dan ders almaya başlamış. Sonra Molla Hasan’ın bir nedenle yakındaki Züver köyüne gitmesiyle, Bahri de Molla Hasan’dan yarım kalan derslerini tamamlamak için dayılarının köyü olan bu köye gitmiştir. Daha çocukluğunun ilk dönemlerinde evde başlayan bir disiplinle kendisini dini konularda yetiştiren bu çocuk, o yaşlarda doğu medrese kültürünün özelliklerini üzerinde taşıyordu. Giyinişi, hareketleri bu disiplini yansıtıyordu. O küçük sarıklı bir çocuktu. Doğduğunda ona Bahri ismini veren Şeyh Şerif’e, 

“Efendi biz buralarda Bahri adını hiç duymadık. Buralarda Bahri adı yok. Neden Bahri koyuyorsunuz?” diye sorduklarında,


“O, ilim deryası olacak. Bunu göreceksiniz. Onun için adını Bahri koydum” diye cevap vermişti.(2)


Bahri, Molla Hasan’dan aldığı kuran derslerinden sonra, Geylan köyüne gitti burada Molla Mustafa efendiden yedi yıl fıkıh dersleri okudu. Bu şekilde doğudaki medrese kültürüyle pişmeye devam edecekti. Özellikle çocukluk ve gençlik döneminde evliyalar diyarı Elazığ’ın, alim ve mutasavvıf kaynağı Palu’da ilim kapısını aralamıştı.


23 yaşında askere gidene kadar medrese disiplininde eğitim gören, üç yıl süren askerliğinden sonra yine 8 sene farklı farklı hocalardan icazet alan Molla Bahri 1955-1986 yılları arasında Palu ve Karakoçan’da farklı yerlerde yeni molla adayları yetiştirmeye, dersler vermeye başlar. Enteresandır ki Hulusi Bey rahmet ettiği sene Elazığ Merkez’e yerleşir. Ömrünün sonuna kadar artık burada kalacaktır. Ömrünün sonuna kadar 200 kadar öğrencisine icazet vermiştir. İcazet verdiklerinin birçoğu kendi medreselerinde öğrenciler yetiştirmiş, bazıları da Türkiye dışında ıslah görevini sürdürmüşlerdir. Bir çekirdek kocaman bir ağaç olup meyve vermiştir. (3)


Molla Bahri medrese geleneğinden gelmesinin yanında, Kadiri Şeyhi Haydar Baba’ya bağlanıp Tasuvvufi bir kimliğe de bürünmüştür. Şeriat ve Tarikatı aynı zeminde yürütmüştür. O hem bir âlim, hem muhaddis, hem bir sofi idi. Gizli ilimlerin piri, derin denizlerin gavvası idi. Haydar Baba, Molla Bahri’nin ona bağlanmasıyla daha çok duyulur olmuştur. Haydar Baba’nın 1979’da rahmet etmesinden sonra, onun halifesi olarak irşat görevini devam ettirmiştir.


Yine yazımızın temel konusuna dönersek, Hulusi Bey rüyada gördüğü kişinin genç olduğunu ve bu kişinin tanıdığı Hafız Mustafa’nın çocuk meşrebi olduğunu söylemiştir. Sonra bu gördüğü rüyayı Said Nursi’ye anlatmıştır.


Üstad Bediüzzaman yukarda açıklanandan ve daha fazla teferruatını bilmediğimiz bu rüyayı aşağıda ki şekilde yorumlar;


“Rüyayı sadıka benim için hakkalyakin derecesine gelmiş ve pek çok tecrübâtımla kader-i İlâhînin her şeye muhit olduğuna bir hüccet-i kàtı’ hükmüne geçmiştir. (…) Şöyleki: O vâsi meydanlık, Âlem-i İslâmiyettir. Meydanlığın nihayetindeki mescid, Isparta vilâyetidir. Etrafı bulanık, çamurlu su, hal ve zamanın sefahet ve atalet ve bid’atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, süratle mescide eriştiğin, herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir. Mesciddeki küçük cemaat ise, Hakkı, Hulûsi, Sabri, Süleyman, Rüştü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühtü, Lütfi, Hüsrev, Refet gibi, Sözlerin hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözlerdeki kuvvet ve sürat-i intişarlarına işarettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman’dan sana münhal kalan yerdir. O cemaat, telsiz aletlerin ahizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikati ise, inşallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride Tevfik-i İlâhî ile birer şecere-i Âliye hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı, küçük, genç bir zat ise, Hulûsi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, naşirler ve talebeler içine girmeye namzettir. Bazılarını zannederim, fakat katî hükmedemem. O genç, kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zattır. Sair noktaları sen benim bedelime tabir et. Senin gibi dostlarla uzun konuşmak hem tatlı, hem makbul olduğundan, şu kısa meselede uzun konuştum, belki de israf ettim. Fakat nevme ait olan âyât-ı Kur’âniyenin bir nevi tefsirine işaret etmek niyetiyle başladığımdan, inşallah o israf af olur veya israf olmaz.” (4)


Bediüzzaman rüya ile ilgili diğer kısımları bir bir açıkladıktan sonra sarıklı genç için, küçük tabirini kullanır. Demek ki rüyadaki kişi görünüşü ve halleriyle çocuk gibi olmayan ama genç biri kadar büyük olmayan, genç ve çocuk arası bir yaştaydı. Molla Bahri bu rüyanın görüldüğü tarihte 8-9 yaşlarındadır. Bu yaş grubu çocukluk ile gençlik arasında olabilecek bir yaş grubudur. 


Bediüzzaman bu genç için, “Hulusi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, naşirler ve talebeler içine girmeye namzettir.” Demiştir. Yani bu genç Hulusi ile omuz omuza verecek, risale-i nur talebeleri içine girmeye adaydır, demiş. Ve sonrasında Bazılarını zannederim, fakat kati hükmedemem. Yani bu rüyanın yorumunda keşifle öğrendiğim, rüya yorumunda içime doğan bilgi budur. Bazılarını zannederim, kesin hükmedemem deyip, rüya yorumu ile ilgili buraya kadar söylediklerinin bazılarından tam emin olmadığını dile getirmiştir. Yani talebeler içine girmeye namzettir, dediği için bu sarıklı genç ille de Risale-i Nur hareketinin içinde olan birisi olmak zorunda değildir. Çünkü Üstad, bazılarını zannederim, ama kesin hükmedemem, demiştir.

Bu delille ve Üstadın rüya yorumunun sonrasında söylediği, “O genç, kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zattır.” sözü bu gencin ilerde velayet makamında alacak, Allah’ın veli bir kulu olduğunu işaret etmektedir. Bu tıpkı Hz. Yakub kıssasındaki şu olaya benzer;


Yakub Aleyhisselam’a; “Niçin Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf’u görmedin?” diye sordular. Şu karşılığı verdi:


“Bizim halimiz şimşekler gibidir; Bazen görünür, Bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz”. (5) 


Bediüzzaman da keşif sahibi birisi olarak, bulunduğu hal üzerine bazen net görebilir, bazen bulanık görebilir. Hal-i değişince görüşü de değişir. O yüzden 28. Mektup’ta “Bazılarını zannederim fakat kati hükmedemem” demiştir.


Benim “Sarıklı Genç” meselesinde baştan beri kesin budur, diye bir iddiam yoktur. Ama bana yakın duran görüşü Mektubat’ta anlatılan şekle göre açıklamaya çalışacağım; 


Hulusi ile omuz omuza vermiş sözünden, Hulusi Yahyagil ile aynı yolda yürüyen, aynı amaca hizmet eden, aynı değerleri paylaşan birinden bahsediyor. Her ne kadar Molla Bahri ve Hulusi Yahyagil arasında bir bağ olmasa da, mana âleminde bir birleriyle irtibatları pekâlâ bulunabilir. Bediüzzaman eski zamanlarda yaşayan birçok âlim için “Mana âleminde ondan ders aldım” diyor. İbn Arabi eserlerinde Şeyhim diye bahsettiği Ebu Medyen ile cismani âlemde hiç görüşmemiş, onla mana âleminde görüşmüş ve konuşmuştur. Molla Bahri, Elazığ ve çevresinde tıpkı Hulusi Yahyagil’in yaptığı gibi insanları bilinçlendirmeye, Allah’a yönlendirmeye, arındırmaya ve imana çağırmıştır. Bu aynı mekânda omuz omuza çalışmak değil de nedir. Yine enteresan olan başka bir şey de Molla Bahri, Elazığ’a gelip yerleşeceği sene Hacı Hulusi, Hakk’a kavuşmuştur. Yani aynı şehirde yaşamalarına rağmen, aynı mekânı beraber paylaşamamışlardır. Bu tarikat ve tasavvuftan uzak olmayanların bildiği başka bir şeyi akla getirmektedir. 


Araf Süresi 17. Ayette Şeytan şöyle konuşuyor;


“Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredici bulmayacaksın.”


Tasavvuf kültürüne göre şeytanın insana yaklaşacağı bu dört yönü koruyan, dört tane Evtad(direk) vardır. İşte Allah’ın bu dört veli kulu, bu dört yönü tutup, insanları şeytana uymaktan alıkoymaya çalışır. Hulusi Yahyagil, tasavvuf literatüründe geçen bu Evtad’tan biri olabilir. O rahmet ettikten sonra Evtad’lık görevi Molla Bahriye geçmiş olabilir. Bu iki kişi de görevleri icabı, şeytanın etraflarındaki insanlara zarar vermesini engellemeye çalışmışlardır. Evtad olsalar da olmasalar da bunu hakkıyla yapmışlardır. Ama bir gerçek vardır ki, oda Hacı Hulusi’nin ölümünden sonra, onun yerini Molla Bahri doldurmuştur. Onun görevini Molla Bahri üstlenmiştir. 


Yine Bediüzzaman “O genç, kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zattır” demiştir. Bu söz velayet ve veliliğe işaret ettiği için Molla Bahri olmasa bile, onun gibi şeriat ve tarikat yolunda yürüyen, zahiri ve batını ilimleri bilen birini işaret eder. Tabi bizim görüşümüze göre bu kişi fakih, âlim, mutasavvıf ve muhaddis olan Seyda Molla Bahri’dir. 

Molla Bahri’yi görenler bilir, yüzü bir çocuk yüzü kadar genç, yanaklarındaki canlılık bir delikanlıyı aratmayacak kadar parlak, bakışlarında bir derinlik gizlidir. Bir gün meclisinde zikrederken onun sesinin genç yağız bir delikanlı kadar gür ve canlı çıktığını gördüm. Bir asırlık bu ihtiyar zikrederken sanki başka bir elbiseye bürünüyor, genç bir delikanlı oluyordu. Yine o Bediüzzaman’dan ve Risalelerden bihaber birisi değildi. Bir gün meclisindeyken, kendisi geçen gün Bediüzzaman’ın, Arabi lisandaki Hutbe-i Şamiye’sini okuduğunu anlatıyordu.


Molla Bahri 93 sene yaşamış, Hulusi Yahyagil ise 91 sene yaşamıştır. Hemen hemen aynı yaşlarda Hakk’a kavuşmuşlardır. Yaşlarına bakınca; “omuz omuza verecek, belki geçecek birisi” sözünün farklı bir yönden zuhuru ortaya çıkar.


Hulusi Yahyagil, Üstad’ı Bediüzzaman gibi iman mücadelesi vermiş. Toplumda asıl tehlikenin iman eksikliği olduğuna kanaat etmiş. İnsanların içlerinde İmanı zayıflatan şüphelerle savaşmış. Yaratılış amacı olan kulluk, haşir ve öte âleme olan inancın sağlamlaştırılması için mücadele vermiştir. Molla Bahri ise içinde yaşadığı toplum için asıl tehlikenin Şia ve Vahhabilik olduğunu belirtmiş. 


“Molla Bahri “Şia ve Vahhabilik” hareketinin propagandalarına, medreselere sızma teşebbüsleri konusunda herkesi uyarmış. Özellikle Güneydoğu medreselerinin İran Devrimi’nin ardından “bedava kitaplar” aracılığıyla Tahran menşeli propagandaya maruz kaldığını; buna göre bölge gençlerinin önce mezhepsizleştirilip ardından Şiileştirilmek istendiğini ileri sürmüştür.” (6)


Molla Bahri; Şia ve Harici geleneğin, Selefilik ve Vahhabilik gibi hareketlerin, son dönem revaçta olan salt mealci anlayışların yanlışlarını ortaya koymuş, onlarla mücadele etmiştir. Bu dışlayıcı, tekfirci ve ötekileştirici fikirleri etrafında barındırmamıştır. 


Hulus Yahyagil ve Molla Bahri’nin hayatlarına bakınca her ikisinin de yaşadığı dönemde en elzem gördüğü hastalıklarla mücadele ettiklerini görürüz. İkisi de zamanın büyük hastalıklarına reçeteler yazmıştır.


Hulusi Yahyagil’e, daha hayattayken “Sarıklı Genç” meselesi ile ilgili çokça soru gelmiş. Nur cemaatlerindeki bazıları kendi abilerinin sarıklı genç ilan etme yarışına girmişlerdi. Hacı Hulusi ise bu konu ile ilgili olarak;

“Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil.” “Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah’ın nuru kıyamete kadar devam edecektir. Kur’ân tefsiri olduğu için  Risale-i Nur’un hakikati kıyamete kadar okunacaktır. Elbette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır ” demiştir.(7)


Son olarak, Risalelerdeki “Sarıklı Genç” kim ise, büyük ihtimalle şu an bu dünyadan göçmüş veya göçmek üzere olan birisidir. Çünkü rüyanın görüldüğü zamanda (1929-1930) çocuk yaşta olan birisi, bulunduğumuz zamanda bir asrı bitirmek üzeredir. En son olarak da Hulusi Yahyagil ve Molla Bahriye Allah’tan Rahmet diler, Rabbim’in onların ve onlar gibi veli kullarının dostluğundan bizleri mahrum bırakmamasını niyaz ederim.

............................................................

1-Son Şahitler C-1, s 330, Necmeddin ŞAHİNER, 2-http://yenisark.wordpress.com/2014/04/10/elazigli-merhum-seyda-molla-bahri-efendi/,3-http://yenisark.wordpress.com/2014/04/10/elazigli-merhum-seyda-molla-bahri-efendi/, 4- Mektubat 28. Mektup, s. 334, 5- Mektubat, s.56, 6- Elazığ Örneği; Türk-Kürt Sınırında İslami Hayat-Ruşen ÇAKIR, 7- Son Şahitler C-1,Necmeddin ŞAHİNER