GEÇ KALINMIŞ YOLCULUK 2

e-Posta Yazdır PDF




“Rahmet Esintileri”


Daha üç-beş gün olmuştu mübarek topraklara kavuşalı ama sanki orada doğup, büyümüş, geride kimsesi kalmamış gibiydi. İlk günlerin hüznü, şaşkınlığı, özlemi, yerini tatlı bir huzura bırakmıştı.


Sürekli Beytullah’ta vakit geçiriyorlardı. İlk günler karıştırdığı sokaklar, sanki şimdi mahallesinin tozlu yolları gibiydi. Kendisini oraya ait hissediyor, müthiş bir cazibenin, çekim merkezinin tam ortasında hissediyordu...


Günlerin geçmesi yavaş yavaş hüzün yüklüyordu yorgun kalbine. Hiç bitsin istemiyor, zamanı sımsıkı kavrayıp tutmak istercesine, günleri ve geceleri kovalıyordu yakalamak için. Nadiren yemek ve dinlenmek için kullandığı oteline her gelişinde, gününü hakkıyla geçirememenin verdiği elemle, çok fazla duramayıp, yalın ayakla geldiği otel yolundan, hızlı adımlarla tekrar Harem’e gidiyor, ayaklarının yanması ve şişmiş olmasına aldırış etmeden vaktini orada geçirmeye gayret ediyordu. 


Tüm bu hüznün yanında aklının bir köşesinde de kalbinin hızla çarpmasını sağlayan, Medine yolculuğu vardı. Birkaç gün sonra Efendimiz’i (SAV) görmeye gidecek, O’na misafir olacaktı. Hayatındaki en güzel misafirlikleri yaşıyordu. Küçükken bayramlarda cebine harçlık sıkıştıran büyüklerinin yanına gitmek bile bu kadar keyif vermemişti ademoğluna... Aman Allah’ım, nasıl bir duygu bu, bir daha yaşayacak mı?


İşte bu düşünceler sarmışken tüm benliğini, kafile ile birlikte Mekke turuna çıktılar. Turun ilk durağı Arafat ve ardından Hira Mağarası idi. Rehberler, yol kenarına yanaşan otobüslerin yanında kafileye Hira Dağı’nı ve yaşananları anlatıyorlardı. Ademoğlu, yukarı çıkılmayacağını anladığı an, soluğu rehberin yanında aldı. Yukarı neden çıkılmadığı konusunda, kafilenin ekseriyetle yaşlı ve hasta kimselerden oluştuğu noktasında ikna edici bir kaç cümle sonunda, izin isteyip kafileden ayrıldı ve orada bulunan, yukarı çıkmak isteyen birkaç kişi ile birlikte başladı uzun bir tırmanışa...


Şu an merdivenler ile döşenmiş olan bu uzun yol, hiç bitmek bilmeyecek gibiydi. Efendimiz döneminde, merdivensiz buraya nasıl çıkıldığı sorusu zihninde yer etmişken, bacakları kasılmış, hali kalmamıştı. Nihayet bir, bir buçuk saat sonra zirveye ulaştılar. Ciddi bir kalabalık var zirvede. Küçük deliklerden geçerek mağaranın girişine yaklaştıkça muazzam bir koku sarıyordu etrafı. Kimseye eza vermemek için içeride belki 3-5 saniye ancak kaldı, zira arkasında bekleyen onlarca mümin var ve onların hakkına girmek istemedi. Belki 3-5 saniye orada bulundu ama o anı en az 3-5 yıl aklından çıkaramazdı. Efendimizin ayak bastığı taşlara yüz sürmüştü... 


Girdiği yerden çıktığında büyük bir zafer kazanmış gibi hissediyordu kendisini. Yüzünü okşayan hafif serin esintiye bıraktı kendisini... Gün ışığında tırmandığı zirvede hava kararmıştı şimdi. Zirveden aşağıya doğru baktı. Muazzam bir yükseklik ve ötelerde derin bir boşluk. Tam orada, karşısındaki derin uçurumun kenarında akşam namazını eda etti. Çok lezzet almıştı bu namazdan... Kendisini farklı hissediyordu, hemen irkildi ve ellerini boşluğa kaldırdı, kendisine bu nimeti nasip eden Rabb’ine yöneldi ve “hamdolsun” diyebildi...


Elleri havada, gözleri sonsuz boşlukta ve tüm bedenini okşayan buralarda meltem diye tabir ettiğimiz hafif  bir Rahmet esintisi...


Rabbim ne güzeldi burada olabilmek...


Vakit tamam olmuş, artık Mekke’den Medine’ye hicreti yaşamanın vaktine az kalmıştı. Veda tavafını gözyaşları ile tamamlayıp, hazırlıklarını yaptılar. Şimdi Hicret vakti... Ayrılmak zor ama gidilecek yer de muazzam. Tekrar gelebilmek ümidi ile vedalaştı Mekke’nin her taşı, her karesi ve her anı ile... 


Şimdi yolculuk zamanı, haydi Bismillah.