Dilin Âfetleri

e-Posta Yazdır PDF

İnsanoğlunun en önemli organlarından biri de dildir.  İmanımızı ilk onunla ortaya çıkarırız. Müslüman olduğunu iddia eden veya Müslüman olmak isteyen bir kişiden diliyle kelime-i şehâdet getirmesini isteriz. Çocuklarımıza ilk öğrettiğimiz kelime ve cümlelerden biri de Allah, besmele ve benzeridir.  Zikirlerimizde ve ibadetlerimizde dil, temeldir. Onunla ibadetlerimizi ve sosyal ilişkilerimizi sağlarız. Bunun neticesinde dilimizle insanlara güzel söz söyleyerek onları sevindirdiğimiz gibi kötü sözler söyleyerek de kalplerini kırabiliriz.  Rabbimiz, İslam’ın en azılı düşmanı Firavun’a dahi Mûsâ ve Hârûn peygamberleri gönderirken onlardan ona yumuşak, güzel sözle hitap edilmesini istemektedir: “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Tâhâ, 20/44). Bunu destekleyici mahiyette atalarımız “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” demişlerdir.

            İnsanın diğer organları dile tabidir.  Ebû Saîd el Hudrî’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Allah Rasûlü şöyle buyurdu:  “Sabah olduğu zaman bütün organlar dile yalvararak "Bizim hakkımızda Allah’tan kork! Zira biz sana bağlıyız; sen doğru olursan biz de doğru oluruz, sen şaşırırsan biz de şaşırırız” derler.” (Tirmizî, Zühd, 60/2407).

            Bize bizden daha yakın olan, içimizden geçirdiklerimizi dahi bilen Rabbimiz (Kâf, 50/16) melekleri vasıtasıyla her davranış ve sözü yazdırmaktadır.  “İnsan bir söz söylemesin ki, yanında onu gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 50/18).  Muâz b. Cebel’den (r.a.) bir rivâyete göre, o şöyle demektedir: Rasûlüllah (s.a.v.) ile bir yolculukta beraberdim yolda yürürken yanına yakın oldum “Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim; “Bana öyle bir amel öğret ki beni Cehennemden uzaklaştırıp Cennete koysun!” Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: “Bana çok büyük bir soru sordun ama bu mesele Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler için çok kolaydır. Şöyle ki: Her konuda ve her zaman kulluğu Allah’a yapar ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazını devamlı ve düzgün kılarsın, zekatını verir, Ramazan orucunu tutar, haccedersin...” Sonra şöyle devam etti: “Sana hayır yollarını göstereceğim oruç kalkandır. Sadaka; suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları siler süpürür. Kişinin gece kıldığı namaz da yine hataları siler süpürür.” Muâz dedi ki: Sonra, Rasûlüllah (s.a.v.), Secde sûresi 32/16-17. ayetlerini “Onlar yataklarından geceleri kalkarak korku ve ümit içerisinde Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçimlik verdiğimiz şeylerden başkalarına harcayanlardır. Böyle davranan mü’minlere gelince yaptıklarından dolayı mükâfat olarak öteki dünyada onlara şimdiye kadar gizli kalan göz aydınlığı olarak onlar için nelerin saklanıp bekletildiğini hiç kimse bilip hayal edemez” okudu ve şöyle buyurdu: “Size bütün işlerin başını, direğini ve en üst noktasını bildireyim mi?” Ben de “evet, ey Allah’ın Rasûlü!” dedim. Şöyle buyurdu: “Her işin başı İslam, yani iradeyi Allah’a teslim etmek demektir. Direği namaz, zirvesi ve üst noktası da cihattır.” Sonra şöyle devam etti: “Sana tüm bunların can damarını bildireyim mi?” Ben de “evet ey Allah’ın Peygamberi” dedim. “Rasûlüllah (s.a.v.) dilini tuttu ve kendi rahatlığın için şunu tut” buyurdular. Ben de “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler konuşmalarımız yüzünden sorguya çekilecek miyiz?” dedim. Şöyle dedi: “Anan hasretine yansın Ey Muâz! İnsanları yüzükoyun ve burunları yerde süründürerek cehenneme dolduran dillerin kazandığından başkası değildir.” (Tirmizî, İman, 8/2616).

            Müslüman Ya Hayır Söyler veya Susar

             Allah Rasûlü,  dili korumanın ya hayır konuşmak ya da sessiz kalmak gibi iki yolu olduğunu bildirmiştir. “Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb, 31/6018, 6019, 85/6135-6137).

            Allah Teâlâ bazı âyetlerde Müslümanın özelliğini sayarken onların boş şeylerden yüz çevirdiklerini bildirmektedir: “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (Mü’minûn, 23/3). Bu, belki Türkçe’de dedikodu dediğimiz insanların dünya ve ahiretlerine faydası olmayacak boş sözlerdir. Bu ise yasaklanmıştır. “Allah size anne babaya itaatsizliği, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi, verilmesi gerekeni vermeyip de almaya hakkı olmayan şeyi istemeyi haram kılmıştır. Size, dedikodu yapmayı, çok soru sormayı, emanet edilen malları zayi etmeyi mekruh kılmıştır.” (Buhârî, Husûmât, 19/2408, Edeb, 6/5975).  Başka bir rivayet ise Muğîre’nin belirttiğine göre Allah Rasûlü, Allah’ın yasakladıklarını şöyle saymıştır: “Allah size,  dedikodu yapmayı, çok soru sormayı, emanet edilen malları zayi etmeyi, anne babaya itaatsizliği, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi, verilmesi gerekeni vermeyip de almaya hakkı olmayan şeyi istemeyi haram kılmıştır.” (Buhârî, Rikâk, 22/6473, İ’tisâm, 3/7292).

İnsanlar bazen çok konuşmalarının bir semeresi olarak ağızlarından çıkan bir söz onları cehenneme sürükleyebilir. Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimse bir söz söyler ve söylediği sözde bir sakınca görmez fakat o sözü yüzünden cehennemde yetmiş yıl dibe doğru düşer gider.” (Tirmizî, Zühd, 10/2314; İbn Mâce, Fiten, 12/3970).

            Allah Rasûlü’nün bizler hakkında en çok korktuğu şey de dilimize sahip olamamamız olduğu Süfyân b. Abdullah es-Sekâfî’nin rivayet ettiği bir hadiste belirtilmiştir: Süfyân b. Abdullah es Sekafî’den (r.a.) rivâyete göre, şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir iş söyle ona sımsıkı sarılayım” dedim. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Rabbim Allah’tır de sonra dosdoğru ol.” Süfyân “Ey Allah’ın Rasûlü! Benim için en korkulacak şey nedir?” dedim. Rasûlüllah (s.a.v.) Kendi dilini tutarak, “İşte bu” buyurdular. (Tirmizî, Zühd, 60/2410).     

                 Dilini, insanın kötü veya iyi amaçlarla kullanması kendi elindedir. Ukbe b. Âmir’den  (r.a.) rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlüllah’a (s.a.v.) “kurtuluş nedir?” diye sordum.  O da “Diline sahip ol; evin başına dar gelmesin, günahlarından dolayı ağla.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 60/2406). Hadisteki “evin başına dar gelmesin” ifadesi şöyle anlaşılmıştır: Müslüman için asıl olan evidir. Kendisini her fırsatta dışarıya atmaması dedikodu, gıybet, iftira gibi günahların fazlaca işlendiği yerlerde bulunmaması gerekir. İhtiyaç için dışarı çıkar;  diğer zamanlarda evinde kendisini meşgul edecek zikir, namaz ve günahlarına tövbe ve çocuklarının eğitimi ile ilgilenir. Çünkü boş söz yani insanın dünya ve ahiretine faydası olmayacak konuşmalar hatadan uzak değildir. Abdullah b. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır: “Allah anılmaksızın sözü uzatma. Zira Allah anılmaksızın sözün uzatılması kalplerin katılaşmasına sebeptir. İnsanların Allah’tan en uzak olanı katı kalpli kimselerdir.” (Tirmizî, Zühd, 61/2411). Mü’minlerin annesi Ümmü Habibe’den gelen rivayette yine Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır: “Ademoğlunun tüm konuşmaları aleyhinedir, faydasına değildir. Ancak iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve Allah’ı hatırlatıcı sözler söylemek bunun dışındadır.” (Tirmizî, Zühd, 62/2412).

İnsanlar birçok büyük günahı dilleriyle işlemektedirler. Bunlardan bazısı küfür, hakaret, iftirâ, yalan, gıybet, kovculuk vb. gibi pek çok günah sayılabilir. Hadislerde dile sahip olmak cennete götüren yollardan biridir. “Kim dili ile namusunu kötü yolda kullanmamaya bana söz verirse ben de onun cennete gireceğine söz veririm” (Tirmizî, Zühd, 60/2408, 2409). Ubâde b. es-Sâmit’in rivayet ettiği başka bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Bana altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size emanet verildiğinde (zamanı gelince sahibine) geri verin, namusunuzu koruyun, ve gözlerinizi (haramdan) sakının.” (İbn Hanbel, el-Müsned, V, 323). Dille işlenen günahlardan bazısı şunlardır.

1-  Yalan Söylemek

Yalan söylemek İslam’da münafıklığın özelliklerinden sayılmıştır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir.” (Münâfıkîn, 63/1). Allah Rasûlü’de şöyle buyurmaktadır: “Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklardan bir sıfat bulunmuş olur: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.” (Buhârî, imân, 24/33, 34).

 Dilden en çok sâdır olan şey yalandır. Kişi yalanı alışkanlık haline getirirse günahkârlardan yazılır ve bu da cehenneme gitmesine sebep olur. Bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk, hayra ve iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında doğrulardan yazılır.  Yalancılık günaha sürükler. Günah da cehenneme götürür. Kişi yalanı meslek edinince Allah katında çok yalancı diye yazılır.” (Buhârî, Edeb, 69/6094; Müslim, Bir ve Sıla, 103/2607). Müslüman hiçbir şekilde yalan söylememeli, haktan adâletten ayrılmamalıdır. Bir hadiste geçtiğine göre Allah Rasûlü, Müslümanın asla yalan söylememesini bildirmektedir.  Safvân bin Süleym (r.a) anlatıyor: Rasûlüllah’a (s.a.v) “Mü’min korkak olabilir mi?” diye soruldu. “Evet, olabilir!” buyurdu. Mü’min cimri olabilir mi?” diye soruldu. Allah Rasûlü (s.a.v) yine Evet, olabilir!” buyurdu. Pekâlâ mü’min yalancı olabilir mi?” diye soruldu. Rasûlüllah (s.a.v) bu sefer “Hayır, aslâ!” buyurdu. (Mâlik, el-Muvatta’, Kelâm, 19).

2- İftirâ Atmak

Allah Teâlâ, Rasûlü’ne kadınlardan biat alırken iftira atmamak üzere de biat almıştır: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehıne, 60/12). Âyette yer alan “elleri ve ayakları arasında" ifadesi, yalnızca avret mahallerinden değil, zattan kinaye olarak kendi nefislerinden uydurdukları her çeşit iftirayı içine almaktadır. Zira bu âyetin manasına daha uygundur ve böylece fiili cinayetlerin yasaklanmasından sonra kavli (sözlü) olan cinayetler de yasaklanmış demektir. Binaenaleyh burada, namuslu bir kadına zina isnad etmek, gıybet, koğuculuk ve diğer hususlarda yapılması düşünülmüş olan iftiradan, yalan ve sahtekârlıktan nehiy vardır. (Yazır, Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 559).

Mü’minlerin Annesi Âişe’ye İftira

“Hz. Peygamber hicretin 5. yılında (Benî Müstalik diye de anılan) Müreysi’ seferine çıkarken her zaman yaptığı gibi eşlerinden birini – bu defa da Hz. Âişe’yi – yanına almıştı. Daha önce Peygamber eşlerinin başkalarıyla ancak perde arkasından görüşüp konuşmalarıyla ilgili emir bulunduğundan (Ahzâb, 33/53) Hz. Âişe, deve üzerine kurulmuş çadır benzeri bir yerde (perdeli mahfede) seyahat ediyordu. Dönüşte Medine’ye yaklaşıldığında bir yerde istirahat edilmiş ve gece hareket emri verilmişti. Bu sırada Hz. Âişe ihtiyacını gidermek için biraz uzaklaşmış, yerine geldiğinde değerli bir kolyesinin düşmüş olduğunu fark etmiş, aramak için tekrar gitmiş, epeyce aradıktan sonra bulup dönmüştü. Bu sırada görevliler Hz. Âişe’nin kapalı mahfesini kaldırıp deveye yüklemişler, onun mahfenin içinde olmadığını anlayamamışlardı. Hz. Âişe dönüp de kafilenin gitmiş olduğunu görünce, “Fark ettiklerinde beni burada ararlar veya arkayı toparlayarak gelen kişi beni burada bulur” diyerek oturmuş, beklemeye koyulmuş, beklerken uykusu geldiğinden uyuya kalmıştı. Birliğin arkasını emniyete almak ve toparlamak üzere görevlendirilmiş bulunan Safvân isimli sahabi konaklama yerinden geçerken bir karartı görmüş yakınına geldiğinde onun Hz. Âişe olduğunu anlayınca “innâ lillâh…” diye seslenerek uyandırmış, devesini çökertip kendisi biraz uzaklaşmış, Hz. Âişe deveye binmiş, yola koyulmuşlar ve öğle üzeri istirahat etmekte olan kafileye yetişmişlerdi.” (Diyanet Kur’an Yolu Tefsiri, IV/ 58-59).

Bu olay üzerine başta Münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selûl olmak üzere Hz. Âişe’ye olmadık iftiralar attılar. Bazı Müslümanlar da bu tuzağa ortak oldular.  Başta Hz. Peygamber, Hz. Âişe, ailesi ve Müslümanlar büyük sıkıntılar çektiler. Bu olayın üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti ki Hz. Âişe’nin temiz olduğunu bizzat Rabbimiz bildirmiş ve bu olay şu âyetlerin nâzil olmasına sebep olmuştur: “(Peygamber'in eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur. Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli değil miydiniz? Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır. Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.  Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)!”  (Nûr, 24/11-20).

Rabbimiz, namuslu bir kadına zina iftirasında bulunanların dünya ve ahirette lanetlenmiş olduklarını bildirmektedir: “Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.” (Nûr, 24/23-24).

  İftiranın her türlüsü günah olmakla birlikte özellikle kişinin şerefine dil uzatmak daha büyük günahtır. Hz. Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Büyük günahların en büyüğü kişinin haksız yere bir Müslü­manın şerefine dil uzatmasıdır. Bir sövmeye karşılık iki defa sövmek de büyük günahlardandır." (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4877).

Allah Rasûlü bazı meclislerde konuşulanların orada bulunanlar nazarında bir emanet olduğunu belirtmiştir. "Bir adam bir söz söyler de sonra (o sözün, orada bulunmayanlar ta­rafından işitilmesini istemezmiş gibi) sağına soluna bakınırsa; o söz emâ­nettir." (Ebû Dâvûd, Edeb, 32/4868). Fakat günah işlenen meclisleri bundan istisna etmiştir: Bunlardan birisi de kişinin namusuna, şerefine dil uzatıldığı meclistir.  (Ebû Dâvûd, Edeb, 32/4869).

3-  Gıybet ve Kovculuk

Gıybet, bir Müslümanı, işittiği takdirde incinebileceği şeylerle gıyabında anmaktır. Bu şeyler ister o Müslümanın bedenine, nesebine, yaradılışına dair olsun, ister dinine, elbi­sesine, eşya ve yiyip içeceklerine dair olsun. Söylenen şeyler o kimsede varsa gıybet olur, yoksa iftira olur.

Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber’e (s.a.v.) “Ey Allah'ın Rasulü gıybet nedir?” diye sordum da,  “(Müslüman) kardeşini (gıyabında) hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır" buyurdu, (sonra) "Eğer benim söylediğim (şeyler o) karde­şimde varsa ne buyurursun?" dedim. “Eğer söylediğin (şeyler) onda (gerçekten) varsa gıybet etmiş olur­sun. Eğer söylediğin (şeyler) onda yoksa iftira etmiş olursun." cevabı­nı verdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4874).

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!” (Hümeze, 104/1). Gıybet büyük günahlardandır. Rabbimiz bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey Mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tövbe etmezse işte onlar zalimlerdir.  Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurât, 49/11-12).

Hz. Âişe şöyle demiştir: Hz. Peygamber’e (s.a.v. ) “Safiyye'nin şöyle şöyle (kusurlarının) olması (onun) sana (layık olmadığını itiraf etmen için) yeter.” (Hz. Âişe bu sözüyle Hz. Safiyye'nin) kısa boylu olduğu­nu söylemek istiyordu. Bunun üzerine (Hz. Peygamber bana) "Muhakkak ki sen öyle bir söz söyledin ki eğer (o söz) deniz su­yuyla karıştırılmış olsaydı kesinlikle denizin suyuna galip gelirdi (onu ifsad eder)" buyurdu. (Rivayete göre yine, Hz. Âişe) şöyle demiştir: " Ben (yine bir gün) Hz. Peygamber'e bir adamın taklidini yaptım da (Hz. Peygamber) "Benim için şu kadar (dünya malı verilmiş) olsa da ben bir insa­nın taklidini yapmayı sevmem" buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4875).

Enes b. Malik'ten rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Miraca çıkarıldığım zaman bakırdan tırnakları olan bir topluluğa uğradım. (Bu tırnaklarıyla) yüzlerini ve bağırlarını tırmalıyorlardı. Cebrail'e “Bunlar da kimlerdir?” dedim."(Gıybet etmek suretiyle) halkın etlerini yiyenler ve şereflerine saldıranlardır” cevabını verdi." (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878).

Saîd b. Zeyd'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Muhakkak ki ribanın en şiddetlisi haksız yere bir müslümamn şerefine (dil) uzatmaktır.  (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4876). Bu hadisi şerife göre gıybetin haramlık bakımından faizden daha şiddetli olduğu  ifade edilmektedir. Çünkü faizde kişinin haksız yere malına tecavüz vardır. Gıybette ise kişi­nin şeref ve haysiyetine tecavüz vardır. Şeref ve haysiyyetin ise maldan üstünlüğü âşikârdır.

Müslüman kardeşinin gıybetini yapan kişiyi Allah, evinde dahi olsa rezil eder: "Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmeyen kimseler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız ve onların ayıplarını araştı­rıp durmayınız. Çünkü her kim onların ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır. O (şunu iyi bilsin); Allah kimin ayıbını araştırırsa (o ayıbı) evinde (en gizli bir köşede işlemiş olsa dahi meyda­na çıkarmak suretiyle) o kimseyi (alemin gözleri önünde) kepaze eder." (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4880. Ayrıca benzer hadis için bkz. Tirmizî, Bir ve Sıla, 85/2032).

Âlimler gıybet ile kovculuk arasında bir fark olup olmadığı konusun­da ihtilâf etmişlerdir. Gerçek olan şudur ki gıybetin gıybet sayılabilmesi için mutlaka kişinin arkasından yapılması gerekirken, kovculukta böyle bir şart söz konusu değildir. İkinci bir husus da şudur ki; gıybette iki kişinin arasını açmak gayesi olmayabildiği halde kovculuk da vardır. Bu bakımdan gıybetle kovculuk (nemime) arasında umum-husus yönünden fark vardır. Hz. Hüzeyfe'den rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) "Kovcu cennete gir(e)mez" buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 3/4871).

Sonuç olarak “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 49/10). Kardeşliğimizi zarara uğratacak yalan, gıybet, iftira gibi her türlü davranıştan uzak durmamız gerekir.  Çünkü “Müslüman; elinden ve dilinden diğer insanların zarar görmediği kişidir.” (Buhârî, İman, 4/10, 5/11, Rikâk, 26/6484; Müslim, İman 64/40, 65/41, 66/42).

Selam ve dua ile…