Halkın ve Yöneticilerin Sorumlulukları

e-Posta Yazdır PDF

İslâm, herhangi bir coğrafi, sosyal ya da dil sınırı tanımayan; ilke ve reformlarını bütün insanlığa sunan bir dindir. Bu bağlamda liderlik, toplumların yönetiminde önemsenmiş ve İslam düşüncesinde liyakatli yöneticilere sahip olmayan devletin, güçsüz ve problemli olacağı kabul edilmiştir. Aynı zamanda İslam’ın, yönetim hakkını herhangi bir aileye, zümreye ya da sınıfa değil, bir bütün olarak ümmetin sorumluluğuna verdiği kabul edilmiştir. Yöneticiler halkın içinden çıkan diğer bir ifadeyle yönetilenlerin aynalarıdır. Yönetilenler kendisini yönetecek kişilere sorumluluk yüklemiş, onun adına haklarını korumasını istemiştir. “Yolculuk yaparken üç kişi de olsanız birini lider yapın.” (Müslim, Mesacid 289; Ebu Davud, Cihad 80) diyen Rasûlüllah (s.a.v.) yöneticiliği bir çobana benzetmiştir. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cumua, 11, Nikah, 90, Ahkâm, 93; Müslim, İmâre, 20). 

Rasûlüllah (s.a.v.) on yaşlarında amcası Ebû Tâlib’in veya başkalarının koyunlarını güttüğü ve kendisine sorulan bir soru üzerine de her peygamberin koyun güttüğünü belirtmiştir. (Buhârî, İcâre, 2; İbn Mâce, Ticaret, 5). Benzer şekilde Hz. Musa (a.s.), Hz. Davud (a.s.) ve Hz. İsa’nın (a.s.) da çobanlık yaptığı ve bu yüzden “Çoban” imgesinin liderliği tanımladığı belirtilmektedir. Bununla birlikte farklı kaynaklarımızda yönetici için bazı özellikler sayılmıştır.


Yöneticilikte Liyakat ve İstişâre


Yönetici her yönü ile âdil ve halkı idare etme konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Ayrıca liyakat sahibi ve istişâreye önem veren birisi olması gerekir. 


Liyakat, iş yapmaya uygunluk ve yararlılık durumudur. Yani yönetici, idarecilik yapmasını sağlayan özel kabiliyetlere sahip olması gerekmektedir. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) “Şu gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur” (Tirmizî, menâkıb, 35; İb Mâce, Sünnet, 11) dediği sahabisinin yönetici olma isteğini bu gerekçe ile reddetmiştir: “Ebû Zer! Sen zayıfsın. İdarecilik ise emanettir. Gerçekten hakkını yerine getirmeyen ve gereğini eda etmeyenler için bu vazife rezillik ve pişmanlıktır” (Müslim, İmâre, 16). Yöneticiler için bu özellik olmazsa olmaz şarttır. Hz. Yusuf kıssasında anlatılan kralın yanına alacağı özel danışman için kullandığı “mekîn” (Yusuf, 12/54), Hz. Yusuf’un görev isterken kullandığı “alîm” (Yusuf, 12/55), Hz. Şuayb’ın (a.s.) kızının Hz. Musa (a.s.) için kullandığı “el-kavî” (Kasas, 28/26) aynı anlamı yani iş yapabilmeyi ifade etmektedir. Yöneticilikte liyakat gözetilmeyip de eş, dost, akraba gözetildiği zaman toplumun geri kalmasına, kin ve nefret duygularının oluşmasına ve şiddet eğilimlerinin artmasına zemin hazırlanmış olur. Buna Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dikkat çekmektedir: “İşler ehil olmayanlara verildiği zaman, kıyameti bekleyiniz.” (Buhârî, İlm, 2).


Kur’an-ı Kerim, Hz. Davud (a.s.), Hz. Süleyman (a.s.), Hz. Yusuf (a.s.) gibi erkek iyi yönetici örneklerini anlattığı gibi, Firavun ve Nemrut gibi kötü yöneticileri de anlatır. Buna karşın yine övgüyle bahsettiği kadın yönetici Sebe kraliçesidir. (Neml, 27/22-44).


Burada anlatıldığına göre Sebe kraliçesi istişâre heyetini topluyor ve Hz. Süleyman’ın gönderdiği mektubu beraberce değerlendiriyorlar ve ne yapacaklarına karar veriyorlar. Yine anlatıldığına göre Sebe kraliçesi Müslüman oluyor ve Kur’an’da yöneticilikten azledildiğine dair bir işaret de verilmediği için büyük bir ihtimalle yönetimde Müslüman kadın yönetici olarak kalmaya devam ediyor. Burada Kur’an’ın dikkat çektiği Sebe kraliçesinin Hz. Süleyman’dan gelen mektuba verilecek cevap için istişâre heyetini toplamasıdır. “Kraliçe şöyle dedi: “Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem.” (Neml, 27/33). İstişâre heyetindekiler de buna şu cevabı verdiler: “Biz güçlüyüz. Zorlu savaşçılarız. Emir senindir. Sen emretmene bak.” (Neml, 27/34). İstişâre heyetinin savaşmak için tam yetkisine rağmen Sebe kraliçesi basiretini konuşturuyor ve karşı tarafın gücünü ve niyetini denemek istiyor. “(Süleyman iktidara ve servete düşkün bir zorba mı, yoksa iman sahibi bir nebi mi?) Ben bunu anlamak için bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler?” (Neml, 27/35). 


Yöneticinin Sorumluluğu


Yönetici öncelikle halkına karşı âdil olmalı ve insanlar arasında adâletle hükmetmelidir. Hz. Peygamber, âdil yöneticinin Allah’ın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde, kendi gölgesi altında gölgelendireceği yedi kişi arasında ve hatta ilk sırada sayarken (Müslim, Zekât, 91; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 2) bir başka hadiste ise duası geri çevrilmeyecek üç kişi arasında saymıştır. (Tirmizî, Deavât, 128; İbn Mâce, Sıyâm, 48). Yine o, “Kıyamette insanlar nezdinde Allah’ın en sevdiği kişinin âdil yönetici ve en çok buğz ettiği ve mekan olarak kendisine en uzak kişinin ise zalim yönetici olduğu”nu belirtmiştir. (Tirmizî, Ahkam, 4). Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) âdil davrananların ahirette Allah katında nurdan minderler üzerinde ve Rahman’ın gözdeleri olacağını belirtmiştir. (Müslim, İmare,18). Âdil yöneticiye Allah’ın yardımı çeşitli şekillerde tezâhür edebilir. “Allah bir idareci hakkında hayır dilediği zaman, ona dürüst bir yardımcı verir. Eğer o idareci yapılması gereken bir işi unutursa bu yardımcı, ona hatırlatır. Eğer idareci işi kendisi hatırlarsa o zaman da bu yardımcı işin yapılması hususunda idareciye yardımcı olur.  Eğer Allah onun hakkında hayır dilememişse ona kötü huylu bir yardımcı verir. Eğer yapılması gereken bir işi unutursa yardımcı ona hatırlatmaz. Eğer idareci işi kendiliğinden hatırlarsa o zaman da işin yapılmasında ona yardımcı olmaz.” (Ebû Dâvûd, İmâre, 4).


Allah Rasûlü âdil yöneticiyi övüp ona müjdeler verirken, zalim yöneticiyi ise Allah’ın öfke duyduğu kişiler arasında saymaktadır. “Yüce Allah dört kişiye öfke duyar: Çok yemin eden satıcı, kibirli fakir, zina eden ihtiyar ve zalim yönetici.” (Nesâî,, Zekât, 77). Müslümanların yöneticiliğini üslenip de onlara zorluk ve kolaylık çıkaranlara Allah Rasûlü şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Bir kimse ümmetimin yönetimi konusunda bir vazife alır da onlara zorluk çıkarırsa sen de ona zorluk çıkar! Bir kimse ümmetimin yönetiminde görev alır da onlara hoş muamele ederse, sen de onlara hoş muamele eyle!” (Müslim, İmâre, 19). Bir başka hadis de ise Allah’ın Rasûlü, yöneticinin ağır bir sorumluluk üslendiğini belirtilmiştir. “Yönetici bir kalkandır. Onun ardında savaşılır, onunla tehlikeden korunulur. Şayet o,  Allah’a karşı sorumluluk bilincini emreder ve adaletle hükmederse bütün yaptıklarından sevap kazanır. Bundan başka bir şey emrederse yaptıklarının karşılığını çeker.” (Müslim, İmâre, 43; Nesâî, Biat, 30).


Yöneticiler çalışıp halkına karşı samimi olmak ve işlerini danışarak yürütmelidir: “Eğer bir idareci Müslümanların işini üzerine alır, sonra onlar için çalışıp samimiyet göstermezse onlarla birlikte cennete girmez.” (Müslim, İmâre, 22). “Onlar işlerini aralarında danışma ile karara bağlarlar.” (Şûrâ, 38). “İş konusunda onlara danış.” (Âl-i Imrân, 159).

Lider, istişâre sonucunda bir şeye karar verdiğinde kararlı ve doğru bildiğinden şaşmaması gerekir. Çünkü onun kararlılığını ve gücünü test etmek isteyenler olabilir. “Toplumu ilgilendiren her konuda onlara danış, görüşlerini al; sonra bir hareket şekline karar verince de, Allah’a güven. Çünkü Allah, kendisine güvenip, dayananları sever” (Âl-i Imrân, 159).


Pakistanlı âlim Ebü’l-Â’lâ el-Mevdûdî (ö. 1399/1979) yöneticide aranan özellikleri ve sorumluluklarını şöyle belirtmiştir: “Müslümanlar, kalbinde Allah korkusu taşıyan, yaratana karşı büyük bir sorumluluk duygusu besleyen, ahiretteki mükâfatı bu dünyadaki menfaate tercih eden, manevî kaybı ve kazancı, maddî kayba veya kazanca üstün tutan, her şeyde Mevlâ’nın rızasını kazanmaya çalışan, şahsî veya ulusal menfaatlerin, şehevî arzuların veya tamahın kölesi durumuna düşmeyen kişileri idareci olarak seçerler. Bu kişiler taraf tutmazlar, peşin hükümlü olmazlar, gözlerini zenginlik, güç hırsı bürümemiştir, mal ve makam peşinde değildirler, dünya zenginliklerine sahip oldukları zaman da sâdık, samimi ve saygı değer birer ‘vekil’ olduklarını gerçekten ispat ederler. Eğer idari dizginler bunlara verilmiş olsa, korumakla yükümlü oldukları halkı düşünürken birçok geceyi uykusuz geçirirler. Halk da huzur içinde canlarının, mal ve mülklerinin, şeref ve haysiyetlerinin, kısaca kendilerine ait her şeyin tam bir güvenlik içinde olacağı kanaatiyle ömürlerini huzur içinde geçirir. Herhangi bir ülkeyi savaşarak ele geçirseler, o ülke halkı sebepsiz yere ölüm, yağma, kundaklama, kadınlarına tecavüz gibi en ufak bir kaygı ve endişe duymaz. Aksine bu fetih ordusunun her ferdi, kendisini halkın canları, malları ve kadınlarının namusu için birer bekçi olduğunu görürler. Uluslararası meselelerde dürüstlükleri ile kendileri için öyle bir isim yaparlar ki, bütün dünya bunların dürüstlüğü, adalet sevgisi, üstün ahlaki prensipleri ve sözlerinin doğruluğu hakkında kesin bir kanaate sahip olur.” (Mevdûdî, Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, s.86-87).


Halkın Sorumluluğu


Yöneticiye düşen vazifeler olduğu gibi halka da düşen sorumluluklar vardır. Bunun karşılıklı olması gerektiği unutulmamalıdır. Birincisi yönetilenlerin yani halkın sorumluluğu, işi ehline vermektir. 


Eğer yöneticiler iyi kişiler, zenginlerin de cömert olduğu ve herkesin işlerini yaparken uzmanlara danıştığı toplumlar bu anlamda ideal toplumlardır. Ama yöneticilerin şerli, zenginlerin cimri ve işlerin de uzmanlarına danışılmayıp kadınların dedikodusuna bırakılması bir toplum için felakettir. “Yöneticileriniz hayırlılarınız; zenginleriniz cömertleriniz olduğu, işleriniz de aranızda danışarak görüldüğü sürece yerin üstü sizin için yerin altından daha hayırlıdır. Yöneticileriniz şerlileriniz; zenginleriniz cimrileriniz olduğu, işleriniz de kadınlara kaldığı zaman yerin altı sizin için yerin üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78).


Halkın, hayırlı ve meşru otoriteye itaatı gerekmektedir. “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisâ, 4/58) “Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan yöneticilere de…” (Nisâ, 4/59).  Allah’ın Rasûlü de yönetilenlerin, başlarına geçen idarecilere itaat etmeleri gerektiği üzerinde ısrarla durmuştur. “Her kim emîre (yöneticiye) itaat ederse şüphesiz bana itaat etmiş olur. Her kim de ona isyan ederse şüphesiz bana isyan etmiş olur.” (Müslim, İmâre, 32). Allah’ın Rasûlü itaatin ölçüsünü ise şöyle açıklamaktadır: “Ey insanlar! Allah’a karşı sorumluluk bilinci içerisinde olun. Sizin başınıza kulağı kesik Habeşli bir köle bile getirilmiş olsa Allah’ın kitabına göre hareket edip size de onu uyguladığı sürece emirlerini dinleyin ve itaat edin!” (Buhârî, Ahkâm, 4; Tirmizî, Cihâd, 28). “Müslüman bir kimsenin hoşlandığı ve hoşlanmadığı her hususta (yöneticisini) dinleyip itaat etmesi gerekir, ancak kendisine Allah’a isyanı gerektiren bir şey emredilmesi hariç. Eğer kendisine Allah’a isyanı gerektiren bir emir verilirse, bunu dinleme ve buna itaat etme yoktur.” (Müslim, İmâre, 38).


Yöneten ve yönetilenler arasındaki iletişimde genel olarak yönetilenler kendi eksikliklerini gidermek yerine yöneticileri eleştirmekle işe başlarlar. Yine kendisi hatalarla dolu olan insanoğlu, başkasının kusursuz olmasını ister. Diğer bir tabirle “kendi gözündeki merteği görmeyenler başkasına senin gözünde çöp var derler.” Bilmelidir ki hatasız ve günahsız insan yoktur. İncil’de şöyle bir anektod anlatılır:


Zina yaparken yakalanan bir kadın Hz. İsa’nın  (a.s.) huzuruna getirilir ve onun taşlanarak öldürülmesi talep edilir. Gelirken de İsa’yı (a.s.) zor durumda bırakmak için şöyle bir tuzak kurarlar:  “Eğer onu kurtarırsa, bu Musa’nın (a.s.) kanununa aykırıdır ve böylece onu suçlarız. Eğer mahkûm ederse bu kendi akîdesine aykırıdır çünkü o merhameti tebliğ etmektedir.” 


Bunun üzerine İsa (a.s.) parmağıyla bir ayna yapıp herkes kendi kötülüklerini görünce onlara şöyle der: “Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!” Bu söz üzerine herkes oradan sıvışır gider ve Hz. İsa (a.s.) da kadını gönderir.” Eleştirdiğimiz kişilerin yerinde biz olsak acaba daha az mı hata yaparız yoksa daha mı çok? Aslında “herkes evinin önünü temiz tutarsa, sokaklar temiz olur.” Temizlemeye evimizin önünden, temizlenmeye de kendimizden başlamalıyız. Kendimiz, ailemiz, akrabalarımız, komşularımız dalga dalga temizlik dalgası devam etmelidir. Ama insan olarak her zaman kolay olanı seçeriz. O da başkasının düzelmesini istemektir. 


“Unutmayalım ki toplumda aydınlar ve yöneticiler, gökten inmeyip halkın arasından çıkmaktadırlar. Halkın bilgi ve kültürel kalitesi ne kadar iyi ve düzeyi ne kadar yüksek ise, kendisini aydınlatacak ve yönetecek kişiler de ona paralel olarak kaliteli ve düzeyi yüksek olur. Çünkü halkın düzeyi ile yetiştirdiği aydınlar ve çıkardığı yöneticiler arasında doğru bir orantı vardır. Aydınlar ve yöneticiler halkın arasından süzülerek çıkar ve halka öncülük/yöneticilik ederler. Bunların iyi bir öncülük ve yöneticilik yapabilecek düzeyde olabilmeleri için, içinden geldikleri halkın düzeyinin de aynı şekilde iyi ve yüksek olması gerekir. Son tahlilde, onların düzeyi veya kalitesi halkın ancak birkaç adım ilerisinde olur.” (Sarmış, İbrahim, Hz. Muhammed’i Doğru Anlamak, II, s. 157).


Bizler kendimizi iyiye doğru değiştirmedikçe Allah bizi değiştirecek değildir. “…Siz kendinizi değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez…” (Ra’d, 11).  Bilelim ki bizler dinimizin istediği gibi insanlar olursak Allah da bizim layık olduğumuz yöneticiler elbette verecektir. “Nasıl iseniz öyle idare olunursunuz.” (Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, I, 336).


Selam ve dua ile…