Rasûlüllah’ın (s.a.v.) Hayatından Rahmet İzleri

e-Posta Yazdır PDF

Allah kendi mülkünde bozgunculuk yapılmasını istememektedir. Bu ilke genelde bütün ilâhi dinler özelde de İslam Dini için geçerlidir. “Allah bütün âlemlerin Rabb’idir.”  (Fâtiha, 1/1) ilâhi gerçeğinin bir gereği olarak İslam, sadece Müslümanlara değil; herkese karşı iyi davranmayı ve herkesin hakkını gözetmeyi temel ilke olarak kabul etmiştir. “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” (Bakara, 2/60) diyen ve fesat çıkaranları lânetleyen (R’ad, 13/25)  ve onları sevgisinden mahrum edeceğini  (Kasas, 28/77)söyleyen İslam’ın gayesi yeryüzünde huzuru sağlamaktır. 


İslam’ın kitabı Yüce Kur’an-ı Kerim bir insanı haksız yere öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağını (Mâide, 5/32), günah ve düşmanlık konusunda değil; iyilik ve takvada yardımlaşmak gerektiğini (Mâide, 5/2) bildirmektedir. İslam’ın Peygamber’inin (s.a.v.) ise “komşusu olan gayri Müslimlerin cenazelerine taziyeye gittiği, onlara ikramda bulunduğu, ikramlarını kabul ettiği, saygılı davrandığı, hatta cenazeleri geçerken ayağa kalktığı” (İslamoğlu, Mustafa, Yürek Fethi, s.77) bilinmektedir. Hatta Rasûlüllah’ın (s.a.v.) “Harb” ismini “Barış” diye değiştirdiği gibi insanları isyana götüren “Şi’bu’d Dalâlet” (sapıklık geçidi) ismini “Şi’bu’l-Hüdâ” (Hüdâ geçidi) diye ve “çorak” anlamına gelen “Afire” ismini “Hadire” (Yeşillik) (Ebû Dâvûd, Edeb, 62) ile “sert yer” anlamına gelen “Hazn” ismini “Sehl” olarak (Buhârî, Edeb, 107-108; Ebû Dâvûd, Edeb, 62) değiştirmiştir. Yine o ittatsiz “kadın anlamına” gelen “Âsiye” ismini “güzel kadın” anlamına gelen “Cemile” ile değiştirmiştir. (Müslim, Edeb, 14; Ebû Dâvûd, Edeb, 62; Tirmizî, Edeb, 66). Hayatında şiddete ve şiddet çağrışımı yapacak kelimelere dahi izin vermeyen Rasûlüllah’ın (s.a.v.) hayatından bazı rahmet yansımaları: 

O, Rahmet Peygamberidir


“Hicri 6/Miladi 627-628 yılı Hicaz bölgesi için yağmursuz bir yıl olarak kaydedilmiştir. Hz. Peygamber, bir defasında 500 altın dinar tutarında bir meblağı, o zamanki düşmanı Mekke’nin mahrumiyet içinde bulunan insanlarına dağıtılmak üzere göndermiştir.” (Serahsî, el-Mebsût, X, 92). 


Hz. Âişe annemiz, Rasûlüllah’a (s.a.v.) sorar: “Ey Allah’ın Peygamber’i! Uhud’dan daha çetin bir gün yaşadın mı? Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle cevaplandırır: “Evet, ondan daha çetinini Akabe ile biten süreçte yaşadım. O gün bana hepsinden ağır geldi. Taif’e gidip oradaki insanları İslam’a davet etmiştim de onlar reddetmişlerdi. Bunun üzerine çok üzüldüm. Nereye gideceğimi bilemez bir halde Karn-i Salib’e gelinceye kadar şaşkın şaşkın yürüdüm. Oraya geldiğimde bir bulutun beni gölgelediğini fark ettim. Bir melek bana “Onların sana ne yaptıklarını Rabbin bilmektedir bundan dolayı beni sana gönderdi. Eğer sen istersen şu iki dağı onların başlarına geçireceğim” dedi. Hz. Peygamber de şöyle cevap vermiştir: “Hayır. Belki Allah’ın soyundan, kendisine şirk koşmayan ve yalnızca ona ibadet eden kimseler getirir.” (Buhârî, Bedi’l-halk, 7; Müslim, Cihad ve Siyer, 111). Taif’liler, Hz Peygamber’i taşa tutmuşlar, o kadar ki ayakkabısı ayaklarından sızan kanla dolmuş, Peygamber bitap kalarak yere çömeldikçe zorla kaldırarak taşlamaya devam etmişlerdir. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) bu zor şartlar altında dahi kendisine eziyet edenlerin aleyhlerine değil de ıslahları için dua etmesi onun ümmetine olan engin sevgisi ve merhametinin bir eseridir. Çünkü O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. (Enbiyâ, 21/107).


Hz. Peygamber ilk vahyi aldığı zaman eşi onu şöyle diyerek teselli etmektedir yani peygamberlik vazifesini almadan eşinin gözünde Rasûlüllah’ın (s.a.v.) durumu şudur: “Allah’a yemin olsun ki, Allah seni mahzun etmez. Sen yakınlarını gözetir, düşkünlere yardım eder, misafire ikram edersin. Hak sahiplerinin hakkını gözetirsin.” (Buhârî, Bedyü’l-Vahyi, 3; Müslim, İmân, 252).


Mekkelilerin baskısından yılan Müslümanlar Habeşistan’a sığınmışlardı. Mekkeliler Habeşistan’a bir heyet göndererek kral Necaşi’den sığınmacıların sınırdışı edilmesini istediler. Fakat kral Mekkelilerin bu talebini Rasûlüllah’ın (s.a.v.) amcaoğlu Ca’fer’in (r.a.) şu konuşmasından sonra şiddetle reddetmiştir. Ca’fer b. Ebû Tâlib’in Habeş kralının huzurunda Rasûlüllah’ın (s.a.v.) hakkında söylediği sözler dikkat çekicidir: 

“Ey kral! Biz cahil bir kavimdik. Putlara tapıyor, murdar et yiyip çirkin işler yapıyorduk. Akrabalarla ilişkilerimizi kesiyor, komşuluğun gereklerini yerine getirmiyorduk. Kuvvetli olanlarımız zayıflarımızı eziyordu. İşte biz böyle bir ortamda bulunuyorken Allah bize içimizden soyunu-sopunu, doğruluğunu, güvenilirliğini ve temizliğini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. Bu peygamber bizleri Allah’ı bir tanımaya ve yalnızca O’na kulluk yapmaya davet etti. Bize atalarımızın ve bizim Allah’tan başka tapmakta olduğumuz ilahları bırakmamızı söyledi. Doğru söylemeyi, emanete hıyânet etmemeyi, akrabalık bağlarını gözetmeyi, komşu haklarına riâyet etmeyi, haramlardan ve kan dökmekten kaçınmayı emretti. Bize çirkin işlerin hepsini yasakladı. Bizleri yalancı şahitlik etmekten, yetimlerin mallarını yiyip namuslu kadınlara iftira etmekten alıkoydu. Allah’a kulluk yapıp hiç bir şeyi O’na ortak koşmamamızı, namaz kılmamızı, oruç tutmamızı ve zekat vermemizi emretti.” (İbn Hişâm, es-Siretü’n-Nebebiyye, I, 336).


Rasûlüllah’a (s.a.v.) uzun süre hizmet eden Enes b. Malik şöyle bir olay anlatmaktadır: Rasûlüllah (s.a.v.) ahlak yönünden insânların en güzeli idi. (Ben çocukluğumda kendisine hizmet ettiğim sıralarda) bir gün beni bir ihtiyaç (için bir yere) gönder(miş i)di. Ben de (o günkü çocukluğun verdiği bir sorumsuzlukla): “Vallahi ben (bu işe) gitmem” dedim, oysa içimde Allah’ın Peygamber’inin emrettiği işe gitmek (niyeti) vardı. Derken çıktım (bu iş için yola koyuldum). Sokakta oynaşan çocuklara tesadüf ettim (onlarla birlikte oyuna dalıp işimi unuttum. Bir süre sonra) bir de baktım ki; Rasûlüllah (s.a.v.) arkamdan başımı tutmuş gülümseyip duruyor. (Bana): “Ey Enescik, sana dediğim yere gitsen ya” dedi. (Ben de): “Evet ya Rasûlellah (şimdi) gidiyorum” dedim. Hz. Enes (rivayetine devam ederek) dedi ki: Allah’a yemin olsun, ben kendisine yedi ya da dokuz yıl hizmet ettim. Yaptığım bir işten dolayı “niye böyle yaptın?” yapmadığım bir işten dolayı da “niye böyle yapmadın?” dediğini bilmiyorum.” (Müslim, Fedâil, 54; Ebû Dâvûd, Edeb, 1).

O, Barış ve Hoşgörü Peygamberidir


Hz. Peygamber bir hadislerinde “Hoşgörülü ol ki, hoşgörülesin” (İbn Hanbel, el-Müsned, I, 248) buyurmuştur. 


Namazda konuşan bir sahabi, olaya diğer sahabilerin aşırı tepkisi ve Rasûlüllah’ın (s.a.v) hoşgörüsü hakkında şöyle demektedir: “Annem babam Rasûlüllah’a feda olsun! Ne ondan önce ne de ondan sonra Rasûlüllah kadar iyi terbiye eden bir öğretmen görmedim. Beni bu hatamdan dolayı azarlamadı, dövmedi, sövmedi. Sadece bir kenara çekti ve şöyle uyarıda bulundu:  “Namazda dünya kelamı konuşulmaz. Namazda sadece tesbih, tekbir ve Kur’an okunur.”  (Müslim, Mesâcid, 33).


Hz. Peygamber’in de bulunduğu bir zamanda bedevî, küçük abdesti gelince Mescid’in bir köşesine giderek abdest bozmaya başladı. Bedevînin bu hiç beklenmedik davranışı karşısında ashab telâşa kapıldı. Kimi oturduğu yerden “Yapma, etme!” diye bağırarak, kimi öfkeye kapılıp bedevînin üzerine yürüyerek ona engel olmaya çalıştılar. Duruma hemen müdâhale eden Rasûlüllah’ın (s.a.v.): “Bırakın, adam işini bitirsin” buyurduktan sonra, bedevînin küçük abdestini yaptığı yere büyük bir kovayla su dökmelerini söyledi. Sonra sahabilere: “Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil” diyerek yatıştırdı. (Buhârî, Vudu’, 57, 58,  Edeb, 80; Müslim, Taharet, 98- 100).

Selam ve dua ile…