Sahip Olduğumuz En Büyük Nimet İMAN

e-Posta Yazdır PDF

Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde İmanı şöyle tarif etmektedir: “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamet gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmandır.”  (Buhârî, İman, 37; Müslim, İman, 1- 7). Bu hadiste iman esasları altı olarak sayılmıştır. Türkiye’de camilerde yatsı namazından sonra okunan ve hadislerde (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’an, 10, 27, 34) de okunması tavsiye edilen Bakara sûresinin son âyetlerinde inanılması gereken esaslar dört olarak sayılmıştır. “Peygamber ve inananlar, ona Rabbi’nden indirilene inandı. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. ‘Peygamberleri arasında hiçbirini ayırt etmeyiz, işittik itaat ettik. Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır’ dediler.” (Bakara, 2/285). Aslında iman esaslarının temeli de Allah’a ve Rasûlü’ne hatta sadece Allah’a inanmak olarak da sayılabilir. Çünkü Allah’a inanan bir Mü’min doğru yoldan uzaklaşan insanları uyarmak için peygamberler ve bunlara melekler vasıtasıyla göndereceği ilkelere (kitaplara) de inanır. Bu ilkelere uyan iyi insanların cennete; uymayanların cehenneme gideceğine  (ahiret gününe) inanır. Bütün bunların Allah’ın ezeldeki bilgisi dahilinde olduğuna yani kaza ve kadere de inanır.


Bir âyette Allah’a ve Rasûlü’ne itaat mü’min olmanın şartı olarak görülürken (Enfâl, 8/1), bir hadiste ise bunlara inanmanın en üstün amel olduğu belirtilmiştir. (Buhârî, İman 18; Nesâî, İman 1). 


İmanî Olgunluk


Rasûlüllah (s.a.v.) imanî olgunluğa ermeyi yaptıklarının Allah için olmasına bağlamaktadır: “Kim Allah için sever, Allah için nefret eder, Allah için verir ve Allah için mâni olursa, imanı kemâle ermiştir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 16; Tirmizî, Kıyamet, 60).


İman, sahip olduğumuz en büyük nimettir. Akıl, görme, işitme, Allah’ın üzerimizde büyük birer nimeti olmak üzere dünyaya ait nimetlerdir. İman ise hem dünya hem de ahiret hayatı ile ilgili nimettir. Müslüman bir toplumda, Müslüman anne babadan dünyaya gelen bizler bu nimeti hazır bulduk.  Bu nimete sahip olmak için büyük fedakarlıklar yapmadık. Allah bizi, fanatik bir Yahudi, bir Hıristiyan veya Allah’ı tanımayan insanların oluşturduğu bir toplumda veya da Müslümanlara tamamen terörist gözüyle bakan bir insan olarak da yarata bilirdi. Bu sebeple Allah’a ne kadar şükretsek azdır bu nimete hazır konduğumuz için. Bu nimete kavuşmak için emek harcamadık, fedakarlıklar yapmadık. Hiç olmazsa bu nimeti korumak için çaba harcanması gerekir. Nimeti korumak ise büyük emek ister. Hayatını Allah’a ibadetle geçirmiş 80 yaşında bir Müslüman düşünüldüğünde bu 80 yaşın 10 yaşını çocukluk yıllarına çıkarılırsa 70 sene. Yani Allah’a ibadetle geçmiş 70 yıl. Bu Müslüman imanını korumak için 70 yılını harcamıştır. Bu Mü’minin nazarında imanı çok değerlidir. Gerekirse canını verir ama imanını asla. Bunun tersi olarak başka bir Mü’min ise iman nimetini hazır bulmuş bunu korumak için emek de harcamamış. Bu kişi için iman dairesinde olup olmamak da çok önemli değil; çünkü bulmak için emek harcamadığı gibi korumak için de harcamamıştır. 


Zaman zaman başka dinlerden olup da İslam dairesine giren insanlar olduğunu şıkça duyarız. Ama iman nimetini tattığı halde yani İslam dairesine girdiği halde azda olsa bu daireden çıkan insanları da duyarız.  Şu da bir hakikattir ki, iman ile sonradan şereflenenler daha çok araştırarak imana kavuşmuşlardır. İman dairesinden çıkanlar ise dinleriyle ilgili bilgisi olamayan insanlardır. İman dairesinden çıkan bu zavallılar zaten yaşantı olarak da imanlarını korumak için çaba sarf etmediler. Bunların nazarında zaten İslam dairesinde olmakla olmamak arasında fark yoktu. Onların imanlarını korumak gibi bir dertleri de yoktu. İmansız kalbin vücuda yükten başka bir şey olmadığının da farkına varmamışlardı. İstiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy imanlı olan kalple olamayanı şöyle tarif etmektedir:  


“İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür!

İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!”


İmanın Tadını Almak İçin…


İmanın tadını almak için Rasûlüllah’ın (s.a.v.) tavsiyesi ise şunlardır:  “Üç haslet vardır; bunlar kimde bulunursa o kişi, imanın tadını tadar: Allah ve Rasûlü’nü, bu ikisinden başka her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. (Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra) küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”  (Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edep 42).


İman Davetçisine

Tavsiye…


İmanının tadını alan Mü’minler, bu tattan mahrum insanların da iman nimetini tatmaları için gayret göstermelidirler. Bu daveti yapan kişi özü sözü bir olmalıdır. Çünkü bazen sözden daha çok yaşantı etkili olabilmektedir. Ayrıca bunun sertlik ile değil, yumuşaklıkla yapılması tavsiye edilmiştir. Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Musa ve Hz. Harun’a yönelik şöyle hitapta bulunmaktadır: “İkiniz Firavun’a gidin; çünkü o, iyice azdı. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâhâ, 20/44). Davette Firavuna dahi yumuşak davranılması tavsiye edilirken elbette Müslümanların hata ve yanlışlarını düzeltirken aynı hassasiyet, belki daha fazla, gösterilmelidir. Allah Teâlâ, Rasûlüllah’a (s.a.v.) “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile.” (Âl-i Imrân, 3/159) buyurmaktadır. 


İmanî daireye çağırırken bıkmadan usanmadan gayret sarf edilmelidir. Bizler sonuçtan sorumlu değiliz. Mü’min bu yolda gayret sarf edip etmediğinden sorumludur. Kalpler Allah’ın elinde olduğu gibi hidayet verip vermemek Allah’ın takdiridir. “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi o bilir” (Kasas, 28/56). “Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur...” (Yunus, 10/100). Hidayet vermek Allah’ın elinde olmakla birlikte bu uğurda çaba sarf etmek ve sonuçlar almak çok büyük getirisi olan bir davranıştır. “Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.”  (Buhârî, Fezâilü’s-sahâbe, 9; Müslim, Fezâliü’s-sahâbe, 34).


Mü’min bu çaba ve gayretlerinde sıkıntıya düşebilir. Bu sıkıntılar onun bu çalışmalarından yıldırmamalıdır. Serzenişte bulunan bir sahabiye Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Sizden önce öyleleri vardı ki; vücudu etine-kemiğine kadar demir taraklarla taranırdı. Ama bu bile onu dininden döndürmezdi. Yakalanıp başının ortasına testere konulur ve adam ortadan ikiye biçilirdi. Bu bile onu dininden döndürmezdi. Allah’a yemin ederim ki, Allah bu dini mutlaka tamamlayacaktır. O kadar ki, bir süvari, içinde Allah korkusundan başka hiçbir korku olmadan, San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına gidebilecektir.” (Buhârî, Menâkıb, 25; Menâkıbu’l-Ensâr, 29; İkrâh, 1; Ebû Dâvûd, Cihad, 107).


Bütün bunlara rağmen iman dairesinde olmamız ve onu sevmemiz ve ondan çıkmayı çirkin görmemiz Allah’ın sayesindedir ve onun bir lütfudur. “Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, Allah katından bir lütuf ve nimet sayesinde doğru yolda bulunanlardır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Hucurât, 49/7-8). 

Selam ve dua ile…

*Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi.