Sorumluluk ve Adâlet Sahibi Halife Ömer (r.a.)

e-Posta Yazdır PDF

Rasûlüllah (s.a.v.) Milâdî 632 yılında vefât edince peygamberlik makamı da bitmiş oldu. Fakat Müslümanları bir lider etrafında toplayan hilâfet makamı devam etmesi gerekmektedir. Rasûlüllah’dan (s.a.v.) sonra hilâfet makamına gelen insanlara da halife denilmiştir. İlk dört halifeye “Hulefâ-i râşidîn” denir. Dört halifeden her biri farklı özellikleriyle ön plana çıkmaktadırlar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) sadakatiyle, Hz. Ömer (r.a.) adâletiyle, Hz. Osman (r.a.) hayası ile, Hz. Ali (r.a.) ise ilim ve cesaretiyledir. 


Hz. Ömer (r.a.), Müslümanların ikinci halifesi ve Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) sonra ashabın en faziletlisidir. O, peygamber olmadığı halde kendisine ilham edilen (Buhârî, Enbiyâ, 54), Rasûlüllah’ın (s.a.v.), duasına ortak etmesini istediği kişi (Ebû Dâvûd, Vitr, 23; Tirmizî, Deavât, 109) ve yöneticilerden ilk “Mü’minlerin Emiri” lakabını alandır. Onun faziletiyle ilgili Rasûlüllah’ın (s.a.v.) ağzından birçok rivayet aktarılmıştır. Bu rivayetlerden birkaçı şöyledir:  “Benden sonra peygamber gelseydi Ömer gelirdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 154) “Her peygamberin semada ve arzda iki veziri vardır. Benim semadaki vezirlerim Cebrail ve Mikail’dir. Yeryüzünde olan vezirlerim ise Ebû Bekir ve Ömer’dir.” (Tirmizî, Menâkıb, 16). “Güneş Ömer’den daha hayırlı bir kimsenin üstüne doğmamıştır.” (Tirmizî, Menâkıb, 17).


İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) yaklaşık on yıl halifelik yapmıştır. Müslümanlar arasında adâletiyle bilinmektedir. Fakat onun adâletiyle ilgili anlatılanlar adâletinden daha çok sorumluluk duygusuyla ilgilidir. Onun adâleti denince daha çok şu olay ilk aklımıza gelir: “Halife iken sahâbilerden birisiyle bir gece Medine sokaklarında halkı teftişe çıktığı zaman bir evin yanından geçerler. İçeriden çocukların ağlama sesleri gelmektedir. İçeride çocukları avutmak için tencerede taş kaynatan bir kadın vardır. Bu durumu gören Hz. Ömer (r.a.) diğer sahâbi ile birlikte devlet hazinesine giderler oradan yağ ve un getirirler. Daha sonra çocuklar uyuduktan sonra onlar da oradan ayrılırlar.” Onun adâletiyle ilgili anlatılan bu olay, onun adaletinden daha çok bir yönetici de bulunması gereken sorumluluk duygusuna işaret etmektedir. Belki de her yöneticide bulunması gereken bir sorumluluktur bu. Onun bu sorumluluğunu milli şâir Mehmed Âkif Ersoy şöyle dile getirmektedir. “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt kapsa da bir koyunu; gelir adli ilâhi sorar Ömer’den onu.” 


Hz. Ömer’in (r.a.) adâletini anlatan olaylardan birisi şudur: Ömer b. Hattâb (r.a.) ilk hicret eden sahâbilere dörder bin, oğlu Abdullah’a da üçbinbeşyüz dirhem maaş bağlamıştı. Hz. Ömer’e (r.a.): “Oğlun da ilk hicret edenlerden biridir. Onun hakkını niçin kıstın?” diye sordular. Hz. Ömer (r.a.) şunları söyledi: “Oğlum babasıyla birlikte hicret etti. Bu sebeple yalnız başına hicret edenlerle bir tutulamaz.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45).


Hz. Ömer (r.a.) yöneticilerde olması gereken tatlı sert tavrının en iyi örneğidir. Hatta İslam dünyasında karışıkların onun döneminde değil de daha sonra çıkmasında onun sert üslûbunun etkisi olduğu bilinmektedir. Çünkü yönetici demek güç demektir. İnsanlardan herkesin yapısı ve karakteri farklı olduğundan iyi niyet yetmeyebilir. Hz. Ömer’in (r.a.) avantajı güzide sahâbilerin hayatta olması yani istişâre heyetinin iyi olması, fetihler sayesinde devletin elde ettiği ekonomik güç ve onda bulunan liderlik vasfıdır. Lider, istişâre sonucunda bir şeye karar verdiğinde kararlı ve doğru bildiğinden şaşmaması gerekir. Çünkü onun kararlılığını ve gücünü test etmek isteyenler olabilir. “Toplumu ilgilendiren her konuda onlara danış, görüşlerini al; sonra bir hareket şekline karar verince de, Allah’a güven. Çünkü Allah, kendisine güvenip, dayananları sever.” (Âl-i Imrân, 159).


Yöneticiye düşen vazifeler olduğu gibi halka da düşen sorumluluklar vardır.  Bunun karşılıklı olması gerektiği unutulmamalıdır. Birincisi yönetilenlerin yani halkın sorumluluğu, işi ehline vermek ve meşru otoriteye itaat etmektir: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisâ, 58) “Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan yöneticilere de…” (Nisâ, 59).


Yöneticilerin sorumluluğu ise çalışıp halkına karşı samimi olmak ve işlerini danışarak yürütmektir: “Eğer bir idareci Müslümanların işini üzerine alır, sonra onlar için çalışıp samimiyet göstermezse onlarla birlikte cennete girmez.” (Müslim, İmâre, 22) “Onlar işlerini aralarında danışma ile karara bağlarlar.” (Şûrâ, 38) “İş konusunda onlara danış.” (Âl-i Imrân, 159).


Yönetilenler her zaman kendi eksikliklerini gidermek yerine yöneticileri eleştirmekle işe başlarlar. Aslında herkes bilir ki “herkes evinin önünü temiz tutarsa, sokaklar temiz olur.” Temizlemeye evimizin önünden, temizlenmeye de kendimizden başlamalıyız. Kendimiz, ailemiz, akrabalarımız, komşularımız dalga dalga temizlik dalgası devam etmelidir. Ama insan olarak her zaman kolay olanı seçeriz. O da başkasının düzelmesini istemektir. Bilinmesi gerekir ki bizler kendimizi iyiye doğru değiştirmedikçe Allah bizi değiştirecek değildir. “…Siz kendinizi değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez…” (Ra’d, 11). Bilelim ki bizler dinimizin istediği gibi insanlar olursak Allah da bizim layık olduğumuz yöneticiler elbette verecektir. “Nasıl iseniz öyle idare olunursunuz.” (Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, I, 336).

Selam ve dua ile…

*Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi.