İslâm’da Kadının Yeri

e-Posta Yazdır PDF

Toplumların kadına bakış açısı sahip oldukları kültürel değerler ışığında farklılık göstermiştir.  Yahudi inancına göre Âdem’i yoldan çıkaran Havva’ydı. Bu sebeple kadın, Yahudilerce lanetli kabul edilirdi. Hıristiyanlık kadını “pis varlık” sözleriyle nitelendiriyordu. Hindistan’da ise eşi ölen kadının yaşama hakkı olmadığını gözler önüne seren dul kadının öldürülmesi geleneği vardı. Cahiliye dönemine baktığımızda bazı Arap kabileleri, sırf fakirlik korkusundan ya da düşman eline geçip yüz kızartıcı bir olay yaşanmaması için kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kız çocukları doğduğunda, babalar utancından kızarıp bozarır, dışarı çıkmaya yüzleri kalmazdı.

İşte dünyanın çeşitli toplumlarında kadın böyle horlanırken; İslam, doğmasından utanç duyulan kadını, horlandığı mevkiden alıp yükseltmiştir. Her iki cinside Allah’a kulluk açısından eşit saymıştır. Ancak şu da bir gerçektir ki Allah her iki cinsi de ayrı yaratılış özelliklerine sahip varlıklar olarak yaratmıştır. Kadın daha duygusaldır. Acıma, sevme, şefkat yoğunluğu açısından erkekten daha zengindir. Bundan dolayıdır ki İslam kadını yapısına göre vazifelendirmiştir. Ona annelik gibi güzide bir görev vermiştir. Kadın evinin iç işlerine bakar. Çocuğunu Hakk’ın rızasına uygun şekilde yetiştirir. Çocuğunun ahlâk öğretmenidir. Erkek ise evi dışından korur. Evin mâli yönden devamını sağlar. Allah Teâlâ herkese kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Dolayısıyla İslam, kadın-erkek eşitliğine değil, kadın-erkek adaletine vurgu yapar. Eşitlik ile adalet birbirinden farklı kavramlardır. Kadını erkekle eşit tutma uğruna ancak bir erkeğin taşıyabileceği bir yükü kadına yüklerseniz, ona yapabileceğiniz en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. İslam kadının kadın; erkeğin erkek gibi olmasını öngörür.

Hâl böyle iken bazı İslam düşmanları, İslam’ın kadınları ezen, ikinciliğe hapseden, aile kurumu içinde erkeğin reisliğine mahkum eden bir din olduğunu ileri sürerler. Oysaki İslam, insan olup olmadığı tartışılan kadını yüceltmiş, cenneti ayaklarının altına sermiştir. Şu bilinmeli ki kadın ikinci plana atılıyorsa bu, Kitab’a uyulduğundan değil, kitabına uydurulduğundandır. Kadını asıl değersiz kılan ve sömüren, özellikle de kadınlar tarafından o çok özenilen modern dünyanın kurallarıdır. Kur’an ahkâmının uygulanmadığı toplumlarda kadının sömürülmesi çağlara göre farklılaşarak devam etmiştir. Önceki yıllarda küçümsenerek, şiddet uygulanarak sömürülen kadın, bugünlerde övülerek, iltifat edilerek çıkar sağlanılmaya çalışılıyor. Kadının bedeni üzerinden ekonomik sömürü yapılıyor. Reklam malzemesi olarak kullanılıp ekonomik çıkarlara alet ediliyor. Otomobil reklamlarındaki hedef kitle erkekler olmasına rağmen tanıtımda kadınlar kullanılıyor. Kadın kimliksizleştirilerek cinsel cazibesi ön plana çıkarılıyor. Şeraitsizliğin bedelini en çok da kadınlar ödüyor.

Modernizenin en büyük aktörü “kadın”dır. “Kadın evinden ne kadar uzaklaşırsa o ölçüde modern olur.” mesajını senelerce kadınların beynine kazıdılar. Kadınlar çalışmaya özendirildi, çalışan kadına imrenildi.  Kadın sandı ki çalışırsam özgürlüğümü elde ederim. Çalışmanın yanında ev hanımlığı ve annelik rolünü de terk edemeyen kadın, bu yüklerin altında daha da ezildi. Bu özgürlük arayışında zararlı çıkan yine kadın oldu.  Amacımız, elbette ki kadını sosyal hayattan tamamen dışlamak değil, “ev hanımlığı” ve “çocuk annesi” rollerini bulaşıcı bir hastalık olan modernizmin pençesinden kurtarmaktır. Bu hastalıktan kurtulmanın tek yolu ise İslam’a dönüştür. Çünkü kadınların çalışmayı bir ihtiyaç olarak görmesi, ancak çalışarak kendini garanti altına alabileceğini düşünmesi, İslam’ı yaşama özürlüsü olmamızdan kaynaklanır. Zira İslamiyet’te geçim yükü erkek ve kadın arasında paylaştırılmamıştır. Kadın, para kazanmak zorunda değildir. Evli ise erkeği, evli değil ise babası, babası da yoksa en yakın akrabası çalışıp onun her bir ihtiyacını zaten karşılamak zorundadır. Demek oluyor ki kadının aslî görevi para kazanmak değildir. Allah Teâlâ kadını da erkeği de her işe elverişli olarak yaratmamıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi İslam’ın kadın ve erkek için tesis ettiği konum, onun fıtratına tam uygun bir konumdur.

İslam’a ters düşen, evliliğin baskıcı olduğunu iddia ederek ailenin altını oyan diğer bir unsur da Feminizm’dir. Feministler, güçlü olanın ayakta kaldığını, dolayısıyla kadının erkekten daha güçlü olması gerektiğini öğütler. Kadınlar bu tembih doğrultusunda hareket ederek erkekler üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmışlardır. Artık evlilik, İslâm’ın ışığı ile aydınlanmayan evler için “ben güçlüyüm” çatışmasının yaşandığı bir savaş meydanına dönüşmüştür. Feministler, annelik gibi kadına yüklenen görevlerden dolayı kadının, adeta bir yarış gibi telakki ettikleri çalışma hayatına 1-0 geriden başladıkları kanaatindedirler. Bu yüzden feminizm, kadını aile, çocuk gibi “zorunlu” bağlardan kurtarmayı hedefler.

Feminizm ve modernizm gibi aileyi yıpratan bu hastalıklar sonucu boşanmalar artmış, annelik duygusu zarar görmüş, aile kurumu derin yaralar almıştır. Aile toplumun en küçük parçasını oluşturduğundan, bozulan aile yapısı, toplumsal çöküntüyü de beraberinde getirmiştir. Görüldüğü gibi aile kurumu onunla ayakta durur. İşte bu yuvanın direği, toplumun mimarı olan kadına esas değerini veren,  onu muallâ tahtına oturtan İslam dinidir. İslamiyet onu saplandığı zillet batağından çıkarıp, izzetin zirvesine çıkarmıştır. İşte gerçek kimliği İslam’da bulan kadın Allah tarafından kendisine verilen nimetlerin farkına varıp, emrolunduğu gibi olduğunda özgürlüğünü yeniden elde eder, kemâle ulaşır. Ancak Allah’ın kendisine bahşettiği hususiyetlerine ters düşen eğilimde bulunur da kendi vasıflarını görmezden gelirse, İslam’ın yücelttiği “kıymetini” kendisi ayaklar altına alır.


Hayrunnisa NEBİOĞLU