Kur’ân-ı Kerîm Işığında Maddi ve Manevi Alanda Gelecek Nesillerin Durumu ve Dramı

e-Posta Yazdır PDF

Giriş:


Geleceği ancak Allah (c.c.) bilir… Peygamberimiz (s.a.v.) bile gaybı ve geleceği bilemez… Ancak insanoğlu eldeki verilerden hareketle geleceği sezebilir, tahmin edebilir… Bunda da amaç geleceğe yönelik tedbir almak, daha çok gayret edip daha güzel işler yapmaktır… Yoksa hiçbir kimse “Ben geleceği biliyorum, ben zaten demiştim, tahmin etmiştim…” gibi iddialarda bulunamaz.


Mesela Hz. Adem yaratılacağı zaman melekler geleceğe yönelik bir tahminde bulunup kanaat bildirmişlerdir. Ancak Allah (c.c.) onların bu kanaat ve endişesini onaylamamış, işin ardında başka hikmetlerin de olduğunu açıklamış,1 melekler de bu durumdan af ve özür dileyerek şu niyazda bulunmuşlardır: 

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

“Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, sen yücelerden yücesin! Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin sen!”2 Bu ayetler, Allah (c.c.) bildirmedikçe, geleceğe yönelik meleklerin bile kesin bir bilgisinin olamayacağını açık ve net haber vermektedir.


Melekler geleceği bilemeyeceği gibi Peygamberler de geleceğe dair vahyin dışında bir bilgiye sahip değillerdir. Nitekim Hz. Nuh’un kavmine söylediği şu sözler konuyu çok açık ve nettir: 


وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلاَ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ اللّهُ خَيْرًا اللّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

“Ben size: «Allah’ın hazineleri benim yanımdadır» demiyorum, gaybı da bilmem. «Ben bir meleğim» de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, «Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir» de diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.»”3


Ayette özellikle bir konu dikkatimizi çekmektedir. Bizim hafife aldığımız veya hiç de önem vermediğimiz kişilerin yarın ne olacağını Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez. Bunun tersi de böyledir. Para, makam, şöhret ve bilgisine bakarak kıymet verip yücelttiğimiz kişilerin de akıbeti meçhuldür. Biz insanların geleceğini bilemediğimiz gibi içlerinde nelerin olup bittiğini, gönül dünyalarında ne tür duyguların yaşandığını da bilemeyiz. İnsanın içini dışını bütün yönleriyle bilip kuşatan Allah’tır. Nitekim Allah (c.c.) ile Hz. İsa arasındaki şöyle bir diyalogun geçtiğini Kur’ân bize haber vermektedir: 

وَإِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَــهَيْنِ مِن دُونِ اللّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ.

“Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, «Beni ve anamı, Allah’tan başka iki tanrı edinin/bilin» diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o şöyle der: «Hâşâ! Seni tenzih ederim! Sen yüceler yücesisin! Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin sen!»”4

 

Her ne kadar vahyin ışığında geleceğe yönelik bir takım mucizeler5 söz konusu olsa da Allah’ın (c.c.) bildirmesi olmadan Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Muhammed’in de geleceğe ve gayba yönelik bir bilgi ve iddiası olamaz ve olmamıştır. Allah (c.c.) ona şu emri vermiştir: 

قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ


“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”6


Bir başka ayette de yine Peygamberimiz’e (s.a.v.) şu emir verilmiştir: 

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ 


“De ki: «Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.»”7

İnsanların iç âlemini de kimse bilemez. Kimin kalbinden ne geçer, kim neye nasıl inanır, kimin ne zaman ne olacağını da Allah (c.c.) bildirmedikçe hiçbir kimse bilemez. Nitekim münafıklarla ilgili bir ayette şöyle buyrulmuştur: 

وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ  مَرَدُواْ عَلَى النِّفَاقِ لاَ تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُم مَّرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ

“Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.”8


Gelecekte neler olur bilemeyiz. Çok korkunç veya çok mutlu edici şeyler olabilir. Çok kötü veya çok iyi nesiller gelebilir. Zaman ve mekâna hükmeden Allah’tır (c.c.). Kâinat onun elindedir. Bizler Allah’a (c.c.) ve kadere inanan insanlarız… Elbette ki bu dünyanın başıboş, serseri bir mayın gibi işlediğini iddia edemeyiz… Bu evreni eviren çeviren Biri vardır…9 Fakat onun yasaları (sünnetullah) da vardır…10 Onlara uyulmadığı takdirde gelecek ve hal her daim tehlike altında olur. Ne var ki bir yerde yaşayanların bir kısmı gaflet içinde olabilir, hatta bazıları diğerlerine zulüm ve haksızlık da yapabilirler. Eğer orada gafil insanları uyaran ve zulmü engellemeye çalışan ıslah edici insanlar varsa Allah (c.c.) diğerlerine de mühlet verir, hepsini hemen ve toptan helak etmez.11 


İnsanlar geleceklerinden hep endişe etmişlerdir. Bizler de endişe etmekteyiz. Hele ki son çeyrek asırda teknoloji sayesinde meydana gelen değişiklikleri görünce gelecek nesiller adına daha da çok endişe eder hale geldik. Aşağıda gelecek nesillerle alakalı tahmin ve endişelerimizi dile getirerek ardından korktuğumuz bu endişelerin meydana gelmemesi için nelerin yapılması ve ne tür tedbirlerin alınması gerektiğini özetlemeye çalışacağız.

Geçmişten Geleceğe           Duygu ve Düşünceler

Hani genelde “Ahhh!!! Nerde o eski günler, nerde o eski bayramlar… Bir zamanlar…. Bizim zamanımızda ….” diye lafa dalıp dedelerimizin anlattığı hayatın gerçekleri bize masal gibi gelirdi yaaa… Şimdi biz de yıllar öncesini arzu ile yâd eder olduk… Acaba bizim geçmişi yad ettiğimiz gibi bizden sonraki nesiller de bu günleri yad eder mi/edecek mi?! Bu hep bir merak konusudur.


Teknolojinin hafızalarımızda oluşturduğu zaafa bakarak geleceğe yönelik tahminlerde bulunacak olursak sanki geçmişi hatırlayacak kadar hafızaların olamayacağı öngörülmektedir. İnsanın dışındaki diğer canlıların geçmişe yönelik bir hafızaları olmaz. Mesela Karadeniz’deki hamsilerin “Bir zamanlar buralarda balina denilen varlıklar yaşarmış” dediklerini duyamazsınız. İşte hafızasını kullanmayan teknolojiye bağımlı neslin de zamanla böyle bir akıbete düşmesinden endişe etmekteyiz. Maalesef gidişat öyle görünüyor amma İnşaAllah durum sandığımız ve endişe ettiğimiz gibi olmaz...


Acaba gelecek nesil şöyle bir cümle kurabilir mi? “Bir zamanlar dedelerimiz kağıt kullanıyormuş... Hatta çok yakın bir zamanda babamların arkadaşlarından klavye kullanan bile gördüm... Abi adamlar kablosu, bir sürü uzantısı olan alet edevat kullanıyorlarmış. Bu ne biçim teknoloji, nasıl bir ilkelliktir…” Belki de böyle diyen bir nesil gelecek... kim bilir?! Allahu e’lem....


Köyde yamalı yırtık pantolon giyerek kuru ekmekle çobanlık yaptığımız dönemde çamurlu gazeteyi silerek okuduğumuz dönemleri anlatıp canınızı sıkmak istemem. Çocukluk dönemindeki acıklı günlerden bahsedince şu anki nesil zaten sahte ve yalan zannedip gülüşüyorlar… Korktuğumuzdan çoğu kere 20-30 yıl öncesinin geçmişini anlatamıyoruz bile… Zaten yeni nesil o dönemleri hatırlamak istemiyor, konuşmaya bile çoğu kez fırsat vermiyorlar. Çocuklara geçmişte yaşadığımız sıkıntılardan, yokluklardan bahsedip örnek almalarını, sabırlı olup şükretmeleri gerektiğini telkin ettiğimizde çoğu kere “Babacıım siz köylü çoban Ali’nin/Hüseyn’in oğluydunuz… Ama biz falan makamdaki filan daire başkanının, bilmem hangi kariyere sahip kimim oğluyuz…” diyerek kestirip atıyorlar. Artık ne diyebilirsin ki… Neyse eski yeni mukayesesini şimdilik bir kenara bırakıp konuya devam edelim.


Erzurum-İspir’in bir köyünde hafızlık yaparken (1985-87) ve İspir İHL Ortaokulda DPY (Devlet Parasız Yatılı) yurdunda kalarak okurken… Okul defterlerinin kenarına köşesine kendime has notlar alır, şiirler yazardım. Fakat yazın köye gelince evde kalabalık etmesinler diye anam genelde bu okula ait araç gereçleri tandıra basar yakardı… Bütün birikim ve sermaye “aşkana” denen dört köşe bacadan tüter, uçar gider atmosferin derinliklerine karışırdı… Bazen sisli bulutlardan yağmur yağınca “Acaba benim notlarım da yağıyor mu?!” diye merak ederdim… O zamanlar “Ahhh!!! Bir ajandam olsa da okul harici önemli şeyleri ona not alsam, kaybolmasa…” diyordum... 1991 yılında Erzurum’dan Bursa’ya gelip (Yine DPY’liyim tabii ki…) çevreden edindiğim burslarla elime para da geçince bir arkadaşla birlikte gidip bir ajanda beğendik... Çok önemli bir hacat (gereç) alıyorum… Tek başına karar veremezdim elbette… O ajandama ayet, hadis, şiir vs. kendimce önemli bulduğum epey notlar almıştım... Yıl 2018 o ajandam hala durur ve zaman zaman açar ondaki notlarıma bakar duygulanırım… Şimdi bir sürü hediye ajanda gelse de artık laptop bilgisayarlar var diye ben bile kullanmıyorum... Çocuklara veriyorum... Onlar da bir kaç sayfasını karalayıp ya çöpe ya dolabın dibine veya çekyatın altına, evin görünmez bir yerine tıkıveriyorlar... Allah bu günlerimizi aratmasın... Bu israfın karşılığında İlahi bir tokat yeriz diye çok korkuyorum, gelecekten endişe ediyorum…


30 yıl öncesinden bu günlere nasıl geldiğimizi hayretle seyrederken gelecek 50 veya 100 yıl içinde yeni nesil acaba nasıl bir tasarım, ne tür bir teknoloji kullanacak hayal bile edemiyoruz… Mesela bundan 30 sene önce deselerdi ki:


- Abi el kadar bir alet (kumanda) çıkmış… koltuğundan kalkmadan, TV’yi tekmelemeden kanaldan kanala zaping yapıyorsun/yapacaksın… Buna kim inanırdı ki?!


- Köyünüzdeki birine 8.000 km öteden kablosu vs. olmayan, ele avuca sığan ve telefon denen bir araçla seslenip de “ne yapıyorsun?” diye sorsanız/ farz-ı muhal soracak olsanız… O da “Bir kitap indirdim arabada dinliyorum” dese/diyecek olsa kim inanırdı ki?! Hatta o zamanın yaşlıları şunu diyebilirdi: Yavrum sen Cebrail misin?! Kitabı nerden indiriyorsun?!12 Kitap okunur, sen neyi dinliyorsun?!


“Üst üste sorular soru içinde.

Akıl olmazların zoru içinde.”

(Necip Fazıl Kısakürek)


- Adama bir kitaptan bahsediyorsun… “Abi şimdi Almanya’da, Japonya’da, Ümit Burnu’nun alt tarafında o kitabı nerden bulayım… PDFsi varsa göndersene…” diyor… “Yahu oraya kargo var mı?” diyorsun… “Abi ne kargosu… Whatsaptan gönder gelsin” diyor… ve sen… Burdan dosyayı ekliyorsun… Yani el kadar olmayan, avuç içi kadar telefon/cep tel denen alete buradan kitabı sokuyorsun… 1.000 km öteden adam çıktı alıyor… veya ekrandan bakıyor… 30 sene önce buna kim inanırdı… İkna etmeye kalkışsan adam sana “Kardeşim! Sen kimsin… Hz. Davut musun? Süleyman mısın?! Yemenli Belkıs’ın tahtına göz mü koydun?!”13 derdi.


Şimdi teknolojik olarak bütün bunlar mümkün… Belki de hayal edemediğimiz daha neler olacak neler!!! Ama/fakat/lakin/yanlız 50-100 yıl sonra acaba maneviyat ve toplumsal hayat nasıl olur? İnsan bunu düşünmek bile istemiyor.


İnşaAllah o korktuğumuz tehlikeli günleri yaşamayız ammaaa… Hadis kitapları geleceğe ait tehlikeli ve korkunç olayları “Kitabu’l-Fiten” başlığı altında ele almışlar. Kıyamete yakın zamanlarda şunlar veya bunlar olacak diye insanları bu tür tehlikeli şeylere karşı hep uyarmışlardır. Maneviyat alanında gelecek neslin şöyle demesinden endişe ediyor ve korkuyoruz:


- Abi dedemlerin zamanında facebook olmadığından ekmek almak için taaa fırına gidiyorlarmış... O kocaman somunu bir tek adam tek başına tereyağı ve bal denen gıdalara batırıp yiyorlarmış… Bir de başında “Bismillah…” yok sonunda “Elhamdülillah…” diyerek bir sürü de dua ediyorlarmış. Zaten adamların besmelesiz yaptıkları hiçbir iş yokmuş, her işlerine “eûzu-besmele” çekerek başlarlarmış. Ne yavaş işleyen bir sistem!!! Ne büyük zaman kaybı de mi?! Bu kadar çok yiyen bu insanlar Ramazan denen kutsal bir ayda 18 saat aç kalıp oruç denen ve gözle görünmeyen bir şeyi tutuyorlarmış.


- Hadi beee!!! Atma Canberk abi!!! Öyle şey olamaz… Bu tıbbın ilkelerine aykırı… Yalan!!!

- Abi Vallaa… Cumhuriyet arşivlerinde okudum… O dönemin insanlarının çoğu böyleymiş… Akşama kadar aç susuz kalıp iftar denen zaman diliminde 9 çeşit yemek yiyorlarmış… Ama ardından akşam namazı, ardından yatsı namazı ve teravih diyerek 33 kere yatıp kalkıp jimnastik yapıyorlarmış… Ne şeker oluyormuş ne kollestrol… Tarihte böyle şeyler oluyormuş, ben buna inanıyorum… Ben inançlı bir insanım… Kahve falına bile inanırım…


- He yaaa… Bunlar günde adına namaz denen hareketleri hem de 5 zaman diliminde (vakitte) eda ederlermiş… Hatta sabah namazına kalkıp önce gusül denen duşa benzer bir şeyler yapıyorlarmış… Doğalgazlı sıcak su yokmuş galiba ki buzu kırıp kenarından abdest alarak üzerinde kafa tasının ön tarafını (alınlarını) yere koyup dakikalarca bekliyorlarmış… (Sanırım secde ediyorlarmış…)


- Google Arth’a girip Arabistan’ı/Mekke’yi/Kâbe denen diktörgen siyah binayı dolaşmak yerine milyarlarca dolar harcayıp hac yapıyorum diyerek ilkel uçaklarla teyyy Arabistanlara gidiyorlarmış… Halbuki şimdi bir tıkla hacı oluyorsun… İzmir’de bizim sitenin 96. katında bile artık musluklardan zemzem akıyor… Washinton portakal ve çikita muz dururken Medine hurmasına para vermek de neymiş aklım almıyor kankiii…


- Abi o dönemin insanında en tuhafıma giden şey… Adamın temel ihtiyaçlarının dışında 80 gram altını var diye bunu faize, repoya yatırmak yerine gidip hiç tanımadığı, hiçbir maddi menfaat elde edemeyeceği en garip ve fakir bir vatandaşa bu paranın 1/40’ını zekat diye hibe ediyormuş… Ayrıca fıtra, sadaka, hibe, bağış, miras gibi karşılığında çek ve senet olmayan ekonomik kavramlar varmış o dönemde… Bunların ne anlama geldiğini biliyon mu pampiş… Ben .........com gibi ekonomi sayfalarına baktım bu tür kavramları bulamadım…


- Kanki o insanlar bir tuhafmış… Allah rızası için sadece mal, emlak ve paralarını vermezlermiş… Cennet diye inandıkları ahiret yurdundaki bahçeler için gerekirse canlarını bile verirlermiş… O zaman din, namus, vatan uğrunda insanlar canlarını verip şehit oluyorlarmış… İnsanların en çok imrendiği kavramlardan biri şehitlikmiş…


- Yapar abi o dönemin insanından her şey beklenir… Bu cumhuriyet neslinin ataları maneviyata inandıkları için Peygamberin bir sözü uğruna Fatih döneminde karadan gemileri yürütmüşler… 2000’li yıllarda bu adamlar da dedelerine özenerek denizin altından treni/tramvayı/metroyu yürütmüşler… Keşke okuyabilsek… Tarihte daha kim bilir neler olmuştur neler?!

Mustakbel Nesli Hayalen Dinlemeye Devam Ediyoruz…

- Abi o dönemde okumak için okula, çalışmak ve para kazanmak için inşaata gidiyorlarmış... Bir yerden bir yere gitmek için şehirlerarası terminal denen bir yerden o zamanın tekerlekli arabaları otobüslere biniyorlarmış...


- Mesela tapınmak için mescid mi ne ibadetgâh denen tapınaklara giderlermiş... Hatta bu mescidlere yakın yerlerde taziye evleri denen yerler olurmuş... Ölen kişinin yakınlarına başsağlığı dilemek için faceden mesaj atmak yerine oralara gidip Kur’ân denilen kutsal kitaptan ayetler okur, sohbet bile ederlermiş... Düşünsene adamlar -kendi akrabalarını boş ver- tanımadıkları birinin cenazesinde bile ağlarlarmış... Rahmetli babamdan duymuştum... (rahmetli mi, o ne pampişşş?! Tanrı yerini uçmak etsin!) Dedemler Kur’ân okumak için Kur’ân Kursu ve Medrese denilen yerlere giderlermiş... Artık CD mi yokmuş, bellekler mi yetersizmiş, nedendir bilinmez amma Kur’ân’ı korumak için baştan sona ezberlerlermiş.... 


- Kur’ân denilen kitap da 600 sayfa imiş haaa... (En az 2,5 MB) Abi o dönemin insanında IPhone ve Samsung gibi zeka varmış... Beyinlerinde 6.000 gazel tutanlar bile varmış... Şiir denen kafiyeli, vezinli şeyler ezberliyorlarmış...


- Hatta o dönemdeki bu süper salak, megalomanyak geri zekalılar karşıt cinse aşık olup ona şiir bile yazıyorlarmış... Tek bir karşıt cinsle evlenip uzun yıllar evli kalıyorlarmış... Hatta onların bir duası varmış.... “Allah bir yastıkta kocaltsın!” derlermiş... Karı-koca (???!!!) tek yastığa baş koyarlarmış... Hatta biri rahatsızlanınca diğeri de üzüntü duyar ve uyumazmış... Halbuki biz nette bir chat yapıyoruz, arzuladığımız canlı pat diye sanal âlemde önümüze geliyor... Bir tıkla çık yapıyoruz, bir yesle evreni geziyoruz... Sanal aşk yaşıyoruz… Böylece Tanrı’yı da kızdırmamış oluyoruz…


- Adamlar, konum atmak nedir? bilmezlermiş… Birine bir adres tarif edermişsin… veya bir kağıda yazarmışsın… Adam gider İstanbul gibi bir şehirde 5. dereceden bir akrabasının evini bulur, orada da aylarca misafir olarak kalırmış… Ne otel parası ödermiş… Ne de günde yediği 5 öğün için para verirmiş… Kimse de “artık yeter kaldın, çek git moruk!” demezmiş… 


- Evet dostum!!! O zaman misafirlik, sıla-i rahim, mahrem-namahrem, namus, din-iman, vatan-millet, Sakarya… denen kavramlar varmış… İnsanlar değer denen bu soyut kavramlar için canlarını bile verirlermiş… Bir tanesi vatan uğruna diyerek 10 kg altınını bozdurmuş kankiii… İnanabiliyor musun?!


- Kanki düşünsene… O dönemin insanları “sa, nbr, çav, ig, kib, hb, ss, öptüm bye…” denen kavramları bilmezlermiş... Cumhuriyetten öncesini bizim bellekler almıyor da cumhuriyet sonrası tarihte neler yaşanmış neler.... Vay beee.... 1900 yılından sonra 2050’ye kadar daha bilmediğimiz, duymadığımız kim bilir neler neler yaşanmıştır…

Değerlendirme

Teknolojiye bağımlı gelecek nesil bu kadar düşünüp yazabilir mi bilinmez amma belki de gelecek dönemin filozofları bunları konuşacaklar... Bu bir bakış açısı ve yorum farkıdır... Herhangi bir art niyeti ve iddiası yoktur. Niyetleri ve geleceği Allah bilir... Bu sadece yanlış olan şeylerin olmaması için bir tahmin ve temenniden ibarettir...


Her insan geçmişle gelecek arasında bir mukayese yapar ve yapmalıdır da… “Ne idik, ne olduk? Nereden nereye geldik? Ne haldeyiz ve bu gidiş nereye?!” gibi soruları düşünebilen her insan sorar ve bu sorular her dönemde de sorulmuştur. Mehmed Akif Ersoy Safahat adlı kitabının Asım adlı uzunca bölümünde Osmanlı’nın şanlı dönemleriyle son devirde geldiği çöküş ve dağılma dönemleri aralarında ciddi mukayeseler yapar. Hali ve geleceği beğenmez, geçmişe hayranlıkla özlem duyar. Konuşmanın bir noktasında geçmişi iyice övdükten sonra Köse İmam’ı da konuya dâhil etmek ister ve aralarında şu diyalog geçer:


“Şan, şeref duygusu millette nasıl yüksekse, 

Merhamet hissi de öyleydi, değil miydi Köse?

Ne o? Bir şey demedin...

– Geçmişe mazi derler!

– Doğru, lâkin ...

– Bırak, oğlum, gelecekten ne haber?

– Onu Allah bilir ancak.

– Azıcık kul da bilir.

– Bilemez, çünkü görünmez.

– İyi amma sezilir:”


Önceki nesiller hep gelecekten endişe duymuşlardır. Çoğu kez geleceğe ümitsiz bakmışlardır. Ama zaman zaman sonraki nesiller öncekileri geçecek hayırlı işler de yapmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm Meryem suresinde bir taraftan Hz. Zekeriyya’nın ardından gelen hayırlı nesil Yahya, Meryem ve İsa gibi yüce şahsiyetlerden bahsederken14 diğer taraftan da bazı peygamberlerden örnek vererek onların ardından gelen hayırsız nesli esefle kınamaktadır.15 


Teknoloji Allah’ın (c.c.) insana sunduğu bir nimettir… Ancak onu yerli yerinde kullanabilirseniz faydalı olur… Yine onu gerektiği gibi kullanırsanız şükrünü eda etmiş olursunuz… Allah (c.c.) insanın her çalışmasını değerlendirir ve asla emeğini zayi etmez. Bir ayette şunu açıkça emretmiştir: 

وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“De ki: «(Yapacağınızı) yapın! Çalışın! Amelinizi Allah da Resûlü de müminler de görecek (ve değerlendirecek)tir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber (ve karşılığını) verecektir.»”16 


İnsan çalışmalı, çabalamalı, kazandıkları alın teri, göz nuru ve el emeğine dayalı helal kazanç olmalıdır. Hem yedikleri hem de ürettikleri helal ve temiz olmalıdır. Nitekim Allah (c.c.) insanlığa örnek olarak gönderdiği peygamberlerine şu emri vermiştir: 

يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ.

«Ey Peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle bilmekteyim.»17 Bütün peygamberler de aldıkları bu emir gereği maddi ve manevi alanda çalışıp çabalayıp insanlara örnek ve önder olmuşlardır. Ancak bunlardan bazıları bu alanda daha da belirginleşmişlerdir. Mesela diğer peygamberlerde o kadar dikkat çekmese de Hz. Davûd ve oğlu Süleyman (a.s.) bir taraftan peygamberlik makamında bulunup manevi sahada öncülük ettikleri gibi diğer yönden iktidar ve güç olarak da örneklik teşkil etmektedirler. Aynı zamanda da Allah’ın (c.c.) yarattığı canlı cansız pek çok unsuru insanlığın hizmetinde kullanarak da çalışıp üretme alanında zirve noktayı temsil etmişlerdir. Nitekim bir ayette Hz. Davud’a yönelik şu emir verilmiştir: 

أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

«Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok, dokumasını ölçülü yap; ve (hepiniz) salih ameller, iyi işler yapın. Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızı görmekteyim»18 (diye vahyettik). Zaten ilgili pasajın bağlamından Davud ve hanedanının gereğini yaptıkları anlaşılmaktadır. Nitekim öncesindeki ayetin dağlar, taşlar, uçan kuşlar, demir gibi en sert maddenin yumuşayıp Davud’un emrine sunulduğu anlatılırken, bu emrin devamındaki ayette rüzgarın ve cinlerin Hz. Süleyman’ın emrinde olduğu bildirilmekte, demirin Davud’un elinde hamur şekline gelip sanayide kullanıldığı gibi bakırın da Süleyman’ın önünde eriyip sel gibi aktığı belirtilmektedir. Ancak bütün bunlar sırf maddi gelişme değil, tamamen ilahi bir lütuf olarak anlatılmakta ve sunulmaktadır. Nitekim aynı pasajdaki bir ayetin metni ve meali de şöyledir: 

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَاببِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ.

“Ona (Süleyman için) dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. «Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın/gereğini yapın!» Kullarımdan gerçek anlamda şükretmekte olanlar pek azdır.”19 Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere teknoloji ve sanayide en önemli örnek ve önderlerimiz Hz. Davud ve Süleyman(a.s.)’dır. Baba oğul bu iki peygamber hem iktidara sahip hem de manevi bilgilerle, vahiyle donatılmışlardır. Tabiatın rüzgar ve akan suları gibi doğal güçleri, demir ve bakır gibi sert madenleri, insanlar, kuşlar, her türlü hayvan ve hatta cinler gibi canlı varlıkların çoğu onların emrinde olup hizmetlerine sunulmuşken asla yoldan sapmamışlar, bu nimetlerin şükrünün gereğini eda etmişlerdir. İlahi emir de bu yöndedir. Buradan anlaşılan insan maneviyata dalıyorum diye maddeyi ihmal edemez. Ancak maddenin zirvesini elde ettim diye de beyin, ruh, gönül ve bedensel organlarının hiçbirinin fonksiyonlarını meşru dairede icra etmekten geri duramaz.


İnsana Allah (c.c.) tarafından birçok nimet ve imkân sunulmuştur.20 İnsan bu nimetlerin şükrünü eda etmek için çalışmalıdır. Çalıştıkça nimete şükretmiş, şükrettikçe de nimetini artırmış olur.21 Eğer verilen nimetler karşısında nankörlük ederse kendini de etki altına alabildiği toplulukları da helake ve cehenneme sürükler.22 Bu nedenle nimetleri elde eden kullar şükretmek için çalışmalı, amel-i salihten geri durmamalıdır.23 


Gelecek nesillerle ilgili endişe ve kaygı duymak yetmez. Bir taraftan Hz. İbrahim ve Yakup gibi çocuklarımıza tavsiye ve telkinlerde bulunurken,24 diğer taraftan Hz. Lokman Hekim gibi onlara hikmetli öğütler, kıymetli reçeteler sunmalıyız.25 Onları en az kendimiz kadar önemsemeli,26 cehennemim çılgın alevlerine terk etmemeliyiz.27 Yavrularımız için elimizden gelen gayreti sarfettikten sonra onlar için hayır dualarımızı da asla ihmal etmemeliyiz… Duanın bazen ne zaman kabul olup gerçekleşeceğini de bilemeyiz. Mesela:


Zekeriya (a.s.) gelecek nesli için dua edince anında icabet edilir… Meryem suresinin ilk ayetlerini dikkatle okuyalım isterseniz…

ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (2) إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا (3) قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (4) وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (5) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (6) يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (7) قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (8) قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا(9)

“2. Bu, Senin Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan lütuf ve ihsanının anlatımıdır. 3. Hani o, gizli bir sesle Rabbine yalvarıp şöyle niyaz etmişti. 4. Ve şöyle demişti: “Ya Rabbî, iyice yaşlandım, kemiklerim zayıfladı, eridi, başımdaki saçlarım ağardı, beyaz alevler gibi tutuştu. Ya Rabbî, Sana her ne için yalvardıysam, asla mahrum/bedbaht kalmadım. 5. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Eşim de kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver. 6. Bu oğul, benim ve Yakub oğullarının mirasını sürdürsün. Ya Rabbi, onu rızana layık sevimli bir insan yap…” 7. (Allah şöyle buyurdu:) Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık. 8. Zekeriyya şöyle dedi: Rabbim! Eşim kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir? 9. (Allah veya melek) dedi ki: İşte bu böyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım.”28 


Hz. Zekeriyya gelecek nesli için endişe etmiş ve nasıl içten bir dua etmiş ki Allah ona Hz. Yahya gibi bir evlat bahşetmiştir. Fakat herkesin her yaptığı duaya anında cevap verilmeyebilir. İnanan insan elinden geleni yapar, gerisini Allah’a (c.c.) bırakır.


Hz. İbrahim de gelecek nesil için dua edince bazısı anında bazısı asırlar sonra kabul ediliyor… Hanımı Hacer ile yavrusu İsmail’i şimdiki Ka’be’nin bulunduğu yere, çölün ortasına bırakıp giderken bir dua etmişti de kısa zamanda duası kabul edilmiş, oradan zemzem çıkmış, insanlar gelip oralara yerleşmiş, çoluk çocuğu aç susuz ölmekten kurtulmuştu.29


Allah’ın (c.c.) dostu olan Hz. İbrahim sadece neslinin maddi refah ve ferahı için dua etmez. Elbette can ve mal güvenliği önemlidir. Sağlık ve ekonomik durum iyi olmadan elbette hayata devam edilmez, mihnet ve meşakkat başa bela olur. Ancak sağlık ve ekonomik durum kadar din, iman, maneviyat ve ahlaki durum da önemlidir. Hz. İbrahim bunun için de nesli adına şöyle dua etmiştir:

رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلَاةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاءِ (40) رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ (41)

“40. «Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri (neslimi) namazı devamlı ve gereğince kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!» 41. «Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!»”


Hz. İbrahim bir yandan gelecek neslinin maneviyatı için dua ederken diğer taraftan geçmişini de unutmuyor, onların affı için de dua ediyor. Bizler de içinde bulunduğumuz nesil için, geçmişimiz ve geleceğimiz için dua etmeliyiz. Özellikle de geleceğimiz için endişe ve hayret etmekle birlikte dua ve gayret etmeliyiz. Bu ayetler amelin yanında sonraki nesiller için duanın da ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de konuya dair başka ayetler de var, ancak burada yine Hz. İbrahim’in bir başka duasıyla bitirmek gerekir. Allah (c.c.) Hz. İbrahim’i bir takım imtihanlara tabi tuttuktan sonra Hz. İbrahim imtihanı başarıyla tamamlayınca Allah (c.c.) ona “Seni insanlara önder yapacağım” demişti. O da «Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!) » deyince Allah: “Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem)” buyurmuştu.30 Bu ayette de görüldüğü gibi Hz. İbrahim har hâlükârda hemen soyunu, neslini ve geleceğini hatırlayıp onlar için Rabbine dua ediyor ama Allah’ın (c.c.) belirli kural ve kanunları vardır, bu kurallarını (sünnetüllah) hiç kimsenin hatırına değiştirmez.


Yine Hz. İbrahim, oğlu İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa ederken şu duayı yapmıştı: 

رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُمْ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ 

“Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle!”31 Ancak Allah (c.c.) Hz. İbrahim’in bu duasına da şartlı icabet etmişti. Yine bu inşa faaliyeti esnasında oğlu İsmail’le birlikte şöyle bir duada bulunmuşlardı: 

رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (127) رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (128) رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (129)

“…Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.”32


Hz. İbrahim ve İsmail Kabe’nin temellerini atarken nasıl bir dua etmişler ki aradan binlerce yıl geçtikten sonra Allah (c.c.) Hz. Muhammed’i göndermiş ve dualarını gerçekleştirmiştir... Demek ki geleceğe yönelik sadece endişe ve hayret etmek yetmez, dua ve gayret etmek de gerekir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîslerinde şöyle buyurmuşlardır:

«الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ، وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ، مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللَّهِ»

“Akıllı kişi kendini dizginleyebilen ve ölümünden sonrası için güzel eylem (salih amel) yapabilen kişidir. Aciz kimse ise arzularının esiri olup sonra da her şeyi Allah’tan (c.c.) bekleyen adamdır.”33

Yine Abdullah b. Ömer’in anlattığına göre bir adam gelip de “EyAllah’ın elçisi! Müminlerin hangisi daha üstün ve erdemlidir?” diye sorunca Peygamberimiz (s.a.v.), “Ahlakça en güzel olanlarıdır” diye cevap vermişlerdir. Adam, “Peki hangi mümin daha akıllıdır?” diye sorunca da bu sefer Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

«أَكْثَرُهُمْ لِلْمَوْتِ ذِكْرًا، وَأَحْسَنُهُمْ لِمَا بَعْدَهُ اسْتِعْدَادًا، أُولَئِكَ الْأَكْيَاسُ»

“Ölümü en çok hatırlayanlar… Ölümden sonrası için en güzel hazırlıkları yapanlar… İşte akıllı olanlar bunlardır.”34


Bu hadîs-i şerifler müminleri geleceğe hazırlamak için genel bir ölçü sunmaktadır. Müminin en önemli istikbali ölümden sonra gelecek olan ahiretidir. Ancak ölümden önce hayatının kalan kısmı da onun istikabli olup mümini ahirete ve cennete hazırlamak için bir fırsattır. Mümin kendisini geleceğe hazırladığı gibi, gelecek neslinin istikbalini de ihmal edemez, onu da hem bu dünyada hem de ölümden sonraki ahiret yurdunda cennete çevirmek için elinden gelen çaba ve gayreti gösterir. O halde akıllı mümin elinden gelen çabayı sarf edip sonucu kadere bırakacak ve şu mısraları terennüm edecektir:


“Tohum saç bitmezse toprak utansın!!!

Hedefe varmayan mızrak utansın.

Hey gidi küheylan koşmana bak sen.

Çatlarsan doğuran kısrak utansın.

Ustada kalırsa bu öksüz yapı

Onu sürdürmeyen çırak utansın!” (NFK)

Sonuç

Başta bilgisayar, cep telefonu ve internet olmak üzere çağımızda teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişmektedir. Acaba günümüz insanı ve geleceğin nesli bu önemli teknolojik araç ve gereçleri ne yönde kullanıyor veya kullanacaktır?


Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerifler başta olmak üzere pek çok dini, ahlaki ve dünyevi işlere yönelik nice faydalı bilgi ve programlar vardır. Acaba bunlardan hangilerini elimizin altındaki araçlara yüklemişiz ve niçin kullanıyoruz?


Teknolojik araçlar var diye insanın maddi-manevi ihtiyaçları sona ermez. İnsan her zaman insandır, doğuştan medenidir, tek başına yaşayamaz. Mutlaka arkadaş, eş-dost, akraba ve yakın çevresine ihtiyaç duyar. Korku ve elemlerini, sevinç, duygu ve düşüncelerini birileriyle paylaşmak ister. Teknoloji bu ihtiyaçları gidermek için bir araç olabilir. Bu işleri yoluna koymak için teknoloji hız kazandırabilir ancak asla bu ihtiyaçları yok edemez. İnsan kendisinin ve yakın çevresinin, çocuğunun doğumunda mutlaka birilerini yanında görmek istediği gibi, düğün, dernek ve ölüm gibi hayatın her alanında mutlaka birilerine ihtiyaç duyar. O halde teknolojiyi insani yönlerini, duygu ve düşüncelerini geliştirmekte bir araç olarak kullanmalıdır. Teknolojiyi, ulaşamadığı ve erişemediği durumlarda bir bağ ve iletişim vesilesi olarak hizmete sunmalı, onu asla insanlar arası iletişime engel yapmamalıdır.


Her insan geleceği ve gelecek nesilleri adına endişe ve kaygı duyabilir. Geçmiş tecrübelerine dayanarak geleceğe yönelik bir takım tahmin ve öngörülerde bulunabilir. Ancak bu durum psikolojik bunalımlara sürüklenmek için bir vesile ve bahane olmamalıdır. Akıllı insan her daim kendini kontrol eder ve geleceği için çalışıp didinir. Elinden gelen gayreti gösterdikten sonra da Allah’a (c.c.) tevekkül ve dua eder. İnsan duasını yapar, gönül huzuruyla Allah’a (c.c.) yönelir, duasının kabul edilip edilmeyeceğine veya ne zaman kabul edileceğine ise Allah (c.c.) karar verir. Nitekim Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriya’nın çocuk istekleri ömürlerinin son demlerinde, ihtiyarlık çağlarında kabul edilirken, Hz. İbrahim’in Müslüman bir nesil ve onlara ayetleri ve hikmeti okuyacak peygamber isteği asırlar sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Muhammed’in şansında kabul edilmiştir.


O halde Allah nefsimizi ve neslimizi İslam’ı hakkıyla yaşayan kullarından eylesin! derken yazımızı Furkan suresinin 25. ayetinden iktibas edilen, Rahman’ın has kullarına ait şu dua ile bitirelim:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا.

“Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!”


Dipnotlar

* Dr. Öğretim Üyesi, Kocaeli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Arap dili ve Belagati ABD Öğretim Üyesi, Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir . https://orcid.org/0000-0002-7277-4795.  1. Bakara 2/30-31.  2. Bakara 2/32.  3. Hûd 11/31.  4. Maide 5/116.  5. Muhammed Abdulazîm ez-Zurkanî, Kur’ân İlimleri Menahilu’l-İrfan Tercümesi, trc. Halil Aldemir-Ramazan Şahan, Beka Yayınları, İstanbul 2015, II, 551-570.  6.  En’âm 6/50.  7. A’raf 7/188.  8. Tevbe 9/101.  9.  Yunus 10/3, 31, 61; Ra’d 13/2; Secde 32/5; Sebe 34/2-3; Rahman 55/29; Hadid 57/4.  10. Enfal 8/38; İsra 17/77; Kehf 18/55; Ahzab 33/38, 62; Fatır 35/43; Mümin 40/85; Fetih 48/23.  11. En’am 6/131; Hûd 11/117; Kasas 28/59;   12.  Kitabı (Kur’ân-ı Kerîm) Allah (c.c.) Cebrail aracılığıyla indirmiştir: Bakara 2/97,176; Nisa 4/91, 166; A’raf 7/196; Nahl 16/102; Furkan 25/6; Şuara 26/193; Şura 42/17.  13. Hz. Süleyman’ın, Belkıs’ın tahtını getirttiğine dair bkz. Neml 27/15-44.  14. Meryem 19/2-34.  15. Meryem 19/58-60.  16. Tevbe 9/105.  17. Müminun 23/51.  18. Sebe 34/11.  19. Sebe 34/13.  20. Nimet konusunda pek çok ayet bulunsa da özellikle İbrahim ve Nahil sureleri incelenebilir.  21. İbrahim 14/7.  22. İbrahim 14/28-30.  23. İbrahim 14/31.  24. Bakara 2/131-133.  25. Lokman 31/12-19.  26. Maide 5/105; Taha 20/132.  27. Tahrim 66/6.  28. Meryem 19/2-9. Aynı konu için bkz. Âl-i İmran 3/38-40; Enbiya 21/89-90.  29. İbrahim 14/35-37.  30. Bakara 2/124.  31. Bakara 2/126.  32. Bakara 2/127-129.  33. İbn Mace, Sünen, Zühd, 31 (Zikru’l-Mevti ve’l-İsti’dâdi, H.No: 4259).  34. İbn Mâce, Sünen, Zühd, 31 (Zikru’l-Mevti ve’l-İsti’dâdi, H.No: 4260).