İhlâs Terbiyesi

e-Posta Yazdır PDF

Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ

İhlâs, her türlü şirk, bâtıl inanç ve kötü duygudan uzak durmak, kullukta riyâdan, beşerî ilişkilerde menfaat hesaplarından sakınmaktır. Özet ifâdesiyle ihlâs, Allah’a yönelişte sâdece Hakk’ı ve rızâsını gözetmek, araya halkı sokmamaktır.

Amel ve davranışlarda duygu ve düşüncelere değer kazandıran ihlâstır. Amel ve ibâdetlerde ihlâs, bedene göre ruh mesâbesindedir. Bu dünyâda insan, ruh ve beden bir arada olduğunda bir anlam ifâde eder. Ruhsuz bedenin, bedensiz rûhun anlamı yoktur. Amel veibâdetler de aynen onun gibi ihlâsla değer kazanır. Çünkü ihlâssız bir amelin anlamı olmadığı gibi, amelsiz bir ihlâsın da değeri yoktur...

İhlâs kolayına ulaşılabilecek bir seviye değildir. Hatta insanın kendisini ihlâslı sanması, ihlâs eksikliğinin alâmeti sayılır. Tasavvufî telakkîde sıdk ve ihlâs arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekilmiş, ihlâs niyetteki sıdk ve sadâkat olarak görülmüştür. Bu yüzden sâdık ve muhlis aynı kapıya çıkan iki kavram olarak değerlendirilmiştir.

Muhlas ve sıddîk muhlis ile sâdıkın üst derecesidir. Muhlis kendi gayret, irâde ve çabasıyla nefsânî vasıf ve kusûrlardan kurtularak ihlâsa ermeye çalışandır. Muhlas ise kendisine Allah tarafından ihlâs bağışlanandır. Böyle birisi nefsini rabbânî ve rûhânî vasıflarla tezkiyeye muvaffak olmuş ve sonuçta bu arınmayla Allah’ın inâyetine ermiş demektir. Nitekim Kur’an’daki: “İblis dedi ki: Rabbım! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan muhlas/ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ”  âyeti bunu ifâde etmektedir.


Sıddîklık sadâkatte sâdıktan sonra ulaşılabilecek en yukarı seviye olduğundan  ilâhî tasnîfte nebîlerden hemen sonra, şehîd ve sâlihlerden önce gelen bir makamdır. Nitekim Kur’an’da: “Kim Allah’a ve peygambere itâat ederse, işte onlar Allah’ın nîmetine eriştirdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır!”  buyrulmaktadır.


İhlâsa ermenin yolu devamlılıktır. Nitekim ihlâsla ibâdetlere sarılan ve Hakk’ın rızâsını kazanmak için çaba sarfedenlerin sonuçta ihlâsla amele muvaffak olacağına şu âyet-i kerîme işâret buyurmaktadır: “Allah’ın rızâsını kazanmak ve gönüllerdeki cömerdliği güçlendirmek için mallarını hayra infâk edenlerin durumu bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer. Hem de üzerine bol yağmur yağdığında iki kat ürün veren bahçeye…”  Âyetteki ifâdeler Allah’ın rızâsına muvâfık infâkın, amel sâhiplerini temize çıkaracağını ve derecelerini artacağını anlatmaktadır. Kullarının yaptığı her şeyi gören Allah onların amellerinin kendisi için mi, yoksa başkaları için mi olduğunu da görür ve bilir.


İnsanoğlunun ihlâsa erme mücâdelesinde dört büyük düşmandan bahsedilir. Bunlar dünyâ, şeytan, nefs ve hevâdır. Bu dörtlü engel insanda ihlâsın zıddı olan riyâyı tetikler. Bu yüzden ihlâsa erebilmek için bu dört büyük düşmanın üstesinden gelmek ve her birini en etkili silahla vurmak gerekir.


İhlâs, Hakk’a adanmışlığın en yüksek seviyedeki tezâhürü sayılabilecek bir vasıftır. İhlâsın zıddı ve amellerde onu yaralayan özellik riyâdır. Riyâ özellikle Hakk’ın kullarına hizmette insandaki kendini gösterme motifinin ve başkaları tarafından beğenilme duygusunun azdırdığı rûhî bir zaaftır. Bu zaaftan kurtulmanın yolu Hakk’a ibâdet sırasında yaratıkları hiç görmemek, Allah için yapılan amelde sünnete riâyete titizlik göstermek ve Hakk adına yapılan hizmetten lezzet duymaktır. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de buyurur ki: “Onlar sâdece Allah’a ibâdetten ve dîni yalnızca O’na has kılmaktan başkasıyla emrolunmadılar.”
Riyâ iki yolla tedâvi edilebilir:
1- Riyâ damarını kesmek; yâni riyâ sebeplerini ortadan kaldırmak,
2- İbâdet sırasında doğan riyâ şüphelerini kalbden uzaklaştırmak.


İhlâs kulu, yakîn ve ihsân makamına yükselten bir özelliğe sâhiptir. Bu yüzden ihlâs, farzları îfâ, sünnetleri edâ ve edeb, iç içe geçmiş koruma duvarları gibidir. Kişiyi îmân bakımından muhâfaza eder ve yakîne erdirir. Dışarıdan içeriye doğru bakıldığında en dıştaki, edeb duvarıdır. Kul edebe riâyet ettikçe şeytan kendisine erişemez. Kul edebi terk ettiğinde şeytan ona önce sünnetleri, sonra farzları ihmal etmeyi telkîne başlar. Kulun, şeytanın bu telkînine karşı direnci azalır. Bu yüzden kul, nefs ve şeytanın direncine karşı güçlü olmak için her hâl ü kârda edebe riâyet etmeli, sünnetleri korumalı ve farzları îfâ ile ihlâs makamına yükselme çabası içinde olmalıdır.


Mevlânâ bu gerçeği Mesnevî’sinde şöyle anlatır: Hak dilerse bir anda sıddîkı kâfir yapar; dinsizi de zâhid derecesine çıkarıverir. İhlâs sâhibi varlığından, benliğinden kurtulmadıkça nefs tuzağına düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Özü temiz muhlis kul, hak yolda yürürken nefs, şeytan ve dünyâ gibi sayısız yol kesici haydutlarla karşılaşır. Kalb aynası dünyâ sevgisinden arınmamış kişinin özü temizdir ama, tevhîd kuşunu henüz yakalayamamıştır. Böyle bir yolculukta ancak Allah’ın destek ve emanına mazhar olanlar kurtulur. Allah’ın lütfuyla günahlarından kurtulan, kötü huylarından arınan muhlis kişi eman yerine ulaşır da muhlas/ihlâsa erdirilmiş kullardan olur.


İhlâs kulun gönül dünyâsında inşâ etmeye çalıştığı çok ince bir duygu ve mânevî bir sırdır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî der ki: “İhlâs kul ile Allah arasında bir sırdır. Onu melek bilmez ki sevap yazsın. Şeytan bilmez ki ifsad etsin. Hevâ bilmez ki ona karışıp bozsun.” İhlâs ile riyâ arasında da ince bir çizgi vardır. Çoğu zaman insanlar ihlâs üzere olduğunu sanıp riyâya düşerler. Fudayl b. İyâd’ın şu sözü bu konuda çok câlib-i dikkat bir ölçü ortaya koymaktadır: “İnsanlar görecek diye ameli terk etmek riyâdır. İnsanlar görsün diye amel etmek ise gizli şirktir.” Doğru olan Cüneyd’in anlattığı mânâdaki ihlâsa sarılıp ikisinden de kurtulmaktır.


Mesnevî’de Mevlânâ’nın anlattığı şu hikâye, riyâ ile ihlâs arasındaki duygu çatışmasını, sonuçta insanı ibâdete yönlendiren bir mahcûbiyetin ihlâsa da zemin hazırlayacağını ifâde etmektedir: Adamın biri hızla câmiye girerken halkın câmiden dışarı çıktığını görür ve: “Namaz bitti mi ki cemaat dağılıyor ve insanlar mescidden çıkıyor” diye sorar. Cemâatten biri şöyle cevap verir: “İmam cemâatle namazını bitirdi. Sen niye içeriye giriyorsun? Baksana cemâat de dağılıyor, görmüyor musun şaşkın adam?” Namaza yetişemeyen kişi içi kor gibi yanarak öyle bir “âhh” çeker ki âdeta ağzından yalın ve duman çıkar. Gönülden çıkan “âhh”da içinin yanık ve kan kokusu vardır. Namaz kılanlardan birisi onun yanına sokulur ve der ki: “Bu âhı sen bana ver. Ben de kıldığım namazı sana vereyim.” Namaza yetişemeyen: “Âhı sana verdim. Senin imamın arkasında kıldığın namazı da onun yerine kabûl ettim” der. Diğeri ise o âhı yüzlerce duâ ve niyâz ile alıp kabûllenir. Namazı verip âhı alan kişiye rüyâsında denilir ki: “Sen âb-ı hayât ve şifâ satın aldın. Bu alış-verişin, bu Hakk âşıklığına katılman hürmetine, câmide namaz kılan diğer cemâatin namazları da kabûl edildi.”


İbâdetlerde riyâdan kurtulup ihlâsa ermenin ölçüsü olarak şu hep söylenir: “Geceleyin herkesin uykuda olduğu saatlerde teheccüd namazına kalkıp duâ ederken namaz ve ibâdetle meşgûl olmasını bir mazhariyet olarak görenle, teheccüde kalkamayıp bunun hüznünü hisseden bir değildir. Mukâyese edildiğinde ikincisi, birinciden daha üstündür.”


Amellerdeki ihlâs duygusunda Hakk’ın rızâsı ve âhiret kaygısı ön plandadır. Dünyâ hayâtının ve dünyâya âid nîmetlerin amellere gölge düşürmesi, amellerin sonuçlarını da değiştirmektedir. Nitekim şu âyet-i kerîme bu konuda çok önemli bir ölçü ortaya koymaktadır: “Dünyâ hayâtını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz; onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zâten yapmakta oldukları da bâtıl; yâni kabûl şartlarına uygun değildir.”


Yapılacak iş aynı olmakla beraber amele karışan niyetin, sonucu değiştireceği açıktır. Nitekim Hz. Ali’ye izâfe edilen kıssa meşhûrdur. İmâm Ali savaşta kâfirle cenk etmiş ve onu altına alıp tam boğazını keseceği sırada kâfir onun yüzüne tükürmüş. İmâm Ali yüzüne tüküren kâfiri bırakınca o, şaşkınlıkla: “Ne diye bırakıyorsun beni? Ben seni hiddetlendirmek için yüzüne tükürmüştüm ve beni daha hiddetle öldürürsün sanıyordum.” İmâm Ali demiş ki: “Ben seni Allah için öldürmek istiyordum. Ancak sen yüzüme tükürünce öfkelendim ve fiilime hiddet gâlib oldu. Hiddet ise intikam kokan nefsânî bir duygudur. Ben seni böyle nefsânî bir duyguyla öldürürsem yaptığım iş ihlâs hudûdundan çıkar, ben de kâtil olurum.”


İhlâs, amel ve davranışlara ilâhî yardımı çağıran ve mânevî bir gücün oluşumunu sağlayan yüce bir duygudur. İhlâs sâhibi samîmî kullar, ihlâssız kimselere nisbetle daha güçlü ve başarıya daha yakındır. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki: “Nice sayıları az topluluklar vardır ki sayıları çok olan topluluklara Allah’ın izniyle (ihlâsları sâyesinde) gâlip olmuşlardır. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”


İhlâsa ermenin yolu nefsin arzularını, hevânın tutkularını kırmak, dünyâ ve halktan ümidini kesmek ve bütün himmetiyle âhirete teveccüh etmektir. Bu yapılmadan hâlis gibi görünen ameller bile bâzen riyâya bulaşmış ve içine dünyevî çıkarlar karışmış olabilir. Adamın biri şöyle anlatır: “Otuz sene farz namazlarımı câmide cemâatle ve ilk safta kıldım. Bundan zevk alırdım ve yaptığımın da hâlis olduğunu düşünürdüm. Bir sefer geç kaldığım için ikinci safta namaz kıldım ve geç kalışım sebebiyle halktan utandım. O zaman anladım ki ben otuz yıl boyunca câmiye birinci safta namaz kılmak için ve halk beni orda görsün diye riyâ ile gitmişim. Bu durum beni çok etkiledi, tevbe ve istiğfâr ile otuz yıllık namazlarımı kazâ ettim.”


Dünyâ menfaati, nefsânî tutku, şeytan iğvâsı ve hevâ tuzağı görünmeyen mikroplar gibi insanın amel dünyâsına tasallut eder ve ibâdetlerindeki ihlâsı bozar. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de şu ayet-i kerîmeyle bu konuya işâret etmektedir: “Kıyâmet gününde Allah tarafından onların hesâba katmadıkları şeyler (ameli bozan günahlar) ortaya çıkarılır ve bunlar kendilerine gösterilir.”


İhlâs birincisi ibâdette, ikincisi ibâdet dışındaki diğer amellerde olmak üzere iki türlüdür. İbdadetteki ihlâs, ibâdet sırasında yalnızca Allah rızâsını düşünmek ve sonucunda sevâba nâil olmayı ummaktır. İbâdet dışındaki fiil ve davranışlardaki ihlâs ise onları da Allah rızâsı için yapmaktır. Âdet ve davranışların ihlâs ile yapılması onları ibâdet kıvâmına yükseltir. İbâdetlerin ihlâs ve samîmiyetten uzak, boş duygu ve düşüncelerle yapılması onları âdet seviyesine, riyâ ile yapılması ise kabahat ve günah derekesine düşürür.


Dünyâ malının helâline talip olmanın mahzuru yoktur. Mahzurlu olan kulun yaptığı amelleri dünyâya ve dünyâ nîmetlerine âlet etmesidir. Çünkü amellerin asıl faydalı olacağı yer âhirettir. İhlâs ehli kimseler yaptıkları amellerden dünyâya âid bir beklenti içine girmezler. Hatta amellerinin karşılığını dünyâda görmenin âhiretteki ecri azaltacağını düşünürler. Nitekim Allah Teâlâ dünyâ nîmetleri ile âhiret kazancını tüketenleri şöyle uyarmaktadır: “Siz tükettiniz dünyâ hayâtınızdaki nîmetlerinizi ve onlarla safâ sürdünüz. Bugün size sâdece horlanma ve azâb vardır.”


İhlâs, ibâdet ve davranışların mütemmim şartıdır. İbâdetlerde nasıl maddî şartlar varsa en az onlar kadar önemli mânevî bir şart vardır ki, o ihlâstır. İhlâsın elde edilmesi ve ona ulaşılabilmesi ciddî bir ihlâs terbiyesinden geçmeye bağlıdır. O da ihlâssızlığa teslîm olmamak, ihlâsa ermek için ısrar ve samîmiyetle niyetlerimizi tashîhtir. Kulun çabasıyla elde edilecek ihlâsın sonucunda Allah’ın lütfedeceği muhlaslardan/ihlâsa erdirilmişlerden olmak ise ayrı bir nasiptir. Ama o da ihlâstaki samîmiyetin devamına bağlıdır. (www.hasankamilyilmaz.com)’dan alıntıdır.