İLMİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN…

e-Posta Yazdır PDF

İlmin efendisi olmak ister misiniz? O zaman çalışmanın uşağı olmaya hazır olmalısınız. Bu yolda uşak olmadan efendi olunmaz. İlmin değeri hakkında söylenen bir darb-ı meselde “el-ilmü rutbetün alâ külli ruteb” yani, “ilim rütbesi (öyle bir makamdır ki) bütün rütbelerin üstündedir” denir. Kuşkusuz ilim bu kadar âlî ve değerli olunca o makama çıkmak ve o rütbeyi hâiz olmak da o kadar kolay olmamaktadır. Çünkü yüksek yerlere, zirvelere büyük yorgunluklarla ulaşılır.


Doğuştan dahi kabiliyetli olan birisini düşünelim. İstidatlarını geliştirebileceği imkan ve kabiliyetlere de sahib olsun. İçinde ilme temenni ve çalışma azmi olmazsa altının, elmasın vs. değerli madenlerin toprak altında kaldığı gibi karanlıklarda kalır, yerinde sayar. Bir testiyi çeşmenin altına değil de yanına koysanız kırk sene de dursa dolmaz. Testiyi doldurmak için suyun altına koymak gerekir. Kısacası çalışmak gerekir. O zaman şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki dahiliğin ya da başarının %20’si kabiliyet ve çevre ise %80’i de çalışmaktır.

Olimpiyat oyunlarında erkekler 100 m’de koşan atlet Usain Bolt’un 9.58 saniyelik, 100 m serbestte yüzen Alain Bernard’ın 47.50 saniyelik derecelerle kırdıkları dünya rekorlarını izleriz de o seviyeye gelmek için yıllarca harcadıkları çabayı görmeyiz. Sadece 9.58 ve 47.50 saniyelik gayretlerini izleriz. Ancak onlar bu rekorları kırmak için çok çalışmaları gerektiğini biliyorlar.


İlim yolunda da durum aynıdır. İlim yolunda başarılı olmanın anahtarı şans değil, çalışmaktır. Çalışmanın da usulünü bilmek ve uygulamak vusûlü hâsıl eder. Çalışmanın usûlünü şöylece ifade edebiliriz: Azim (kararlılık), Sabır (teennî), Tedrîcîlik (azar azar) ve Devamlılık.


Azim ile hırsı karıştırmamak gerek. Hırs gözü kör ederken azim gözü açar. Azim peygamberlerin sıfatı iken (ulü’l-azmsahibi peygamberler), hırs şeytanın sıfatıdır.


İlmin, sanatın ve başarının önündeki en büyük engel aceleciliktir. Aceleciliğin bir diğer çeşidi de maymun iştahlılıktır. Maymun iştahlılık aç gözlülüktür ve biraz ondan biraz bundan deyip başladığı hiçbir işi tamamlamamak kısacası yarım bırakmaktır. Maalesef ilim mezarlığı yarım bırakılmış hayaller ve hayatlarla doludur.

Es-Sabûr Allah’ın ismidir. Allah çok çok sabırlıdır. Acelecilik sünnetullaha aykırıdır. Allah her işini belli bir kural ve usul dairesinde sabır ve hikmetle yapar. Örneğin bir çocuğun dünyaya gelmesi 9 ayı alır ya da bir kuzunun kurban olabilmesi 6 ay yada 1 sene ister vs.


İlmin en büyük afeti ise fetrettir. Yani ara vermektir. Fetret ise ilmin helâki olan nisyâna (unutmaya) götürür.

En güzel ve Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği çalışma yöntemi ise azar azar ama devamlı iş yapmaktır. Büyük mesafeler küçük küçük adımlarla alınır. Gözümüzde büyüttüğümüz en çetin işler bile yumuşak hamlelerle hallolur. Mermeri delen damlanın gücünün yanı sıra sürekliliğidir. Az deyip geçmeyin. Büyük ateşler küçük çıraların tutuşturulmasıyla çıkar. Her gün cep telefonuyla 10 dk konuşan birisi senede 3650 dk =2.5 gün konuşmuş olur. Kesintisiz 2.5 gün konuşmaya hangimizin gücü yeter?


İlim yolunda başarı ve taşmak için olmak ve dolmak gerekir. Olmak ve dolmak için çalışmak gerekir.


Konumuzla ve daha birçok meseleyle irtibatlı olabilecek yaşanmış hikmetli bir öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum: Hadis hafızı Bakiy b. Mahled h.201/m.816 da Endülüs’de doğmuş, yirmi yaşlarındayken Ahmed b. Hanbel’den ilim öğrenmek için yürüyerek Bağdat’a gelmiş, ilim tedrisatından sonra Endülüs’e dönmüş ve orada h.276/m.889’da vefat etmiştir.


Uleymî'nin "el-Menhecü’l-ahmed fî terâcimi ashâbi imâm-i Ahmed" adlı eserinde Bakiy b. Mahled’in Bağdat’a geldiğinde ilim uğruna çekmiş olduğu sıkıntıları Bakiy b. Mahled’in kendi ağzından şöyle anlatmaktadır:

“Bağdat’a yaklaştığımda Ahmed. Hanbel’in maruz kaldığı “Mihne ” haberini, halkla görüşmesinin ve kendisinden ilim almalarının yasaklandığını öğrendim. Çok kok üzüldüm. Eşyalarımı kalmak için kiraladığım bir otel odasına koyduktan sonra hiçbir şeye bakmadan doğruca Cami’-i Kebîr’e gittim,(âlimlerin) halkla beraber oturup müzâkere ettikleri şeyi dinlemek istiyordum.


Seviyeli bir ilim halkasına geldim. Baktım ki orada birisi “ricâl” (hadis rivayet edenlerin olumlu/olumsuz eleştirisi) hakkında konuşuyor, kiminin zayıf, kiminin kavî olduğunu söylüyor. Orada bulunan birisine bunun kim olduğunu sordum. “Yahya b. Maîn”dir dedi. Yanında açılan bir aralık görüp hemen sokuldum ve ona dedim ki: “uzak diyarlardan gelen bir yabancıyım. Bazı şeyler sormak istiyorum ama beni hafife almayacaksın!”


“Buyur!” dedi.


Görüştüğüm hadisçilerden bazılarının durumunu sordum. Bir kısmını tezkiye etti (güvenilir olduklarını) bir kısmının da hatalarının olduğunu söyledi. Son olarak Hişâm b. Ammar’ı sordum. Çünkü ondan çok hadis almıştım.


“Ebû Velîd Hişâm b. Ammar, namaz ehli birisidir. Dımaşklı (şimdiki Şam vilayeti) olup çok çok güvenilir bir zattır. Cübbesinin altında kibir bulunsa da kibri gerdanlık gibi boynuna taksa da bu iyiliklerinden ve üstünlüklerinden dolayı ona zarar vermez” dedi.


Halkada bulunanlar:


“Allah iyiliğini versin, yeter! O’na senden başkalarının da soracakları var!...” diye çıkıştılar.


Ben ayak üstü: “Ahmed b. Hanbel’in durumunu öğrenmek istiyorum” dedim. Yahya b. Maîn şaşırmış gibi bana baktı ve “Bizim gibiler mi onun yerini alacak? O Müslümanların imamı, en hayırlısı ve en fazîletlisidir!”dedi.


Sonra çıkıp Ahmed b. Hanbel’in evini sormaya başladım. Gösterdiler. Gidip kapısını vurdum. Kapıyı açıp dışarı çıktı ve karşısında tanımadığı birisini görünce ben:


“Ey Ebû Abdullah! Bir yabancıyım. Bu kapıdan benim ilk girişimdir. Hadis talebesiyim. Sünneti topluyorum ve yolculuğum yalnızca senin içindir.”dedim.

“Dikkat çekmeden içeri gir!”dedi. girdikten sonra:


“nerelisin?” diye sordu.

“Uzak Mağrbliyim” dedim.

“Afrikalı mı?” dedi.

“Daha uzak Endülüslü. Memleketimden Afrika’ya denizden geçiyorum” dedim. Bunun üzerine bana dedi ki:


“Memleketin gerçekten uzakmış. Bana senin gibilerin isteğini yerine getirmekten daha hoş bir şey olamaz. Ne yazık ki, s anırım senin de bildiğin bir sebebden dolayı şu anda” mihne/sıkıntı” yaşıyorum.


“Evet, size gelirken buraya yakın bir yerde öğrendim” dedim sonra ilave ettim:


“Ey Ebû Abdullah! Ben ilk defa geliyorum (buralara). Sonra ben buralarda tanınan birisi de değilim. Eğer izin verirsen her gün dilenci kılığında gelir ve kapıda dilencilerin söylediklerini söylerim. Sen de dışarı çıkıverirsin ve her gün sadece bir hadis rivayet etsen bile bana yeter.”


Bunun üzerine bana:

“Evet. Ders halkalarında duyurmamak, hadis ehline bildirmemek şartıyla kabul!” dedi.


“Ben de şartınızı kabul ediyorum” dedim


Böylece elime bir değnek alıyor, başıma bir bez parçası sarıyor, kağıdımı, dividimi de yenime sokuarak kapısına gidip geliyordum.


“Yardım edin, Allah size merhamet etsin” diye bağırıyordum.


Oralarda dilencilik böyleydi. Bunun üzerine o da dışarı çıkıp kapıyı kilitliyor ve bana iki, üç veya daha fazla hadis okuyordu.


Onu mihneye maruz bırakan kişi ölünceye kadar böylece devam ettim. Ondan sonra idare Ehl-i sünnet mezhebinden birisinin eline geçti. Ahmed b. Hanbel de ortaya çıktı, ismi yüceldi, insanların gözünde büyüdü. Kervanlar ona çevrilir oldu. Böylece benim sabredişime hak verdi…


Halkasına geldiğimde bana yer açar ve beni kendine yaklaştırarak, hadis arkadaşlarına:

“İlim talibi ismi bu adama layıktır” dedi.


Sonra da kendisyle yaşadığımız hikayemizi onlara anlatırdı.


Hadisi bana “münavele” yoluyla öğretirdi; yani önce o bana okurdu, sonra da aynı şeyi ben ona okurdum.

Bir ara çaresiz bir hastalığa yakalandım. Meclisinde göremeyince beni sormuş, hasta olduğumu öğrenmiş. Bunun üzerine ikram olarak bir şeyler almış ve ziyaret için kalkıp bana gelmek üzere yola çıkmış. Ben kiraladığım oda da yatmakta idim. Gömleğim altımda, cübbem üzerimde idi. Kitaplarım ise başucumda duruyordu.


Baktım otel görevlilerinde bir hareketlilik var. Kulak verdim:


“Evet, ta kendisi! Bakın! Evet, bakın, Müslümanların imamı geliyor!..” diyorlardı. otel sahibi bana hızlı hızlı:


“Ebu Abdurrahman!” dedi. “Bak Müslümanların imamı Abu Abdullah Ahmed b. Hanbel seni ziyarete geliyor!”


Girip yanı başıma oturdu. Oda onun arkadaşlarıyla dolmuş, oda hepsini almadığından bir kısmı da dışarıda salonda ayakta kalmıştı. Kalemleri ellerinde bekliyorlardı. Bana şu sözlerden başkasını söylemedi:


“Ey Ebu Abdurrahman! Allah’ın sana vereceği mükafata sevin. Hastalıksız geçen sağlıklı günler ve sağlıksız hastalıklı günler yaşadın. Allah seni afiyete kavuştursun ve şifa dolu kudret eliyle sıvasın…”

Kalemlerin onun bu sözünü yazdığını görüyordum.


Sonra yanımdan ayrıldı. Otel görevlileri hemen gelip bana iltifatta bulunmaya başladılar. Din adına içten duygularla bana hizmet ediyorlardı. Birisi yatak getiriyor, bir diğeri yorgan ve nefis yiyecekler getiriyordu. Hastalığımda bana eğer aralarında olsaydım çoluk çocuğumdan daha güzel baktılar.


Bütün bunlar, Salih bir zatın beni ziyaret ettiği içindi…”


Kaynaklar


1 Sözlükte "sorguya çekmek, çetin imtihana tâbi tutmak, eziyet etmek" mânalarındaki mahn kökünden türeyen mihne "sorguya çekip eziyete mâruz bırakma" demektir Abbasî halifeleri devrinde bazı muhafazakâr âlimlerin sorguya çekilmesi ve bir kısmına eziyet edilmesine ilişkin olaylarla yönetimin bu tutumu mihne diye anılmıştır. Mihne olayı Abbasî halifelerinden Me'mûn tarafından başlatılmıştır. Me'mûn, 218 (833) yılı baharında Bağdat Valisi İs-hak b. İbrahim'e yazdığı ilk mektubunda kadıları ve Abdurrahman b. Yûnus, Yahya b. Maîn, Züheyr b. Harb gibi önde gelen hadis âlimlerini, ilk defa Dımaşk'ta Ca'd b. Dirhem tarafından ortaya atılan Kur'an'ın yaratılmişlığı konusunda sorguya çekmesini, beyan ettikleri görüşleri kendisine bildirmesini, ayrıca Kur'an'ın mahlûk olduğunu benimsemeyenlere resmî görev verilmemesini ve şahitliklerinin kabul edilmemesini İstemiştir. Bunun üzerine vali, kadıları ve ehl-i hadîs zümresine dahil olan bu âlimleri sorguya çekmiş, kadı ve âlimlerin hemen hepsi halifenin İsteği doğrultusunda cevap verince serbest bırakılmıştır. Me'mûn, ikinci bir mektup yazarak başka isimlerin dahil olduğu âlimler grubunu sorgulamasını emretmiştir. Bunlar arasında Affân b. Müslim, Ali b. Medînî, Ubeydullah b. Muhammed, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Sa'd, Kuteybe b. Saîd, Yezîd b. Hârûn, Züheyr b. Harb, İsmail b. Dâvûd, Kavârîrî, Hasan b. Hammâd es-Seccâde el-Bağdâ-dî, Ebû Hassan ez-Zeyyâdî, Bişr b. Velîd el-Kindî, İbn Uleyye, İbnü'l-Bekkâ, Muhammed b. Nûh, Velîd b. Şücâ', Asım b. Ali, Zeyyâl b. Heysem gibi devrin ünlü âlimleri yer alıyordu. Sorgulanan âlimlerin çoğu Kur'an'ın mahlûk olduğu görüşünü benimsediğini söylemiş, ancak Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nûh, Seccade ve Kavârîrî bunun aksini savunmuşlardır. Bu dört âlim İshak b. İbrahim tarafından zincire vurularak yeniden sorgulanmış, Ahmed b. Hanbel ile Muhammed b. Nûh görüşlerinde ısrar etmiş, diğer ikisi resmî görüşü benimseyip kurtulmuştur. Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Nûh zincire bağlanmış olarak o sırada Me'mûn'un bulunduğu Tarsus'a gönderilmiştir. Me'mûn'un ölmesi üzerine Bağdat'a geri gönderilen iki kişiden Muhammed b. Nûh yolda ölmüş, Ahmed b. Hanbel ise Bağdat'ta hapse atılmıştır. Me'mûn'dan sonra halife olan Mu'tasım-Billâh devrinde halktan gelen tepkiler üzerine o da hapisten çıkarılmıştır.


Mihneye ilişkin talimat sadece Bağdat ile sınırlı olmayıp dönemin Mısır valisine de gönderilmiş, Nasr b. Abdullah diye tanınan Vali Keydür âlimleri halku'l-Kur'ân konusunda sorguya çekmiş, Kur'an'ın mahlûk olduğu görüşünü benimsemeyenleri şahitlik hakkından mahrum bırakmışsa da şiddete başvurmamıştır. Mihne olayı Mısır'da uzun süre devam etmiştir. Mihnenin Basra, Küfe, Dımaşkve Medine gibi diğer belli başlı merkezlerde de uygulandığına dair bilgiler mevcuttur. Mihne, Me'mûn dönemindeki sertlikte olmamakla birlikte Halife Mu'tasım ve Vâsik dönemlerinde de sürmüştür. Bu devirde uygulanan baskı ve şiddete karşı bazı tepkiler de ortaya çıkmıştır. Ahmed b. Nasr el-Huzâî öncülüğündeki başarısız bir isyan hareketi bunlardan biridir. Yakalanan Ahmed b. Nasr İdam edilmiştir. Mihne uygulaması Halife Vâsik-Billâh'm ölümünden sonra gevşemekle birlikte Mütevekkil döneminde birkaç yıl devam etmesinin ardından 234'te (849) halku'l-Kur'ân tartışmalarının yasaklanmasıyla sona ermiştir. Ancak mihne devrinin tam anlamıyla son bulması ve izlerinin silinmesi, Baş kadı İbn Ebû Duâd'ın görevinden azledilmesi ve mihne mağdurlarının serbest bırakılmasıyla 237 (851-52) yılında gerçekleşmiştir. (Nebi Bozkurt, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Mihne” maddesi) 


2 Abdulfettah Ebu Gudde “Safahat Min Sabri'l-Ulema”, trc. Faruk Beşer “İlim uğrunda Yaşanmış Gerçek Hayat Hikayeleri”, Nun Yay. İst. 2010, s.39-43