İLİM YOLUNA REVÂN OLACAKLARA…

e-Posta Yazdır PDF

Her işin en az bir zorluğu vardır. Emek ve zaman harcanarak, ter akıtılarak yapılan işler her zaman çok değerli ve bereketli olmuştur. Bir çocuk babasından aldığı harçlığı ya da bir talebe aldığı bursu her zaman kolay harcar, çünkü kendisi kazanmamıştır. Ancak insanın yorularak kazandığını harcaması daima zor olmuştur. Kolay ele geçen şeyler kolay elden gider. Zorluklarla kazanılan şeyler zor elden gider. Zor, insana değeri ve emeği öğretir. Böylelikle matlûb hasıl olursa, alınan zevk de o kadar çok tatlı olur. Bu zorluğa kutsiyet atfetmek değildir, bilakis bir vakıanın tesbitidir.

Sıradan otlar bir günde yetişir ama bir gül bir senede yetişir. Bir gülün yetişmesi de o kadar kolay olmamaktadır. Zafere giden yol güllerle döşenmediği gibi ilme açılan kapı da birçok meşakkatle doludur. Bu mevzu için söylenen bir darb-ı mesel vardır: “Li külli şey’in mâniun ve li’l- ilmi mevâniun”. Yani her matlûbun bir engeli vardır, ilmin ise engelleri vardır. İlim yoluna revân olacak tâlibin birçok zorluğu göğüslemesi gerekmektedir. İlim yolu uzun geçitler, derin vadiler, yol kesiciler ve canavarlarla dolu sonu olmayan bir yoldur. Hakikaten bu durum, dün de böyle olduğu gibi, bügün de aynıdır. Bu meşakkatli yolda ilim tâlibinin matlûbuna vâsıl olabilmesi için bir takım kaidelere riayet etmesi gerekiyor. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:


Her şeyden önce niyetini tashîh etmeli. Kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben bu ilmi Allah rızsı için mi okuyorum yoksa başka maksatlarım mı var?”


Paraya dönüştürelemeyen bilginin bilgi sayılmadığı, ilme ve âlime hürmetin de ancak kazandığı para ve mevkiyle ölçüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Şöhret, para ve makam getiren işlerin doğru ve ulaşılması gereken hedefler olduğunu düşünüyorlar hiç sorgulamadan. Ne yazık ki insanların çoğunda böyle bir algı var.

Binâen aleyh toplumda saygın bir yer edinmek isteyen gençler de her zaman için en çok para, şöhret ve makam getiren mesleklerin tâlibi olmuşlardır. Tıp, mühendislik, hukuk, bankacılık, ticaret, siyaset, artistlik vs. dallarına yoğun taleb var iken din ilimleri sahası her zaman boynu bükük kalmıştır. Bunda hepimizin bir payı olduğunu düşünüyorum. Zira en zeki, kabiliyetli gençlerimize hiçbir zaman imamlığı, müezzinliği, kuran kursu hocalığını yakıştıramamışızdır. İmalığı ve hocalığı yapılabilecek en son iş olarak telakki etmişizdir. Çünkü …


Aksine irşâd ve teblîğ ehli bu toplumun en seçkin, en zeki, en kabiyetli ve en münevver tabakası olmalıdır. 


İşte ikinci olarak ilim tâlibinin bu algının ortaya çıkardığı psikolojik engeli aşması gerekmektedir.


Üçüncü olarak ilme hevesli olması gerekiyor. Bir kimsede ilme ve okumaya bir heves ve istek yoksa istediğiniz kadar uğraşın hiçbir şey elde edemezsiniz. Onun da sizin de harcadığınız emek ve zamana yazık olur. Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır yahut baş. Yani maraz doğurur. İlimde de israf olur mu demeyin! İlmi layık olmayanlara öğretmeye çalışmak da ilmin israf edilmesidir.


Öncekiler ilim yolcusuna tâlib diyorlardı. Yani isteyen, arzulayan heveskâr demek oluyor. Tâlib olmak, ilgili olmaktır. Bir şeye ilgili olmak onu sevmeye, muhabbete götürür. Sevgi aşkı ve aşk da meşki husule getirir. Aşk olmadan meşk olmaz. İlim tâlibinde heves olacak ki tahsil olsun ve meyve versin.

Dördüncü olarak fedâkâr olması gerekiyor. Dünya lezzetlerinden, eğlenceden, rahattan, uykudan vs. Zengin bir aileye mensûb değilse geçim sıkıntısını çekebilmeyi göze alabilmeli.


“İlim lücce-i bî sâhildir onda âlim geçinen kara câhildir” derler. Yani ilim sahili olmayan kocaman bir deryâdır. Bu ummândan bir katre alabilmek için tâlib, küllünü fedâ edebilmelidir. İlimde küllünü fedâ edeceksin ki ilmin cüz’ünü alabilesin!


Beşinci olarak sabırlı olmak geliyor. İlim, sanat ve marifet çok nazlı bir dilberdir. İsteyeni, vuslat hayalleri kuranı çoktur. Birçok kişiyi peşinden koşturur. Ancak o, onların gerçekten âşık olup olmadığını test eder. Sonuçta çok naz da âşık usandırır. Ona anca sabredenler kavuşur.


Altıncısı, disiplindir. Tâlib hakikaten bir üstad bulmuşsa ondan belli bir disiplin içinde belirlenen gün ve saatlerde üstâdından önce orada hazır bulunur. Derse hevesli ve üstâdına saygılı olduğunu gösterir. Zira üstâdlar talebelerinin hevesli olup olmadıklarını görmek isterler. Bunun için talebelerini ilk başlarda test ederler. Bazı üstâdlar da bir kilit gibi olurlar. Kolay kolay açılmazlar. Bu kilidin anahtarı ise heveskâr ve kabiliyetli bir tâlibdir.


Örneğin, bazen on, onbeş kişi bir araya gelir Kur’ân-ı Kerîm öğretmesi için bir hoca efendi bulurlar. İlk başlarda sınıf mevcûdiyeti tam iken zamanla azalır, birkaç kişi ya kalır ya kalmaz. Aşağı yukarı hangi ilim dalı olursa olsun grupların hepsinde durum bunda ibaret. Böyle ilim elde edilmez. Zira amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır buyuruyor Efendimiz (sav). Üstâdla belirlenen vakitleri hiç aksatmadan az da olsa ilim ahzeden, sanat meşkeden bir talebe günler, haftalar, aylar belki yıllar sonra geriye dönüp baktığında ne kadar çok mesafe kat ettiğini hayretle karışık bir memnuniyetle müşâhede eder. Alîm ve Hakîm olan Allah bir hayra ondan yedi yüz katına kadar sevâb ve bereket veriyor. ilim de de durum aynıdır. Allah onu kudret elinde bereketlendirir.


Yedincisi, kabiliyettir. Yetenek Allah vergisidir. Allah her kulunu esmâsının tecellîleri itibârıyla farklı zekâ çeşitlerinde yaratmış ve farklı yeteneklerle donatmıştır. Dolayısıyla herkesten bir din âlimi olmasını bekleyemeyiz. Yine herkesten doktor, mühendis, sanatkar, zanaatkar, müzisyen, devlet adamı, asker, sporcu, usta bir yazar ve hatîb, aktif ve sosyal olmasını da bekleyemeyiz. Zira bu, bütün herkese yapılabilecek en büyük haksızlık ve adaletsizlik olmuş olur.


Hastalığın teşhisini tam ve isabetli koymak ve problemi anlamak sorunu çözmenin yarısıdır. Önce cevher, keşfedilip ortaya çıkarılır. Sonra heder etmeden usta sanatkârların ellerinde işlenir. Sonuçta ortaya herkesin sahip olmak istediği muhteşem bir sanat eseri çıkar.


Unutmayalım ki çocuklarımızın geçlerimizin ve kendimizin kabiliyetlerini keşfedip desteklemek başarıyı da beraberinde getirecektir.