Fakr Kavramı Ve Tasavvufî Yolunun Esâsı Olarak Seyyid Ahmet Er-Rifâî’de Fakr Ve Fütüvvet – IV

e-Posta Yazdır PDF

Tasavvuf erbâbı Kur’ân’da geçen “fetâ” (ç. fityân) kelimesini fütüvvetin esâsı sayar. “Şübhesiz ki onlar Rablarına îmân eden yiğit kimselerdir. Biz onların îmânlarını artırmışızdır.” (Kehf, 18/13), “Bir delikanlı işittik, onları diline dolamıştı. Adına İbrâhîm denilirmiş, dediler.” (Enbiyâ, 21/60) ve (Nisâ,4/25), (Yûsuf, 12/30,36,62), (Kehf, 18/60,62) âyetlerinde fetâ diye nitelendirilen kişiler için dînî bir ma’nâ taşımasının yanında takdîr edilen bir anlamı ifâde ediyor ve genç bir insanda (civânmert, ricâl) bulunması gereken vasıfları içeriyordu.1


Buna göre sözlükde “genç, yiğit, mert ve cömert” anlamına gelen fütüvvet tasavvufî bir terim olarak “şecâat, mürüvvet, iffet, sehâvet, ve kerem sâhibi olmak anlamını taşımakla birlikte, îsâru ale’n-nefs, diğergamlık, kendini hizmete fedâ, insan severlik, hoşgörü, Allah’ın yarattıklarına karşı şefkatli olmak, başkalarına eziyet vermemek, iyiliği yaymak, sızlanmayı bırakmak, makam tutkusundan uzaklaşmak ve nefsle savaşmak” gibi ahlâki nitelikleri kasdeden anlamlar kazanmıştır.2

Fütüvvet konusunda başlangıçta gerek Iraklı sûfîler gerekse Horasanlı Melâmetîler tarafından aynı derecede önemle durulmuş, ancak bu hareketin büyük önderleri daha çok Horasan’da yetişmiştir. Ahmed b. Hadraveyh  (ö. 240/854), Ebû Hafs Haddâd (ö. 260/883), Ebû Turâb en-Nahşebî (ö. 245/859), Ebû Abdullah es-Siczî, Muhammed b. Fazl el-Belhî (ö. 329/940), Ebu’l-Hasan el-Bûşencî (ö. 348/959) gibi büyük sûfîler Horasanlı idi. Onların çağdaşları olan ve fütüvvet konusunda görüş belirten Ma’rûf-i Kerhî (ö. 200 veya 201/816), Cüneyd-i Bağdadî (ö. 297/909), Rueym (ö. 330/941), Hâris el-Muhâsıbî (ö. 243/857) ve Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 273/886 veya 283/896) gibi sûfîler de Iraklı idi.3 Fütüvvette önemli bir merkez konumunda olan Irak kadar bu durumunu Seyyid-i Kebîr’in zamanına kadar sürdürdü. XI. yüzyıldan i’tibâren sûfîliğin yavaş yavaş kurumlaşma sürecine girmesine paralel olarak onunla iç içe geçmiş olan fütüvvet kurumunda da kurumlaşma süreci kendini göstermiştir.4 Fütüvvetin devlet tarafından kurumlaştırılması süreci Seyyid-i Kebîr’in vefâtından on-onbeş sene kadar sonra Halîfe Nâsır li-dînillah zamânında (1180-1225) olmuştur. Bu durum bize, Iraklı sûfîlerin ve ilk defa o bölgede o bölgede kurumlaşan tarîkatlerin ( Kadiriye, Rifâiyye) fütüvveti bir esâs olarak benimsediklerini; halîfenin, o zamana kadar gayr-i resmî bir hüviyet taşıyan fütüvvet kurumuna resmî bir hüviyet vererek bozulan siyâsî ve ictimâî düzeni fütüvvet birliklerinden yararlanarak yeniden te’sîs etmeye çalıştığını, dolayısıyla o zamanlarda Irak’ta fütüvvetin ne kadar yaygın ve etkili olduğunu göstermektedir.


Gerek Horasan’da gerekse Irak’ta fetâ denilen ve yukarıda belirttiğimiz vasıfları taşıyan kişilere büyük bir hayranlık duyulmaktaydı. Sûfîler mürüvvet sâhibi, mert, cömert, ve cesûr bir kişide bulunan ve halk arasında takdîr edilen bu vasıfların hakiki bir sûfîde de bulunduğunu söylemişler, sûfînin aynı zamanda bir “fetâ” olduğunun altını çizmişlerdir. Bu sebeble sûfîler fetâyı sûfî, fütüvveti de tasavvuf olarak tanımlamakta bir sakınca görmemişlerdir.5


Bu husûslar dikkate alındığında sûfîlerin kendilerine has hümanizm düşüncelerini fütüvvet kavramı çerçevesinde geliştirdikleri görülür.6 Ebû Bekir el-Verrâk’a göre, “Fütüvvet, kişinin hasmının olmamasıdır. Yani fütüvvet ehli o kadar kâmil bir ahlâka sâhiptir ki, herkesle iyi geçinir ve herkesle barışıktır, kimse ona hasım ve düşman olamaz.” O sofrasında yemek yiyen kâfir ile mü’min arasında bir ayırım gözetmez. Dîni, dili, ırkı ve inanç farkı gözetmez. Mecûsî’yi misâfir etmekten kaçınan İbrâhîm (aleyhisselâm)’ın ilâhî uyarıya ma’rûz kalması7 da fütüvvetin insânî muhtevâsını ifâde eden güzel bir örnektir.8


“Fütüvvet, dilencinin sana doğru yöneldiği zaman ondan kaçmamadır”, “Fütüvvet, ihtiyâçlarını arz için sana gelenlerden, yardım isteyenlerden saklanmamandır”, “Fütüvvet, kimseyi incitmemek ve elde olanı (insanlar için, mahlûkat için) harcamaktır”, “Fütüvvet, fark görmemektir, insan seçmemektir (iyilik ederken dost-düşman, ehil olan-olmayan vs. arasında fark gözetmemektir)” şeklindeki açıklamalarla fütüvvetin esâsının fedâkârlık olduğu; hattâ bir ziyâfet verildiği zaman mahalledeki köpeklerin bile doyurulması, bir karıncanın bile incitilmemesi gerektiği9 belirtilerek bu fedâkârlığın, hizmetin, sevgi ve merhametin mahlûkatı da kapsayacak şekilde geniş tutulması gerektiği, bir kimsenin başkalarının hak menfaatlerini kendi hak ve menfaatlerinden üstün tutması, başkalarına katlanması, hatâlarını görmezlikten gelmesi, özür dilemeyi gerektirecek davranışlardan sakınması, kendini aşağılarda başkalarını ise yükseklerde görmesi, sözünde durması, sadâkat göstermesi, kendini başkalarından üstün saymaması gibi fütüvvet esâsları10 Seyyid-i Kebîr’in fütüvvet anlayışını yansıtmaktadır:


“Fütüvvet, mahlûkatı ma’zûr, kendini kusûrlu görmek, onları mükemmel kendini noksân kabûl etmek, ister iyi, ister kötü olsun; ister itâatkâr, ister isyânkâr olsun mahlûkatın hepsine şefkatle davranmaktır. Bilmiş ol ki şâyet bir köpeğe kötü muâmele eder, onu azarlarsan fütüvvet ehlinden sayılmazsın.”11


Bir başka yerdede de Seyyid-i Kebîr fütüvveti şöyle tanımlar:


“Fütüvvet bütünüyle şu iki hasletten ibâretti:


a) Mü’min kardeşlerinin günâh ve kusûrlarını görmemek, onları af ile karşılamak,


b) Kendisini başkalarından üstün görmemek.”12


Seyyid-i Kebîr, fütüvvetin sûfînin nefsine karşı tavrını da belirlediğini ifâde etmiştir. Buna göre cihâd-ı ekber nefse karşı yapılan cihâddır. Gerçek yiğitlik, pehlivanlık da bu cihâdda ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla “fetâ” nefsinde bir varlık görmeyen ve onu mağlûb eden kişidir. “Er kişi başkalarına husûmette bulunmayıp Allah için nefsine karşı husûmet besleyendir, fütüvvet sâhibi îmân edenlere karşı böbürlenmeyendir”13 derken “Bir kimsenin nefsi onun putudur. Hakiki fetâ nefis putunu kıran, nefsin hevâ ve hevesine muhâlefet eden kişidir”, “Fetâ irâdesine hâkimdir, Rabbi için nefsinin hasmıdır”, “Fütüvvet, icrâ etiğin fakat nefsine bir pay çıkarmadığın bir fazîlettir (Yani bu fazîlet benden değildir, Rabbim’in tevfîki ve ihsânı iledir)” , “Fütüvvet14 (işlenen iyi amelleri ve nefsi) görmeyi terk etmek ve (güzel amelleri nefse izâfe etmemek sûretiyle) nisbeti düşürmektir”15 diyen sûfilerle aynı kanâattedir.


Seyyid-i Kebîr, kendinde hiçbir varlık görmemiş, dünyâdan, topyekûn mâsivâdan, Allah’tan başka hiçbir şeye gönlünde yer vermemiş, nefsini ve mâlik olduğu şeyleri Hakk’ın rizâsına sunmak sûretiyle O’nun yolunda mahlûkata bezletmiştir. Halka hizmeti Hakk’a hizmet bilmiştir. Bu sûretle cömertliğin en büyüğünü göstermiştir. Sebebi görmeyip her şeyi müsebbibden (Allah’tan) beklemekle, sebebleri unutup müsebbible meşgûl olmakla, son derece kırık bir kalple iftikara ve sıdk lisânıyla i’tizâra devâm etmesiyle, güzel hâllere güvenmeyi terk etmesi, esrârıyla amelleri görmekten halâs olmasıyla, mahlûkata teveccühü bırakıp Allah’a yönelmesiyle de hakiki iftikarı yaşadığı gibi hakiki iftikarı da fütüvvetin zirvesi kabûl etmiştir.16


Seyyid-i Kebîr’in hayâtını anlatan eserlerde, husûsen menâkıb kitâblarında hep onun bu yönü; fakrı, yüksek tevâzuu, fedâkârlığı, hiçbir karşılık beklemeden dîn, dil, renk, ırk ayrımı yapmadan bütün insanlara hizmet etmesi üzerinde durulmuştur.


Kaynaklar


1 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, c. 13 , s. 260; Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s.277-278.  2 Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 112-113, 277.  3 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, c. 13, s. 259-260.  4 Ahmed Yaşar Ocak, “Fütüvvet”, DİA, c. 13, s. 262.  5 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, c. 13, s. 260  6 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, c. 13, s. 260  7 Kuşeyrî, a.g.e., s. 306-307.  8 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, c. 13, s. 260.  9 Kuşeyrî, a.g.e., s. 306-308.  10 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, c.13 , s. 260.  11 Ahmed er-Rifâî, “el-Mecâlisü’s-seniyye - Sohbet Meclisleri”, s. 90.  12 Ahmed er-Rifâî, “en-Nizâmü’l-hâs – Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 153.  13 Ahmed er-Rifâî,  “el-Mecâlisü’s-seniyye - Sohbet Meclisleri”, s. 82.  14 Kuşeyrî, a.g.e., s. 306-307.  15 Hucvirî, a.g.e., s. 224.  16 Ahmed er-Rifâî, “el-Mecâlisü’s-seniyye - Sohbet Meclisleri”, s. 90.