FAKR KAVRAMI VE TASAVVUFÎ YOLUNUN ESÂSI OLARAK SEYYİD AHMET ER-RİFÂÎ (Kaddesallahü Sirrahü’l-azîz)’DE FAKR VE FÜTÜVVET – III

e-Posta Yazdır PDF

Ey âşık-ı sâdık vefâ

Gönlün dola zevk u safâ

Biz sâlik-i Rifâiyiz

Biz bende-i Rifâiyiz


Dağları yakar âhımız

Arşa çıkar feryâdımız

Cehrî durur ezkârımız

Biz sâlik-i Rifâiyiz

Biz bende-i Rifâiyiz


Ezkârı Hak’tır âşıkâr

Pîrden bize on yâdigâr

Lütfeyledi perverdigâr

Biz sâlik-i Rifâiyiz

Biz bende-i Rifâiyiz


Cânân bağının gülleri

 Hû çekiyor bülbülleri

Nevrâ-ı hoş sümbülleri 

Biz sâlik-i Rifâiyiz

Biz bende-i Rifâiyiz


Aşka yansın cümle-i cân

İstemezem hûr-i cinân

Arz u visâlimiz cânan

Biz sâlik-i Rifâiyiz

Biz bende-i Rifâiyiz


Zikr u fikrin nihâ

Cümle belîğ-kemâlâtı

Gece gündüz figân eyle

Biz sâlik-i Rifâiyiz

Biz bende-i Rifâiyiz



Seyyid-i Kebîr Ahmed er-Rifâî (k.s)’in hayâtına bakılınca onun, ma’nevî fakîrliği, sûrî (maddî) fakîrlikle beraber yaşadığı ve buna uygun bir hayât sürdüğü görülür. Ârif-i billah Muhyiddîn ibn Arabî’nin, “Sadakaların en büyüğü bizâtihî insanın kendi benliğini tasadduk etmesidir”1  dediği gibi, rûhunu ve nefsini Allah yolunda bezl eden Seyyid-i Kebîr kırk bir yıl kendisine sadaka-i fıtır vermenin vâcib olmadığını söylemiştir.2 Öyle ki, tekkenin misâfirhânesinin idârecilerinden biri olan Şeyh Abdüssamed el-Harbûnî, h. 567 senesinde Seyyid-i Kebîr’in kendi mülkü ve tekkesine vakfedilen malların gelirinin 900 bin dirhem karışık olmayan gümüş, 20 bin altın parçası, yine muhtelif ülkelerden 80 bin ridâ, 20 bin İran mesti, 32 bin keten sarık, 11 bin muhtelif ayarda altın ve 1700 Hind elbisesi olduğunu, fakat, Şeyh Hazretleri’nin ise o günlerde elbisesini çayın kenarında yıkadığını, giyecek başka bir elbisesi olmadığı için peştemalına büründüğünü, elbisesini kurutmak için değneğine astığını, kendi evinde hiçbir mal ve para bırakmadığını, kendi servetini ve tekkesine vakfedilenleri bîçârelere, fakîrlere, miskînlere, dilencilere tasadduk ettiğini anlatmaktadır.3

Zât-ı âlîleri böyle bir hayat yaşamayı ihtiyâr etmelerine rağmen o, dervîşlerine (-ki o dervîşlerine fukarâ diye hitâb ederdi-), dünyevî meşgûliyetlerini terk etmemelerini, helâl rızık kazanmak için meslek sâhibi olmaları gerektiğini, helâl rızık için çalışmanın seyr ü sulûk olduğunu,4 helâl ve harama dikkat ederek ve gafletten uzak kalmak sûretiyle Hak yolunda ilerleyebileceklerini ifâde etmiştir.5 İşte şu nasîhatları her şeyi özetliyor:

“Tarîkımız; istememek, reddetmemek, iddihâr etmemek (biriktimemek)tir.”6


“Size ticâret ve zanâat gibi, ihtiyâclarınızı sağlayan sebeblerden ilginizi kesin demiyorum. Sizlere her şeyde gaflet ve haramdan alâkanızı kesin diyorum. Size çoluğunuzu-çocuğunuzu ihmâl edin, güzel elbise giymeyin de demiyorum. Size diyorum ki âile efrâdınız sizi Allah’da uzaklaştırmasın. Allah’ın yarattığı fakîrlere karşı elbise ile böbürlenmekten kaçının! Diyorum ki fakîrlerin kalblerini burkutacak biçimde elbiseler üzerinde ziynet izhâr etmeyin! Ucub ve gafletin kalblerinize karışacağından endişe ederim. Diyorum ki elbiselerinizi (maddî ve ma’nevî kirlerden) paklayın! Yoksa Allah’ın verdiği ziynetleri, helâl süsleri ben nasıl yasaklayabilirim?”7


“Gerçek tevekkül sâhibi, kendi geçimini te’mîn etmek sûretiyle başkalarına yük olmaz, kendinde ihsânda bulunana kul-köle olmayıp, kendisine gelebilecek herhengi bir ni’meti engelleyeni de kötülemez. Çünkü o gerçekte ni’meti verenin de alanın da Allah olduğunu bilir.”8


“Evlâdım! San’at ile uğraş! Helâl para kazanmaya bak! İğne dahi satsan, testi bile yapıp satsan başkasının sırtından geçinmenden çok çok daha iyidir. Nice başlarına taç giyip sarık saran, üzerlerine dervîş hırkası giyen ve bununla dervîşlik iddiâ edip insanlardan dilenenler vardır ki onlar Allah’tan, Resûlullâh’tan, şerîattan, tarîkattan, hakikatten çok çok uzaktırlar. Onların inlemeleri dünyâ içindir. Onların yalvarmaları cepleri içindir. Hakīkat ehli olanlar bilirler ki Hak ehli Hak için çalışır. Allah erleri emeklerini sarfettikten sonra rızıklarını Allah’tan beklerler. Tembel tembel oturup ‘biz rızkımızı Allah’tan bekliyoruz’ demezler. Vallâhi böyle yapanlar Allah’a iftirâ edenlerin ta kendileridir. Kişinin kendisini alan kişi olarak görmesi himmet değildir. Bilakis veren kişi olarak görmesi himmettir. Sakın ha sakın! Tembellerle bereber olma! Çalışmayan sûfî, halâl kazanç elde etmek istemeyen sûfî ne kadar çirkin bir insandır.Onların varacağı yer hayvanların barınma yeridir. Keşke bir dervîş dileneceğine elini kesse. Keşke bir dervîş dileneceğine dilini kesse.


‘et-Tahiyyâtü’daki ‘et-Tayyibât’ kelimesini okumuyor musun? Bunun ma’nâsı helâl kazanç ile Allah’a yaklaşmaktır.


Behemehâl, geçimini sağlayacak imkânların ölçüsünde yürütebileceğin bir san’at sâhibi ol! Geçimini sağlayacak en ufak bir san’at sâhibi olmak, himmet ehlinin ulaştığı sıfatların en şereflisidir. Geçimini sağlayacak bir san’at sâhibi olmak demek ötekinin-berikinin vereceği nevâlenin yükünden kurtulup izzet ve kerem sâhibi Allah’a yönelmek demektir.


Ey Allah’ın yolcuları! Acemlerin dokumacılığını, Rûmların san’atını, Arabların işlemeciliğini alın, bu bez ve kumaşların en güzellerini dokuyun, bunlarla para kazanın ve bu paraları Allah yolunda harcayın! Başka milletlerin sâhib bulundukları san’atların daha üstününe sâhib olun! Onların sanâyini kendi ülkenize getirin, daha üstününü siz kurun! Muhtâc durumdaki kardeşlerinize helâl kazançlarınızdan veriniz, sofralarınıza onları da iştirâk ettirini!. Çoluğunuza-çocuğunuza helâl yedirin! Allh’ın helâl kıldığı rızıklardan siz de yiyin!”9


Tasavvufî yolunun bir esâsı olarak kabûl ettiği fakrın, Seyyid-i Kebîr’in yaşantısında dışa dönük bir tezâhürü vardır ve bu tezâhür de fütüvvet ile doğrudan alâkalıdır. Bir sonraki yazımızda da inşâallah bu konu üzerinde duracağız. (Cenâb-ı Hak kabrini pür-nûr eylesin!)


Kaynaklar

....................................................................................................

1 Sâdık Yalsızuçanlar, “Yoksulluğa Övgü”, Zaman, 8 Ekim.2006, s. 22.  2 Ahmed er-Rifâî, “el-Mecâlisü’s-seniyye - Sohbet Meclisleri”, s. 97.  3 Eş-Şeyh Muhammed el-Hâşimî, “Ahmed er-Rifâî ve Rifâilik”, (Burhânü’l-müeyyed’deki takdîm  yazısı), İstanbul 1997, s. 30-31.  4 Ebu’l-Hüdâ es-Sayyâdî, “Rifâî Yolunun Esâsları”, s. 70.  5 Mustafa Tahralı, a.g.e, s.128.  6 Kenan Rifâî, a.g.e., s.  31.  7 Ahmed er-Rifâî, “el-Burhânü’l-müeyyed – Kurtarıcı Öğütler”, s. 133.  8 Ahmed er-Rifâî, “el-Mecâlisü’s-seniyye - Sohbet Meclisleri”, s. 91.  9 Ahmed er-Rifâî, “en-Nizâmü’l-hâs – Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 139-140; Ebu’l-Hüdâ es-Sayyâdî, “Rifâî Yolunun Esâsları”, s. 70-73.