FAKR KAVRAMI VE TASAVVUFÎ YOLUNUN ESÂSI OLARAK SEYYİD AHMET ER-RİFÂÎ (kaddesallahü sirrahü’l-azîz)’DE FAKR VE FÜTÜVVET – II

e-Posta Yazdır PDF

GİDER HAKK’A RİFAİLER


Rifai’nin misli yoktur,

Her dem kerameti çoktur,

Daima sözleri haktır,

Gider HAKK’a Rifailer,

Gider HAKK’a Kadiriler.


Ateşte kızar saçları,

Yanmaz onların başları,

Seyyid Ahmed dervişleri,

Gider HAKK’a Bedeviler,

Gider HAKK’a Dussukiler.

Ateşte kızar gülleri ,
Yanmaz onların dilleri,
Seyyid Ahmed’dir pirleri,
Gider HAKK’a  Şazeliler,
Gider HAKK’a Nakşibendiler.

Pirimiz ravzaya vardı,
Dost MUHAMMED elin verdi,
Merhaba ya Ahmed dedi,
Gider HAKK’a Mevleviler,
Gider HAKK’a Bektaşiler

Çifte sancağın açarlar
Doğrulup HAKK’a giderler
Daima illallah derler
Gider HAKK’a Uşşakiler
Gider HAKK’a Melamiler

Çabuk aşka geliyorlar,
Nice hikmet görüyorlar,
Hak yoluna ölüyorlar,
Gider HAKK’a  Halvetiler,
Gider HAKK’a Celvetiler.

Pirimiz ol Seyyid Ahmed
Nebimiz server MUHAMMED
Turabi umar şefaat
Gider HAKK’a Bayramiler
Gider dosta Rifailer


Kaynakların zül, meskenet, fakr, inkisâr, ve tevâzu sâhibi olarak tanıttıkları Ahmed er-Rifâî, Allah’a bu fazîletlerle vâsıl olduğunu, bunları tasavvufî yolunun birer esâsı olarak tercîh ve tesbît ettiğini söyler :29

“Nefsimi (hakīkata varma yoluna) bezlettim. Hiçbir yolu bırakmadım hepsine girdim. Yolların sıhhatini, doğru niyet ve büyük bir uğraş ile anladım da kendisine uyulan sünnet ile amel etmekten daha sevimli, daha açık, daha yaklaştırıcı bir yol bulamadım. (Yine) tevâzu ehlinin, boynu bükük, (mutlak hakīkat karşısında) hayrete düşmüşlerle, acziyetini i’tirâf eden kişilerin huylarıyla ahlâklanmaktan başka çıkar yol bulamadım. Sıddîk-i Ekber dâimâ şöyle derdi: “Huzûruna varmak için, acziyetten başka yol yaratmayan Allah’a hamdolsun!

Rivâyete göre Allah Teâlâ ûsâ’ya (aleyhisselâm) şöyle buyurmuş: “Ey Mûsâ! Benim hazînemde olmayanlarla bana yaklaş!” Hazret-i Mûsâ: “Aman yâ Rab! Sen âlemlerin rabbisin. Hangi şey senin hazînelerinden noksan olabilir?” bunun üzerine Cenâb-ı Hak: “Yâ Mûsâ! Bilmiş ol ki benim hazînelerim, büyüklük, kahr ü galebe, celâl ve ceberût ile doludur. Öyle ise sen bana bunların zıddı olan alçak gönüllülük, kalb kırıklığı ve miskînlik sıfâtlarıyla yaklaş! Ben, benden korktukları için kalbleri kırık, mahzûn olanların yanındayımdır. Yâ Mûsâ! Bana yakınlık peydahlamış olanlar şu vasıflardan daha yüce vasıflarla yaklaşamamışlardır.”30

“Ey efendiler! Şânı yüce olan Allah’a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısınca çoktur. Fakat ben şu iki yoldan daha yakın, daha vâzıh, daha kolay, daha düzgün ve daha ümitlisini görmedim. O iki şiâr şunlardır:

a) Züll ve inkisâr; mahziyyet ve gmlü kırıklık,
b) Huzû’ ve iftikār; tevâzû’ ve (Allah’a) muhtâçlığını i’tirâf.31

“Efendiler! Yöneldiğim hiçbir güç yol ve nâzik meslek bırakmadım. Hepsinin peçesini açtım. Himmet askerlerinin yardımlarıyla, sarkıtılmış perdelerini kaldırdım. Her kapıdan Allah’ın huzûruna girdim. Yolların tümünde büyük kalabalıklar gördüm. Zillet ve inkisâr kapısını tenhâ bulunca, huzûra buradan sokuldum. Vardığım yere vardım ve istediğimi elde ettim. (Döndüğümde) diğer istekler hâlâ kapının önünde bekliyorlardı.”32

Hattâ Seyyid-i Kebîr’e göre tasavvufun ve hakikat yolunun esâsı, tevâzû, alçak günülülük ve fakr üzerine kurulmuştur.33

Müridlerinden Abdüssemî’ el-Hâşimî’ye ithâfen yazdığı el-Hikem’i bitirirken bu hâlini anlatmak için şöyle der:

“Ey Abdüssemî’! benim öğütlerimle amel et! Ancak beni seçkin bir kişi olarak görme! Eşer birisi çıkar da sana derse ki:

-“Allah’ın diyârında, şu nâçiz Ahmedcik’ten daha ‘âciz’ bir kul vardır!”

Ona inanma!34

Tövbe, verâ, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rızâ şeklinde sıralanan tasavvufî makamların dördüncüsü olarak fakr kabûl edilmiştir.35 Fakat fakr daha çok tasavvufî bir makam değil bir yol yahut metod olarak görülmüştür.36 Müzeyyin, “Sâlik, Allah’a vâsıl kılan yolların sayısı gökteki yıldızlardan daha çoktur. Şimdi bu yollardan fakr yolu kaldı. Zaten yolların en doğrusu da budur”37 derken Seyyid-i Kebîr gibi bu husûsa işâret etmiştir: “Cenâb-ı Hakk’a mûsıl olan turuk, halâikın aded-i enfâsı kadar çoktur. En yakın, en vâzıh, en kolay ve sahîh ve Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak indinde en makbûl yol ise züll ve inkisâr ve acz ve iftikardır.”38

Seyyid-i Kebîr, ilk sûfîler gibi, “yoksulluk” anlamına gelen fakr ile “Allah’a muhtâc olma” anlamına gelen fakrı birleştirerek bunu kendi mesleği, gāyesi ve hayat düstûru hâline getirmişti. Ona göre fakr; dervîşlik, yani Allah’a giden yol; fakîr de dervîş, yani Allah’a giden yolun yolcusudur. Bunun için o, dervîşlerine her zaman “fakîr” yada “fukarâ” diye hitâb etmiştir. “Fakîr”i aynen sûfî gibi ta’rîf etmiştir .39

Seyyid-i Kebîr fakr ile beraber zikrettiği zillet ve meskenetin ne olduğunu ise şöyle açıklamıştır:

“Zilletten maksat; kuvvet ve kudret içinde zillet, mahviyet ve tevâzu’ demektir. Bu şiâra sâhib bulunan kişi, dâmâ bir mahviyet ve gösterişsizlik içindedir. Çevresindekiler hep güçlü, kuvvetli ve varlıklı kimselerdir. Kendisinin zilleti ise güç, kuvvet ve varlık içinde zillettir.40
Meskenetten maksat ise güçlülük, kuvvetlilik ve varlık içinde mahviyet ve alçakgönüllülüktür. Bu şiâra sâhib bulunan kişi, kendisi varlık içinde yokluk hayâtı yaşar. Fakat etrâfındakileri güç, kuvvet ve varlık sâhibi yapabilmek için fedâkârâne gayret sarfeder.”41

Mahlûkun baştan aşağı acz içinde (fakîr) olduğunu söyleyen Ahmed er-Rifâî, zühd ve takvânın bir dağ başında inzivâya çekilip, kuru ekmek yemek, eski elbise giymek olmadığını; belki lezzât-ı dünyeviyyenin kâffesinden mütelezziz olmaya iktidârı var iken hiçbirine iltifat etmemek ve kalbin bu husûstaki meylini mahvetmek olduğunu, gerçek fakîrliğin zühd ve takvâ sonucu meydana geleceğini, maddî fakîrliğin ise makbûl bir şey olmadığını belirtmiştir.42

..........................................................................

Kaynaklar

29 Mustafa Tahralı, a.g.e, s.128. 30 Ahmed er-Rifâî, “el-Burhânü’l-müeyyed – Kurtarıcı Öğütler”, s. 115-116. 31 Ahmed er-Rifâî, “en-Nizâmü’l-hâs – Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 152-153. 32 Ahmed er-Rifâî, “el-Burhânü’l-müeyyed – Kurtarıcı Öğütler”, s. 152. 33 Ahmed er-Rifâî,  “el-Hikemü’r-Rifâiyye - Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 73. 34 Ahmed er-Rifâî,  “el-Hikemü’r-Rifâiyye - Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 92. 35 Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî, “el-Lüma’”, (trc. Hasan Kâmil Yılmaz), İstanbul 1996, s. 41-51. 36 Süleymân Uludağ, a.g.e., s. 133. 37 Kuşeyrî, a.g.e., s. 363. 38 Kenan Rifâî, a.g.e., s.  36. 39 Ahireti, yani (Allah’ı) dünyaya tercih etme anlamında fakir(sufi) aynı zamanda zahid olmaktadır. Mamafih zühd fakrdan farklı bir şeydir. Yani Allah’a muhtaç olduğunu bilen ve masivanın egemenliği altında olmayan salik hem fakir hem zahiddir. Zengin de olsa zahid ve fakirdir. Bununla beraber bazı zahidler  fakir, bazı fakirler de zahid olabilir. Veya her zahid fakir, her fakir zahid değildir de denilebilir. (Süleyman Uludağ, “Dört Kapı Kırk Eşik- İslam Toplumlarında Sufi Gelenekler ve Derviş Tipleri”, İst. 2010, s. 80) 40 Ahmed er-Rifâî, “en-Nizâmü’l-hâs – Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 151. 41 Ahmed er-Rifâî, “en-Nizâmü’l-hâs – Hak Yolcusunun Düstûrları”, s. 151. 42 Kenan Rifâî, a.g.e., s.  79.