MÂCERÂ-YI İNSÂN VE NEY

e-Posta Yazdır PDF

Bir varmış bir yokmuş… Bir zamanlar âb u hayat ırmağından neşv ü nemâ eden bir ney varmış. Sürûr içinde yaşamaktaymış. Cana can katan cennet meltemleriyle dalgalanır ve kendi dilince zikr u tesbîhte bulunurmuş. Cennet meltemlerinin eşliğinde “Hû Hû”lara ve “Âmîn”lere karışırmış.


Bir gün ansızın ezelî takdir gereği iki tarafı keskin kader kılıncıyla toprağından koparıldı ve firkat ateşi içine atıldı. Vatan hasreti onu kuruttu. Bağrı delik deşik oldu. Uzun, upuzun riyâzet ve mücâhedelerden sonra kâmil bir üstâdın eline düştü. Âteşden demirlerle bağrı yanık sînesine yedi delik açıldı. İhtimâmla şekil verildi, cilâlandı. Nihâyet kâmil üstâdın aşk dolu nefesiyle birleşti ve onun sırrına mazhar oldu. Dilsizdi. Ses çıkarır hâle geldi. Yanık sesiyle derûnî hallerinden, mâcerâsından ve gizli sırlarından haber vermeye başladı. Vatanından ayrı oluşunun hüzün ve hasretiyle içinin, mahrem-i esrâr olan gönlünün derinliklerinden anlatmaya, hikâye etmeye koyuldu.


Neyin hikâyesi, insanın macerâsıdır. Allah Teâlâ onu yarattı. Çeşitli aşamalardan geçirdikten sonra ona rûhundan üfledi. Böylece can sahibi oldu. Ona rûhun üflenişinde çok büyük bir aşk vardı.


Sonra ervâh, bezm-i elestte Rabbi’nin huzûrunda ve O’nunla birlikte idi. Bütün ruhlar O’nun huzûrunda, O’na bir ahd ü peymân verdi. Rabbimiz Teâlâ (c.c) o ânı şöyle haber etti: “Hani Rabbin, Âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şâhit tutmuş, “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti) Onlar da: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk.” demişlerdi. (İşte bu şahit tutma) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” dememeniz içindir.” [A’râf / 172 ] Allah Teâlâ Hazretleri’nin bu nidâsı karşısında büyük bir aşk ve iştiyak içinde “ser-hoş” oldular. Büyük mutasavvıf İbn Fârız bunu ne güzel ifâde eder: “Biz, daha üzüm yaratılmadan önce sarhoş olmuştuk.”


Hitâb-ı ilâhî’nin bu âşıkane tesiriyle bütün ruhlara Allah şuuru yerleşti. Bir kısım ruhlarda büyük bir aşk ve cezbe meydana geldi.  Sevdiler âşık oldular, sevildiler mâşuk oldular. Bunu Âşık Yûnus Dedemiz’in şu güzel beyti çok güzel ifâde eder: “Ezelden bileyidim Elest’te Belâ dedim / Ol kadîmî denizden sel olup akıp geldim.”


Evet… Ezelî takdir onu da vatanından ayırdı. Ulviyetten denîye (dünyaya) gönderildi. Ulviyetten bu dünyaya (denîye)  gönderilmek, hele bir beden kalıbı içine girmek bir nevî ayrılıktır. Asıl vatanından ve hele mâşuğundan ayrı ve uzak düşen bir kimse ise ayrılık acısı ve elem duyar. Eski yerinde, vatanında mutluluk ve refâh içinde, korku ve hüzünden uzak idiyse üzüntüsü, kederi ve hasreti daha da artar.


Neyin, neyistândan koparılması gibi insan da bu dünyaya gönderilmekle (hubût) âlem-i letâfetten, âlem-i kesâfete düştü. Aşk ve irfânla yapacağı bir hamle ile nefisten kalbe, sırra ve nihâyet kemâle erip tekrar aslî vatanına dönmedikçe yani saadet içinde Rabbi’ne kavuşmadıkça ney gibi bu feryâd u figânı, âh u zârı dinmez. Zira gönül ehline göre gerçek vatan orasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk Kurân-ı Hakîm’inde şöyle buyurur: “Onlara bir musîbet dokunduğunda ‘Biz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz’ derler”[2 Bakara, 156] “Herşeyin melekutu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne Yücedir. Siz O'na döndürüleceksiniz”[36 Yâsîn, 83]. “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler O'na döndürülecektir”. [57 Hadîd, 5] Fahr-i Kâinat (s.a.v) de: “Vatanı sevmek îmândandır.” demek sûretiyle şehâdet âleminde gurbet hayatı yaşayan insanın vahdet âlemini özlemesinin îmândan olduğunu kasdetmişlerdir.


KELİME-Yİ İNSAN VE ZİKİR


Rabb’in bütün esmâlarına mazhar ve ayna olan bu canlıya Rabb Teâlâ insan ismini verdi. Bu isimlendirmeyle, (isim ve müsemmâ arasındaki bu âhenk ile) Allah Teâlâ bize “insan”ın serüvenini de haber vermiş oldu. Şöyle ki:


“İnsan” kelimesi Arapça  “ne – si – ye”, “nisyân” fiil – masdarından türemiştir. “Çok çok unutkan” manasında insanı tarif edilir. Şimdi insanın neleri unuttuğunu âyetler ışığında şu şekilde tesbit edebiliriz:

a) İnsan “Elest Bezmi”nde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline “Evet, Sen bizin Rabbimizsin” ahd ü peymânını unutmuştur.


b) Verdiği sözü unuttuğundan dolayı hiçbir vakit unutmaması gereken “Hâlık-ı Zü’l- Celâl”i unutmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buna şöyle işaret edilmektedir: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onları unuttuğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkmış kimselerdir. [ Haşr / 19; Tevbe / 67; Taha / 126; Kehf / 126]


“İnsan” kelimesinin türemiş olabileceği bir diğer kök de üns sözcüğüdür. Buna göre insan, Rabbi’yle ünsiyet kurabilir. Nisyân ile malûl olduğundan dolayı Rabbi’ni unuttuğunda her gördüğü, her duyduğu olur olmaz şeylere gönül bağlayan bir karakteri vardır. Halbu ki, Yüce Allah’a, yoktan var edip “Rabb”lığından haberdar ettiği bir varlığın yaratıcısı olan Allah’ı unutması ve tanımamasından daha ağır bir şey gelmemektedir.


Cenâb-ı Hakk’ın “Ben insi ve cini bana ibâdet etsinler diye yarattım” [51 Zâriyât /56] âyetindeki liye’büdünî ifâdesi işârî manasıyla liya’rifünî ( beni tanısınlar) demektir. Demek ki kulluğun hakîkati hatırlamak, tanımak ve bilmektir. Nitekim bir hadîs-i kutsîde yine Cenâb-ı Hakk “Ben gizli bir hazîneydim. Bilinmeyi murâd ettim ve yaratılanları (beni bilsinler diye) yarattım” diyerek bilinmek (ma’rifet) istediğini belirtmiştir. Bunun âkfakta ve enfüste nişâne ve yollarını da yaratmıştır. Öncesinde de bütün ruhları varlığından haberdar etmiş ve onlardan söz de almıştır.


Zikir nisyânın zıddıdır. Unutmamak, devâmlı sûrette hatırda bulundurmak, yâd etmek, namaz, Kur’ân-ı Kerîm ve ilim anlamlarına gelir ki Kur’ân’da müştâklarıyla beraber 256  yerde geçmektedir. Bundan şunu anlıyoruz ki insanın “nisyân”ını ortadan kaldırıp Yaratıcısı’yla “ünsiyet” sâhibi olabilmesinin yegâne yolu zikir kelimesinin ifâde ettiği bu manalardır. Kul Rabbini hatırlayacak (îmân edecek – verdiği söze şâhitlikte bulunacak), O’nun ismini çokça anacak, O’nu Zikr-i Hakîm ile tanıyacak, ibâdetinde dâim, ilim ve marifet sâhibi olacaktır. İşte o zaman kul yani insan “ontolojik" yapısını bozmamış olacaktır.