Umudu Yaşatmak

Yazdır

Zor yıllar geçirdi bu topraklar, nice kara gün gördü bu coğrafyanın insanları…

Büyüklerimiz bize Kur’ân’ın samanlıklara gizlenip okunduğu meş’um günlerden söz ettiler.

Ezanı aslî dilinden okuyanların tarassut ve takibatlara maruz bırakıldığı demlerden bahisler açtılar.

Sadece müslümanlar da değildi sürek avlarından nasiplenenler…

Nice mağduriyetlere ve dramlara şahitlik etti bu ülke…

Başı örtülü olduğu için üniversite kapısından gözyaşlarıyla gerisin geriye dönen kardeşlerimizin acısına tanık olduk.

Kutsala ait ne varsa müstekbir ve mütehakkim bir dilin tahkir oklarının hedefi kılınıyordu.

Hukuk ve adalet terazisinin hassasiyetine dair vicdanların hiç de müsterih olmadığı zamanlardan geçtik.

Mazlum ve mağdur olunan günlerde yüreğimiz yeryüzünü adaletle dolduracak bir davanın beklentisiyle coşkundu; dilimiz zulüm ve haksızlığı bertaraf edecek yarınların neşvesiyle müstakbel güzel günleri terennüm ediyordu.

Ama İslâm’ın boyasını bu topraklara nasıl çalacaktık?

Temel ve mühim soru buydu.

Mesela şimdilerde çok dile getirilen ‘rövanşist’ bir mantıkla mı yapacaktık bunu?

Hak ve adalet terazisinin milinin kırıldığı günleri idrak etmiş bizlerin payına o teraziyi âtıl bırakmak mı düşecekti?

Gücü ellerinde bulundurdukları demlerde ehliyeti, liyakati, hakkı hak sahibine tevdi etme titizliğini rafa kaldıranlara inat, fırsat elimize geçtiğinde biz de davamıza hayat veren bu değerleri ayak altında paspas mı edecektik?

Yoksa tam tersi mi olacaktı?

İmanımızın derinliğiyle beraber bu coğrafyayı hak ve adaletin yüceldiği kutlu yerler haline mi getirecektik?

İnsanların en başta bizim elimizden ve dilimizden yana kendilerini emin hissettikleri bir ülke mi var edecektik?

Çocuklarımıza yarınlara umut ve güvenle bakabilecekleri, insan olmanın onurunu gururla taşıyacakları bir gelecek vâdedebilecek miydik?

Bizi uzun yıllar kamusal alan dedikleri soğuk ve resmî atmosferden dışlayanların başlarını utançtan önlerine eğdirecek şekilde liyakati ve ehliyeti öne çıkarıp, hak ve adaletin asla çiğneyemeyeceğimiz kırmızı çizgilerimiz olduğunu gösterebilecek miydik?

Başkalarının hoyratlık ve nobranlıklarına bedel, bizim ses ve soluğumuz değince bu topraklara nezâket, zerâfet ve asalet gelecek miydi?

Ezilmiş olmanın telafisinin ezmekle olamayacağını, zulmün zulümle dengelenemeyeceğini telkin eden imanımızı hayata mı taşıyacak, tozlu raflardaki kitapların sayfalarına mı hapsedecektik?

Sahi bizim elimiz değince dünya, peygamber eli değmiş bir dünyaya benzeyecek miydi?

Öyle ya, sohbetlerimizde Mekke’nin fethinin ardından “Gidin size bugün kınama yoktur” diyen elçinin müsamaha ve ufkunu anlatıp durmuyor muyduk?

‘Kuru et yiyen bir kadının oğlu’ olduğunu söylemekten hiç gocunmayan bir peygamber doldurmuyor muydu ufkumuzu?

Boykota maruz bırakılan, yollarına diken serpilen, namaz kılarken başına deve işkembesi konan, geçtiği yollara dizilen şehrin ayak takımı tarafından taşlanıp hakarete uğrayan Nebi’nin hiçbir zaman intikam hissiyle hareket etmediğini öylesine anlatıyor olamazdık!

Bütün bunların hayatımızda bir karşılığı olmalıydı.

Şu aldatıcı dünyanın nefse cazip gelen onca işinden sıyrılıp, güç ve nüfuzun önümüze koyduğu imkânları elinin tersiyle iten, insanlığın derdiyle dertlenen ve peygamber eli değmiş bir dünya düşleyen birileri olmalıydı…

Dinin tahakküm aracı bir ideoloji olmadığı; yüreğe değen ve onu kuşatan bir varoluş düzlemi olduğu; merhametten, gönül zenginliğinden, ahlâktan, edepten ve hayâdan ayrı düşünülemeyeceği konuşuluyor olmalıydı bir yerlerde…

“Yahu bunlar nasıl insanlar; aleyhlerine bile olsa dürüstlük ve istikametten taviz vermiyorlar” dedirtebilen birileri soluk alıp vermeliydi içimizde…

Hak yemeyi geçiniz, hak yediği itham ve iddiasını bile onuruna yediremeyecek babayiğitler…

“Dünya onların olsun, ahiret bizim” sözünde ifadesini bulan peygamber tavrını dünyevî nimetlere üşüşülen bir iklimde bile hayata hayat kılan, kalbine koca bir kâinatı sığdıran müstağni gönüller…

Hiç şüpheniz olmasın, eğer yarınlara dair bir umut taşıyacaksak, bu umudu böyle insanların varlığına emanet etmekten başka yolumuz yok.

Aydınlık bir gelecek ise düşümüz…

Bu geleceği, güç, kuvvet, nüfuz ve tahakkümde değil; adalet, merhamet ve istikamet üzere oluşta aramak mecburiyetindeyiz.

İnsana ve insanı insan yapan değerlere aldırış etmeyen bir davanın, insanlığa söyleyebilecek bir sözü olduğunu unutmadan…