Tevekkül ve Kanaat Rehâvet Sebebi midir?

e-Posta Yazdır PDF

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Ayasofya kürsüsünden, kıyameti yakın gösterip halkı adâlete, tembelliğe sevk eden yaklaşımdan yakınıyordu.


O dönemin düşünce dünyasına etki eden birçok ismin yazı ve konuşmalarına, klasik ahlâk anlayışının tevekkül ve kanaat gibi temel kavramlarına eleştirel yaklaşan bir arka plan hâkimdir. Âkif’in, ‘içine düştüğümüz zilletin illetinin yine biz olduğunu’ savunan mısraları unutulmasın.


Bu mantığa göre, geçmişten bu yana; sabır, tevekkül, kanaat gibi insanı zühde ve istiğnaya yönlendiren başlıklar, hep tembelliğe sevk eden, dünyadan el etek çekmeyi sonuç veren bir muhteva üzerinden yorumlanmış ve ahali bu çerçevede zillet ve meskenete düçâr edilmiştir.


Klasik ahlâk teorisine dönük keskin tenkidler içeren bu modern(ize edilmiş) ahlâk telakkisini tümden haksız ve isabetsiz ilân etmek yerinde midir, değil midir, ayrı bir tartışma konusudur. Kanaatimce belli eleştiri noktaları üzerinden hayata geçen bu anlayışın dikkate alınması gereken endişe ve kaygılardan beslendiğini inkâr etmemek icab eder.


Ama işbu modern bakış ve anlayışta, Batı karşısında düşülen maddî yenilgi krizinin ve ‘İslâm algımızın terakkiye mâni olup olmadığı’ tartışmalarını tetikleyen geri kalmışlık psikolojisinin müessir olduğu âşikârdır.


Yazıyı bir ‘velev ki’ ile sürdürelim:

Velev ki, modern anlayışın tesbit ve tenkidleri doğru olsun. Klasik/zühde dayalı ahlâk algısı, gerçekten de ümmeti çalışma hususunda rehâvete ve miskinliğe sürüklemiş bulunsun.


Ancak sanayi hamlesinin içimizde uç verdiği ve kalkınma mitinin kutsanmaya başlandığı 20. asrın ortalarından bu yana, Müslümanlar içinde müteşebbis ve maddî anlamda gayretli bir damarın varlığı üst düzeyde hissedilir oldu. Yani bu dönem itibariyle artık Müslümanların genel rehavetinden ve dünyadan el etek çektiğinden söz etmek pek de mümkün görünmüyor. Bilakis, bu dönem için eleştiriler tam tersi istikamette, dünyevîleşmenin gemi azıya aldığı şeklindeki tesbitlere vücut verecek tarzda ortaya konulur oldu.


Manastırlı ve Âkif bugün yaşasaydı, Müslümanların miskinliğinden değil, belki de dünyevîleşmeye bir had ve sınır çekilememesinden yakınacaklardı.


O zaman varacağımız sonuç şu: Klasik ahlâk anlayışının belli ölçüde terki ve daha dünyevî bir perspektifin benimsenmesi süreci, ne yazık ki bir orta yolun tesisi ile neticelenememiştir.


“Dünyadan bu kadar müstağni kalıp uzak durmayın” yollu telkinler, dünyevîleşmeye set çekilemeyen bir savrulmayla sonuçlanmış, tefritin terki ümmeti ifratla buluşturmuştur.


Pasif(ist) olmakla itham edilen ahlâk algısının yerine ikame edilen aktif/aktivist ahlâkî tutum da sadra şifa olmamıştır.


Eleştirilen durumu ortadan kaldırmaya dönük söylemlerin, daha sorunlu bir tabloyu vücuda getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.


Belki bir çıkış noktası teşkili adına, ümmetin herhangi bir meselede bakış açısı geliştirirken hâkim paradigmaların tesiriyle değil, kendi öz dinamikleriyle hareket etmesi gerekliliği hatırlatılmalıdır.


Ahlâk anlayışımızı devrin baskın cereyanlarına göre revize edip buradan bir teori üretmeye kalktığımızda, konjonktürel savrulmalar yaşamamız işten bile değildir.