Liberal Toplumun Oruç Fotoğrafı

e-Posta Yazdır PDF

İçki servisi yapan veya içki satan mekânların camlarına astığı “Ramazan münasebetiyle kapalıyız” yazılarının yerini son yıllarda “Ramazan’da açığız” levhaları almış.


Üstelik, bu “Ramazan’da açık” olan yerler arasında, muhafazakâr insanların sahip olduğu bazı kafe ve mekânlar da bulunuyormuş.


Bu tespitlere şaşırmalı mıyız; yoksa her fikrin ve tutumun kendini ifade adına özgürleşmesi gerektiğinin bu ölçüde tartışılmaz bir argüman haline getirildiği bir vasatta tüm bunları normal mi karşılamalıyız?


Kendi hesabıma ben, ikinci gruptayım, yani olan bitenden rahatsız olmakla beraber, bunları bir sürpriz olarak karşılamıyorum, bu gidişin böyle bir neticeye müncer oluşuna şaşırmıyorum.


Ne bekliyorduk ki!?

Şimdi önümüzde duran sosyal fotoğrafı netleştirelim ve somutlaştıralım. (Eskiden bunun yerine ‘müşahhaslaştıralım’ denilirdi ama böyle yazınca artık anlaşılmıyor; dille gelen tahrip ne korkunçtur!)


O fotoğrafta, oruç tutanların artık bu şahsî ibadetlerini daha rahat, en azından konjonktür sayesinde amirden, patrondan vs çekinmeden yerine getirebildiklerini gösteren bir boyut var.


(Gerçi oruç tutanların sayısında artma mı azalma mı olduğu meselesi de oldukça tartışma kaldıran bir bulanıklık içeriyor ama bu şimdi bizim konumuz değil)


Fotoğrafta var olan diğer boyut ise, yazının başında telmihte bulunduğumuz “Ramazan’da açığız” muhabbetiyle ilişkili olan, oruç tutmayanların artık bunu ifşa etmekte hiçbir beis görmeyecekleri bir sosyal vasata ulaşmış olmamız.


Denilebilir ki, oruç tutmayanlar zaten hep vardı ve bunu açıktan zaten sergiliyorlardı.


Doğrudur ama ben, bu tavrın artık neredeyse hiçbir mahcubiyet emaresi olmaksızın ortaya konulmasında ifadesini bulan rahatlıktan ve bu rahatlığın her geçen gün gitgide artış göstermesinden söz ediyorum.


O halde iki yönünü tasvir ettiğimiz bu fotoğrafın adını da doğru koyalım. Olan şudur: İbadetin şahsî anlamda yerine getirilebilirlik serbestisi artıyor; hatta bir kavle göre ibadete olan ilgi de yükseliyor. Ancak, İslâm’ın çok mühim bir unsuru olan şeâir (İslâm’ın işaretleri, tezahürleri) konusunda müthiş bir gevşeklik ivme kazanıyor.


İşte muhafazakâr pratik, topluma tam da böyle bir dindarlık tasavvuru zerk ediyor. İbadette kısıtlamaların ortadan kalktığı ama İslâm’ın şiarlarının, yani Din’in toplumsal boyutunun tedricen rafa kalktığı bir içtimâî atmosfer…


Elbette, bir toplumun itikadına ve imanına sahip çıkmasının, esasen bu şeaire sahip çıkmakla son derece alâkalı olduğu gerçeği de dikkatle gözden kaçırılıyor.


Şahsî bir ibadet olan oruç kadar, oruca saygının da -bir şiar olması yönüyle- dindarlığımıza şekil veren olmazsa olmaz bir unsur olduğu hakikati sümen altı ediliyor.


Ve bu mantığı oruç özelinden çıkarıp genele teşmil ettiğimizde de, ibadetlerin ferdî boyutunun canlılık kazandığı ama toplumsal işleyişte sokağın Müslümanlığını temin eden İslâm’ın hüküm ve değerlerinin aziz olmaktan çıkartılıp, hürmetlerinin ihlâl edildiği ve rahatlıkla tahkir/tezyif edilebildikleri bir atmosferin yükselişte olduğu anlaşılıyor.


Müslümanların liberal-demokrat eğilimlere teşne kılınmasının doğal sonucu, İslâmî şeâirin böylesine ucuzlatılması ve İslâm’ın kıymet hükümlerinin yok sayıldığı bir kurguya Müslümanların hiç yüksünmeden dâhil edilebilir hale gelmeleridir.


Elbette bu yazının ana fikri, ‘oruç tutmayanlara müdahale edelim, edilsin’ vs değildir. Böyle anlamak, yazının mesajını hiç kavramamış olmaktır.


İşaret etmek istediğimiz husus, Müslüman zihin ve kalplerde meydana gelen ve alttan alta seyreden şuur boşalmasıdır. Neyi kazanç, neyi kayıp olarak görmemiz gerektiği noktasındaki ciddi kafa karışıklığıdır.


‘Kaşıkla verip kepçeyle alma’ deyiminin capcanlı örneğini görüyor, hatta yaşıyor olmamıza rağmen, kaşıkla aldıklarımız için zafer türküleri tertip eden bilinç kaybıdır, gündeme getirmeye çalıştığımız…


‘Muhafazakâr’ belediyeler eliyle Ramazan’ın içinin boşaltılması ise apayrı bir yazı konusu…


Ona hiç girmeyelim!