Son Liman

e-Posta Yazdır PDF

Allah’ın şeriatını zihinlerde muhayyel kompartımanlara ayırmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri, O’nun (c.c.) hükümlerinin de maddî ikramları gibi bir nimet ve rahmet olduğunu akıldan çıkartmaya başlamaktır.


Evet, başımızdaki o küçük girintilere, içinden tüm âlemi temaşa ettiğimiz gözbebeklerini yerleştirenle, bu kısa dünya hayatını hangi esaslara göre yaşayacağımızı talim buyuran aynı Zat’tır (c.c.).


Verdiği göz, bahşettiği dil, olmasalar her şeye sağır kalacağımız kulaklar ne ölçüde nimet ve rahmetse; O’nun (cc) teklifî şeriatı da, emir buyurduğu hükümler de tüm beşeriyet için aynı ölçüde rahmettir, hikmettir.


Eli-ayağı, dili-dudağı nimet/rahmet olarak görmek ve şükrünü edaya çalışmak ne ölçüde ehemmiyetliyse; hayat nizamını tesis eden ahkâm-ı İlahiyeyi de aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın engin merhametinin tezahürü olarak görmek icab eder.

Rabbimizin tekvinî şeriatı nasıl beşere rahmet ve inayetse, teklifî şeriatı da mahza hayır ve nimettir.


O (c.c.), kulları için zorluğu irade eden bir mabud değildir. Kur’ân, oruç hükmü bağlamında Kudreti Sonsuz’un aynı zamanda nasıl Merhameti Sonsuz olduğunu talim buyuruyor:


“Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Kim de hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günlerin sayısınca başka günlerde tutar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.” (el-Bakara 2/185)


Ve Yüce Rabbimiz, kutlu elçisine vahyin hitama erdiğini muştulayan ayetleri inzal ederken, sadece Din’ini kemale erdirdiğini değil, aynı zamanda beşer üzerindeki nimetini tamamladığını da beyan ediyor:


“Bugün sizin dininizi bütünlüğe erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (el-Maide 5/3)


Hiç düşündük mü, Din’in kemale kavuşması ile bu kemalin beşer için nimet olarak zikredilmesi arasındaki irtibatı?


Mesela görmemiz için verilen gözle, adaleti tesis etmemiz ve haddi aşmamamız için emir buyrulan kısas aynı rahmet denizinin cilvesi hükmünde değil midir?


Vücudumuza yön-şekil veren anatomik dengeyi ve her şeyin yerli yerinde yaratılmış olmasını bir vech-i rahmet olarak kabul ettiğimiz gibi, aramızda mirası nasıl bölüşeceğimizi ifade eden hüküm ve benzerlerini de aynı kertede rahmet, aynı ölçüde merhamet olarak görmekte miyiz?

Meselenin iki yanını da dengeli bir şekilde ele alıyor muyuz, yoksa vücut elbisesini tezyin eden nimetleri saya saya bitiremezken, ‘ahkâm nimetini’ açıktan ifade edemesek de ‘ayak bağı’ olarak mı görüyoruz?


Bahşedilen maddî-fizikî nimetleri anlatmak için sayfalar dolusu yazılar yazıp, türlü türlü konferanslar tertip ederken, Din’in hayatı kuşatan emirlerine ‘olsa da olur olmasa da’ muamelesi yapma tutarsızlığında mıyız?


‘Neden beşere verilen göz, kulak, el, ayak hiç değişmiyor, bu nimetler zamanın hışmına uğramıyor da; bu nimetleri verenin emirleri tarihsel addedilip rafa kaldırılıyor?’ sorusunu kendimize soruyor muyuz? Bunun, gözü nimet olarak görürken, şer’î emirleri bir nimet değil, çağa aktarılması güç zorluklar olarak görmekle ilgisi nedir?


Ve modern dayatmanın uçurumun kenarına ittiği insana el uzatacak bu muhteşem nimeti, kısa vadeli kazanımlara kurban etmeme konusunda azimli miyiz?


Beşerin yanaşabileceği başka selîm bir liman yok çünkü…