Peygamber Kıssalarından Yansıyan…

e-Posta Yazdır PDF

Peygamberler tarihini, Allah’ın elçilerinin kıssalarını okurken, zihnimizde yepyeni pencereler açılır; iman, tevhid ve Hak’ta sebat davasının mümessili o kutlu insanların hayatlarının nazara verilişindeki hikmeti kavrarız.


Ve o geçmişte yaşanmışlık yönüyle tarihî gibi görülebilecek kıssaların, sadece Allah kelâmı olması zaviyesinden değil, bize öğrettikleri ile de zaman ve mekân üstü mesajları muhtevî olduğunu idrak ederiz.


Peygamberler, hiç de güllük-gülistanlık olmayan bir tebliğ sürecini sırtlamışlardır. Devrin elitleriyle, kodamanlarıyla, nüfuz sahipleriyle ters düşmüşler; çok defa içinde neşet ettikleri ve davete memur kılındıkları kavmin fiilî-sözlü taarruzlarını göğüslemek durumunda kalmışlar ve tahkire maruz bırakılmışlardır.


Getirdikleri mesaja iman edenler genelde toplumun zayıf kesimleri olmuş ve mü’minler sayıca az olmanın dezavantajlarıyla boğuşmuşlardır.

Ama tüm bu zorluklara ve imtihanın çetinliğine rağmen, devrin seçkinleriyle ve bâtıl güç odaklarıyla uzlaşma, ‘orta yolu bulma’ gibi ‘durumu idare eden’ yaklaşımlar bu kutlu elçilerden sâdır olmamıştır.


Elbette, ittifaklar, anlaşmalar yapılmıştır; barışı temin eden vesikalar tertip edilmiştir; tebliğ adına muhatapların ayağına gidilmiştir; insanların üzerleri bir çırpıda çizilmemiştir…


Ama tüm bunlarda ve buna benzer tablolarda değişmeyen bir gerçeğin silinmeyen izi ortadadır: İmanın hakikati, Din’in vaz ettiği hükümlerin icrası ve tevhidin gerekleri asla müzakere konusu yapılmamıştır.


Tüm tasarruflar bu değişmez ana mihvere ve mihenge sadık kalınarak hayata geçirilmiş, asıldan ve usulden taviz verilerek ortaya konulacak bir tebliğ diline katiyen iltifat edilmemiştir.

Efendimiz (sav), kendisini daha en baştan yönetimde direkt söz sahibi kılacak tekliflere iltifat etmemiş, bu mevkiin kazandıracağı imkânları daveti adına kullanma gibi bir seçeneği hiç gündemine almamıştı. Çünkü İslâm’ın talim buyurduğu çerçeveye sadık kalarak o konumu ihraz etmek o şartlarda mümkün değildi. Dolayısıyla amaç, dünyevî planda duruma vaziyet etmek olsaydı ve bu yolla kestirmeden İslâm’ın inkişafını temin eden bir imkâna ulaşılsaydı elbette Efendimiz (sav) bu yolu ihtiyar ederdi.


Bugünün ‘sistemden rol çalmaya azimli’ zihin profiline kıyasla hayli müstağni bir tavır değil miydi bu?


Hz. İbrahim (a.s), müşriklerin mabetlerine girmiş ve taptıkları putların kendilerine bile faydası olmayan aciz varlıklar olduğunu göstermişti.


Bugünün maslahatçı-uzlaşmacı bakış açısına hayli müteheyyiç gelecek bir tavır mıydı bu acaba!?


Hz. Şuayb’a (a.s) kavmi, sözlerinden bir şey anlamadıklarını söylüyorlar; yakınları olmasa kendisini taşa tutacaklarını ifade ederek onu tehdit ediyorlardı. Ne hikmetse bu kutlu Nebi, onların hissiyatlarını okşayacak, aralarını sıcak tutacak mesajlar vermekten ısrarla imtina ediyordu. Orta yolu bulmaya zorlamıyor, tevhidden tavize yanaşmıyordu. Anlaşılan, herkes tarafından benimsenme gibi bir ölçüsü yoktu.


Bugünün ‘umumî kabule oynayan’ profiline göre hayli net bir duruş sergilemiş olmuyor muydu?

Peygamber kıssalarına bir de bugünkü metodlarımız açısından atf-ı nazar etmekte fayda var.